31.03.2007

TİİİZIR!!


Hepimiz topluca çıldırdık mı,
cumartesi cumartesi ofiste ne işimiz var diye düşünürken,
bir taraftan da bugünün arta kalması muhtemel bölümleri için plan yapma telaşındayım..

Bir aksilik çıkmazsa
( ki genelde çıkar )
bu haftasonu I Love You Paris filmine gitmeyi düşünüyorum(z)
Bi de arkadaşlarla buluşma durumu söz konusu!!

Kısa sürede işlerimi toparlayıp çıkmak istediğimden,
bugün fazla bir şey yazamıyorum..

Bunu,
pazartesi günü yazılacak "haftasonu raporu" nun fragmanı kabul edin..

Öptüm sizi!


30.03.2007

GÖKÇEK, HINCAL ULUÇ, BEKİR COŞKUN, ONUR BAŞTÜRKLE BASIN TURU...


Merhaba yüreğimin taneleri,
nassınız inşallah??

Bendeniz,
bir nebze iyi olmama karşılık,
uykusuzluktan o kadar muzdarip durumdayım ki,
gözkapaklarımı,
çengelli iğne vasıtasıyla kaşlarıma tutturup,
"piyırsing" yaptırdım diye milleti keklemeyi bile düşündüm..

Bu hafta 02:00’ den önce hiç yatmadım..
Uykuya dalıncaya kadar geçen zamanı da dikkate alırsak,
02.30’ dan önce hiç uyumadım..
Ve sabahları da hep 06:45 civarı uyandım..

Uykusuzluğum diğer günlerde,
"play station’ ın başından kalkamama sendromu" yüzündendi,
dün gece ise,
Emin Çölaşan ve İ. Melih Gökçek tartışması yüzünden.

Konuyu uzun uzun anlatacak değilim,
zaten hepiniz az çok biliyorsunuz..
İşin özü,
Melih Bey,
birtakım aşağılayıcı üsluplarla,
Emin Çölaşan’ a yıllardır mail atıp duruyormuş..
"televizyona karşıma çık!
Ama çıkamazsın.
Çünkü seni Türkiye’ ye rezil ederim.
Gazetecilik hayatın biter.
Sıkıyorsa köşende tıklasana." vb vb vb iddialar..

Vay efendim,
Emin Çölaşan’ ın servetinin kaynağı neymiş,
bi açıklarsa sokağa çıkamazmış filan.
İnsan da zannediyor ki,
elinde bir belge var,
çıkıp diyecek ki
"sen falanca şirketten, kurumdan, vakıftan vs
para almışsın, avanta, ödenek vs vs. almışsın.
İşte belgesi..
Çıkarın için hareket etmişsin,
haksız kazanç sağlamışsın,
hırsızlık yapmışsın"
Yok!
Böyle bir şey yok..
Elinde belge, bilgi yok..
Sadece "ben şunu duydum,
ben bunu duydum,
kulağıma öyle geldi ki" benzeri suçlamalar..

Emin Çölaşan’ ın zaten bir korkusu olsa,
cesaret edip de oraya çıkamaz.
Adam kendinden o kadar emin ki,
kendi kendini ihbar edip,
devletten bütün hesaplarını incelemelerini istiyor..
Hiçbir şey çıkmıyor..

Zaten gelip geçmiş bunca iktidarla hep uğraşan,
hep kavga eden,hep doğruları göstermek adına
yolsuzlukları - hırsızlıkları belgeyen bir adam olarak,
en ufak bir açığı olsa,
çoktan ortaya çıkarılırdı..
Çıkarılamıyor..
Çünkü yok!!

Biliyorum bazı insanları onun yazdıkları çok rahatsız ediyor,
yolsuzluk yapanlar,
hırsızlar,
hortumcular,
kısacası bir dolu insan ondan hoşlanmıyor!!!
Ama üzgünüm,
Emin Çölaşan yaşadıkça
ve sağlığı el verdikçe,
hep bunları yazacak,
hep bu arenada yer alacak,
kimin hoşlanıp kimin hoşlanmadığını umursamayarak..

Neyse gelelim başka bir konuya..
National Geographic' in
"Anne Karnında" adlı fotoğraf sergisi Kanyon’ da açılmış.
Açılışını Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafiz Özak yapmış
Sergiye; Kadir İnanır, Gani Müjde, Sinem Kobal ve Fatih Aksoy vs. vs katılmış..
Fotoğrafları inceleyen İnanır,
"Benim ebem bizleri dünyaya getirirken bunları biliyor muydu?" demiş..

Hoppala Hasan Dayı??
Bir defa,
fotoğraf sergisini neden "bayındırlık ve iskan" bakanı açıyor??
İlla bir bakan açacaksa,
bunu yapanın Kültür Bakanı olması gerekmez mi??

Bir de açılışta "ebem biliyor muydu" filan ne demek allahaşkına?
Bu nasıl bir üslup?
Demek istiyor ki,
böyle boş işlerle uğraşmayın,
anne karnındaki halimizi filan ne yapacaksınız??
Eskiden bunlar mı vardı,
ne güzel doğup gidiyorduk işte...

***

Pek okumadığım halde,
sadece magazin yazıyor sanarak,
yazılarını atlayıp geçtiğim Özay Şendir,
ana sayfada görüntülenen küçük küçük spotlarla
sayfasına gel gel yapıp,
yazılarının devamında da doyurucu yorumlara imza atmak suretiyle,
okuduğum yazarlar arasına girmeyi başardı.
( bi an cümleden hiç çıkamayacağım zannettim )

Bugün kendisinden ilk alıntımı yapmak istiyorum..
Macaristan’ da bir iç çamaşırı mankeninin,
hükümet sözcüsü olmasıyla dalga geçen milletimize,
şu çok doğru tespitleri doğrultusunda,
çarpıcı bir soru soruyor:

"ortalama siyasetçi portresine bakalım.
plaja haşemayla giden,
bıyıkları ve saçları boyalı,
takım elbise altına beyaz ve türevleri renginde çorap giyen,
sadece ' Hello ' diyerek İngilizce konuşulabildiğini sanan,
kimi iki eşli, kimi tek eşli ve metresli bir grup.
Biz Macarlarla dalga geçiyoruz, peki geçelim...
Peki ya biz Macarların yerinde olsaydık acaba ne olurdu?"


Büyük bir bravo benden..
Kalemine sağlık..

***

Gelelim biraz daha hafif konulara..
Justin Timbelake’ in "What Goes Around" şarkısı çıktığından beri,
sevgilime,
"yaa bu şarkının girişi ve sonunda kullanılan enstrüman,
ne kadar Türk ezgilerini çağrıştırıyor" diyorum..
( ne çalıyorsa artık! )
Kendisi de mütemadiyen benimle dalga geçmek suretiyle,
"afrika çalgısıdır o ya da güney amerika filandır" diyor.
Ama şarkı apaçık bizim tınılarımızı taşıyor..
Ben de kendi kendime "benzio da benzio" diye yırtınmakla yetiniyordum..

Meğer tek benzeten ben değilmişim..
Alemlerin şahı,
gece adamı,
muhterem karakter Onur Baştürk de,
bugün köşesinde aynen şöyle demiş
"Justin Timberlake’in ' What Comes Around ' şarkısının girişi nasıl da Türk ezgileriyle bezeli öyle?"

Ohhhh be..
Tarihe bu not düşüldü nihayetinde..
Koskoca Hürriyet arşivinde dünya durdukça duracak artık inşallah..

***

Son olarak yine benim yıllardır söylediğim
ve sevgilimin "ne kadar önemsiyorsun böyle şeyleri" diye,
beni sindirmeye çalıştığı bir konudan bahsedeceğim..
Şu ana kadar kendisiyle beraber en az 30 tiyatro oyununa,
1 stand-up’a ( ata demirer )
birkaç kere de opera ve baleye gitmişizdir..

Vefalı ve saygılı seyircimiz sağ olsunlar,
bütün bu gösterilerin sonunda,
sahnedekileri ayakta alkışladılar..
Sevgilim de kalktı tabii haliyle,
bir taraftan beni de dürterek..

Her seferinde dedim ki:
Ya kardeşim,
( burada genel anlamda seyirciler kast ediliyor )
sen her oyunu,
gittiğin her konseri,
ne biliyim her stand-up’ ı,
ayakta alkışlayacaksan,
karşına gerçekten mükemmel,
muhteşem bir şey çıktığında ne yapacaksın?

Bence ayakta alkışlamak öyle bir şey olmalı ki,
aktif olarak tiyatroya giden bir insan,
bütün ömrü boyunca en fazla 5 kez filan ayakta alkışlamış olmalı birilerini..
Onları da ömrünce hatırlamalı..

Benim tezim bu..
Sevdiceğin
"amaaan ne fark eder kalk işte" dediği şey bu..
Yıllardır kendimi yalnız hissettiğim konulardan biri bu..

Bugün nihayet,
Hıncal Uluç ( Hınca Luluç okunur! ),
bu konuya parmak basarak,
minik yüreğime bir damla su serpmiştir..

Beğenmediği bir baleden sonra
( Hülya Aksular’ ın İstanbul’ unu yerden yere vurduktan sonra yani )
dediklerini aynen alıntılıyorum:

"Uygar bir ülkede ‘ İstanbul ‘ dakikalarca ıslıklanır,
gösteri de daha o an sahneden kalkardı.
Bizim sanata saygılı (!) halkımız bir de ayakta alkışlamaz mı?.
Alkışı,
hele ayakta alkışı da ucuzlattık.
Seyyar yoğurtçu sahneden geçse,
alkışla ayağa fırlıyoruz..
Bu İstanbul'a ayağa kalkanların,
yarın Bolşoy Kuğu Gölü ile gelse alkışlama hakları,
ya da o alkışların on paralık değeri olur mu?."

Ayakta alkışlamayı ucuzlatma konusunda çok doğrusunuz Hıncal Bey..
Buradan size sevgilerimi iletiyorum,
derin saygılarımla




29.03.2007

AJİTASYON DİİL EN Bİ HARBİ DUYGULANIM PÜSKÜRMESİ..


Günler günleri,
geceler geceleri kovalamaktayken,
yazarınız hayatgibi,
günlerini şaşırmış,
etrafındakilere
"bugün günlerden neydi yaaaaa?"
ya da

"bugün çarşamba mı salı mı???"
diye sorup dururken,
bir taraftan da,
başladığı yazıyı,
bir seferde bitirebileceği günler olacak mı diye merak ediyordu..
( çünkü tam yazı yazacağı sırada,
muhtelif sorularla mütemadiyen rahatsız ediliyordu )

Hikayesini yazmayı düşündüğü bir sürü insanı kafasında yaratırken,
bazen öykülerinde anlattıklarının,
gerçekte yaşanmış olduğu vehmine kapılıyor,
bunların bizzat kendi başından geçmiş "tehlikeli masallar" olabileceğiyle ilgili kuşkular,
beynini kemiriyordu...

Sonra,
neden yazacaklarına kendisinden başlamadığını düşündü?
Çok net,
billur bir sesle değil de,
daha kısık ve gizemli,
başka bir perdeden..

İçinden geçirmediği,
çok da bilmediği bir alemin içine dalıverdi..
Blog ( bilok okunur! ) alemi..

Esasen kendisi,
eskiden beri yazar dururdu..
Hatta lise yıllarında,
elinde kalem baş ucunda kağıtla yattığı olurdu..
Devamlı çantasında minik defterler aşır,
yok onu bulamazsa,
kağıt veya muadili bulduğu şeylerin üzerine yazar da yazardı..

En büyük hayallerinden 2’ si ise şöyle sıralanmaktaydı :
1- Bir gün mutlaka köşe yazarı olmak
2- Bir gün mutlaka kitap çıkarmak..

2. sini yaptırabilmek
ve yazdığını okutturabilmek için,
önce en azından 1. yi yapması gerektiğine karar vermişti.

Evet,
kesinlikle köşe yazarı olmalıydı ama nasıl??
En iyi yolu öğrenmek için,
bütün köşe yazarlarını incelemeye başladı..
Ama o da ne?
Onun kendi kendine "çiziktirdim işte bi şiyler"
dediklerinden çok daha berbat yazılar,
her gün gazete sayfalarını süslüyordu..
Haftada 3 tane yazı yazan muhteremler,
kendisinin 10 katına kadar maaşlar alabiliyordu!!
Aman allahımdı yani durum,
olamazdı!!!

Yılları bu biçimde hayıflanmakla geçti..
Taaa ki bu bilok denen işin içine girene karar..
Para almayacaktı belki bu işten,
öyle binlerce okuyucusu da olmayacaktı,
ama 10 kişi bile olsa,
okuyacaktı ya onun yazıp yazıp köşeye attığı şeylerden bazılarını,
bu ona yeterdi
( ayy sezercik filmi gibi oldu )

O yüzden bir karar verdi,
sevgilisi ve bi kuzeni dışında bu biloktan kimseye bahsetmedi..
Yani "gerçek hayat" tan tanıdığı insanların,
onun buralarda olduğundan hiç haberi olmadı...

Tamamen yabancı okuyucuları olsun istedi,
uzak uzak yerlerden
( İstanbul da olur tabii
orası lafın gelişi!! )
Okuyucusundan tek isteği ise,
sayfasını terk edip gitmeden önce,
minik de olsa bir yorum bırakması
ve ertesi gün mutlaka yeniden gelmesiydi...

Günlerden bir perşembe
( yoksa bugün çarşamba mıydı??? )
bu duygularını bütün ziyaretçileriyle paylaşmak istedi..
Bütün bu biloka girme serüvenini,
"du bi anlatiyim bakalım" diyerek buraya aktarmak istedi..

Daha fazla okuyucuya
ve daha fazla yoruma,
neden ihtiyacı olduğunu anlatmak için...

28.03.2007

ASKER YOLU BEKLEYENLERE!!!

Sevgilim askerdeyken,
aşağıdaki " şey " i yazmaya başlayıp,
hiç bitirememiştim..

Bu yoğun günde,
yeni yazı yerine bunu paylaşmak istedim sizinle..

Hem belki oğlu,
sevgilisi,
kardeşi askerde olan vardır???

***

Seher mi dedin şair?
Yorulmak mı?
Ben bir seheri beklemekten yorgunum oysa...
Şafak dedikleri o vakti bekliyorum..
Ya da tan sökümünü, gün dönümünü..
Ne dersen de...

Ben bekliyorum ve yorgunum beklemekten..
Bir ışık, bir parlama, seni(bizi) özgür kılacak bir mayıs sabahının habercisi kırmızı bir güneş..
21'ini terk ettin mi, kurtulacak dizginlerinden bahar..
son günlerinde üzerimize koşacak yemyeşil saçlarıyla...
Sonrası zaten yaz, sonrası büsbütün haziran...
Hep güzel geçen yaz günleri..
Pırıl pırıl bir madalyon gibi temmuzdan sonra göğsümüzde taşıyacağımız, yaşanmış 5 yıl..
Bizim yıllarımız..


Kısa ömrümüzü düşündüğünde,
hesap et,
5 yıl bu ömürlerin kaçta kaçı..

...
..
.


27.03.2007

FEMİNİZM, BAYHAN Ve HINCAL ULUÇ..


bugünki bir habere göre
"feminizm kadın sağlığına zararlı" ymış.
Yani demek istiyorlar ki,
feminist olacağım diye,
iş hayatında filan erkeklerle yarışmaya kalkmayın.
Sizin bedeniniz narin,
uzun çalışma saatlerine,
strese,
tartışmaya gelmez,
inciniverirsiniz..
Tabi bırakalım kendimizi erkeklerin güçlü kollarına di mi,
ne güzel sıcacık..
O güçlü kollarıyla,
ilerde bir tokat sallarsa yüzümüze o zaman ne olacak??
Hanımlar,
%100 ve sürekli sevgi garantisi olmadığı gibi,
şefkati devamlı dilenecek bir "puppy" durumuna düşmek istemiyorsanız,
bu haberi fazla ciddiye almayın derim ben size..


***


İddialara göre,
Kadıköy Rıhtım Caddesi'nde asayiş uygulaması yapan polis ekipleri,
bi otomobili durdurmaya çalışmış.
Otomobilin içindeki dört kişi,
polisin dur ihtarına uymayarak farlarını söndürüp kaçmaya başlamış.
Kovalama sırasında kaçan otomobilden,
polis ekiplerine ateş açılmış.
Polis de karşılık verince kovalamaca sırasında çatışma yaşanmış.

Eee ne var bunda, di mi?
Diil işte!!
Bu 4 kişiden biri,
Popstar yarışmasından tanınan Bayhanmış..
Zamanında bu adam yarışmada,
başarıdan başarıya! koşarken,
"bir kısım medya" da ikiye ayrılmıştı.
1. gruptakiler,
"suçlu, sabıkalı bi adamın ne işi var bu yarışmada" derken
( bkz deniz seki )
2. gruptakiler
"sanat möhimdir canım, hem herkesin 2. bi şansa ihtiyacı vardır"
buyuruyorlardı.
Ben sesini beğenmememe rağmen,
2. gruptakilerdendim.
( çekoslavakyalılaştıramadıklarınızdan )
O "ikinci şans" ı herkesin hak ettiğine de,
hala inanıyorum.
Ama ikinci şansını da eline yüzüne bulaştıranları,
1. gruptakileri palazlandırdıkları için kınıyorum

Yaaaaa, yaaaaa.....

***

Genelde ortayolcu olan,
trafik vs dışında etliye sütlüye pek bulaşmayan,
basındaki yerini takdir ettiğim
fakat her görüşünün altına da öyle pat diye imzamı atamayacağım
- ki sanırım kendisi de her fikrinin,
tartışılmadan hap gibi yutulup kabullenilmesini istemezdi –
Hıncal Uluç,
bana göre bugün kendini aşmış..
Kelimesini bile değiştirmeden,
tamamına katıldığım,
hatta bu konularda bir yazı yazsam,
tamamen aynısını yazacağım bir yazıyı,
bugün yayınlamış..
Geniş kitlelere ulaşan bir yazar olarak,
böyle bir metne imza atmış olması,
gözümdeki değerine bi kat cila attı..

26.03.2007

MAYNORİTİ RİPORT DİİL BİLDİĞİN HAFTASONU RAPORU


Merhaba,
yüreğimin içleri,
sevgi pıtırcıklarım!!!
( iclal aydın boşanıyormuuşş )

Naaptınız haftasonu bakiyimmm??
Ben cumartesi sabahı,
kalkıp kendimi sokağa attıktan sonra,
önce bi kuaföre uğrayıp fön çektirdim..
Sonra karşıya geçip sevgilimle buluştum.

İlk durağımız Little Caesars’ dı..
Ben düşmez kalkmaz bir Pizza Hut’ dır derim hep pizza konusunda,
o yüzden gitmemiştim bugüne kadar Little Caesars’ a..
Pizzasını ilk kez yedim ama,
Pizza Hut kadar beğenmedim söyleyeyim.
Kötü mü?
Hayır.
Ama iyi de değil..
Öyle işte..
( galiba diğer yemekleri daha iyiymiş )

Oradan çıkıp sinemaya gittik.
Birazcık sevgili olduğumuzu anlayalım diye,
"yıllık romantik komediye gitme kontejanımız" dan kullanıp,
Söz Ve Müzik filmine gittik
( allahım suçluluk duygusuna bakar mısınız? )

Tamam,
çok basit bi filmdi,
tamam,
çok sıradandı,
herşey beklendiği gibiydi,
ne var?
Arada bir zihni de dinlendirmek lazım dimi alla alla..

Bu arada ben filmi izlerken bi şeye karar verdim.
Ölmeden önce bi Hugh Grant filminde kesin oynamam lazım!!
Adam artık romantik komedilerin şahı
ve bu filmlerde oynayan "esas kızlar" ın başına,
hep muhteşem şeyler geliyor,
En bi baba sürprizler bu arkadaşlara yapılıyor..
kucaklanmalar,
öpülmeler,
hediyeler,
yalvarmalar yakarmalar,
ev önünde sabahlamalar da cabası..
( - insan özeniyo tabi abi di mi?
- eveth )

Filmden sonra birazcık İstiklal’ de turlayıp Gezi’ ye gittik.
Sevdicek benim yediğim muzlu krepe her zamanki gibi hasta oldu..
Çünkü onun cheese cake’ i,
beyaz tabağın ortasında düdük gibi gelmişti.
( sanki dolmuşa atlayıp kendi gelmiş gibi oluo böyle diyince de.
neyse )
Benimki bayaaa bi yanar dönerli olunca kıskandı tabi haliyle
( hep benim siparişim daha lezzetli, daha gösterişli vs vs oluyor da.
şans işte )

Oradan kalkınca eve gittim
ve maçı izledim.
Üzerinde çok yazılıp çizildiği için,
artık bu konuda çok fazla söz söylemek istemiyorum ama,
bütün milli takımımızla gurur duyduğumu belirtmeden de geçemeyeceğim.
( höy löylöylöy löylöylöylöylööööyyyyyyy aaaahhh Türkiiiyeeeee )

Pazar günü,
Beşiktaş’ ta buluşup Ortaköy’ e gittik.
Meydanda gözleme yedikten sonra,
Gloria Jeans’ te oturduk bir müddet.
Ben chiller + apple pie mutluluğu yaşadım,
Ortaköy’ deki Gloria’ ya da ilk gidişimizdi,
oldukça beğendik.
Biraz servis zayıf,
ama o da zamanla olacak inşallah..
( olur olur )

Oradan da kalkınca,
taksiye atlayıp Cevahir’ e gittik.
( görevimiz Bershka )
Bershka’dan bi mont,
2 tane t-shirt aldım,
sefkilim de bi mont aldı
( alışverişimiz gelmiş bizim yafff )
Bi şiyler daha alacaktık ama,
ben biraz yoruldum,
kalbim yine haddinden fazla çarpmaya başladı..

Cevahir’ in mevcut bütün cafelerini gezip yer bulamadıktan sonra,
üst kata çıkıp,
yemek katında bile yer olmadığını gördük..
Son anda köşede kalmış bir boş masaya attık kendimizi.
Hamburger filan yedik,
biraz sohbet ettik.
Çıkışa giderken sevgilim bi t-shirt aldı..
Sonra ben evime,
o evine tabii..

Gece de 2-3 şarkı süresince,
şarkı söylemek lazım’ ı izleyip,
bi tartışma çıkınca bunalarak,
AV’ ye geçtim.
Play Station’ ımda Devil May Cry oynamaya devam ettim
( 12. görevdeyim.
Aslında görev bitmişti,
en son boss savaşında yatmam gerekti,
o yüzden göreve baştan başlayacağım ama 10 dk.da geçerim
nasıl olsa. )

"yarın erken kalkıcam!!!" diye telaşla girdiğim yatakta,
uykulardan uzakta,
bol sağa sola dönmeli bir gece yaşadım..
Sabaha karşı biraz uyumuşum galiba..
Sonra da kalkıp işe geldim işte,
ey sevgili okuyucum!!


23.03.2007

CAN' IMIN DERDİ..


Kaydetmek veya kaybetmek,
işte bütün mesele bu..
( tabii bilgisayar için )

Aşkta durağanlıktan hoşlanmamak,
sürekli fırtınalar istemek delilik mi?
Öyle tatlı tatlı değil de,
tutkulu bir ateşle sevilmek istemek çok mu yanlış?
Kalbimi hep bu sebeple,
- yıllardır - olmayacak işlerin içine,
denizde taş sektirir gibi,
öylesine attığım için mi,
( alev alev yandığım doğru )
şimdi güm güm atarak cezalandırıyor beni?

Bugün babam işyerime geldi..

Kalp sorunlarımdan bahsettim kendisine.
( annemsiz bir ortamda yakalamak zorundaydım zira onu.
anneme burnum akıo desem 3 gün meraktan fenalık geçiriyor da )
Babam:
- Gençken ben de böyleydim yıllarca doktora gittim,
bir şey çıkmaz korkma, dedi..

Bu hafta bekleyeceğim..
Geçmezse haftaya,
beyaz önlüklülerin ellerindeyim
( yine!! )

Alışkanlıklardan nefret ediyorum demiş miydim?
Dediysem yalan söylemişim..
Ben "birinin alışkanlığı olmaktan" hoşlanmıyormuşum aslında..
Elimdeki gizem bıçağını,
beni her görüşünde kızgın bir hançer gibi saplamıyorsam
kalbine karşımdakinin,
onu hiç görmesem de olur..
( allahım meal yazıcam bu cümlelere )

Ruhumu sırtlayıp götürmediğimden mi oluyor
bu kuş kalbi sendromları??
Yoksa bahar alarm mı veriyor?
Heyecan, heyecan, heyecan çağrısı mı yapıyor?
Aynanın karşısına geçip "sen ne istiyorsun" diye bağırmaya başladığım gün,
beni hastahaneye kaldıracaklar sanırım
( yatağa zincirlemeseler bari )

Bir gün dizleri titreyen yaşlı bir adam yoluma çıkıp,
"aa sen napıyorsun, senin şunu şunu yapman lazımdı"
diyip elime,
Parfümün Dansı’ ndaki pembe bileti tutuşturuverecek..
Bu da cennet - cehennem gemisinde sonsuz yolculuk anlamına gelir ki,
en azından mizah duygumu kaybetmediğimi gösterir..
( kedidir kedi )


22.03.2007

TOPARLANIRIM.. ( MIYIM? )


bir organ nakli gibi sevmiştim seni, çürük gözlerine bağışlanan ellerim
yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim
darmadağın kadınların darmadağın ettiği erkekler gibi
çok tehlikeli bir sırrı saklar gibi sevmiştim seni!

çok eskimiş bir aşkın hatırlanılması

sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması..
aslında işin açıkcası
rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi
fırtınanın camı çerçeveyi indirmesi gibi
hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi
geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni!

ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi!

neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi
ortalık yerde durup dururken sevmiştim seni!

atlara kalırsa, çoktan kaybettik savaşı!

mızraklar kırıldı, kalkanlar delindi, ganimet paylaşıldı!
kasaba meydanında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi
bir tabancanın namlusuyla tetiği gibi
bir tabancasının kabzasıyla ibiği gibi
kendisinden farklı, kendisinden ayrı
bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi
aynı bedene sıkılacak iki el kurşun gibi
katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşta sevmiştim seni!

k. iskender


Bugün sadece çok sevdiğim bu şiiri eklemekle yetineceğim,
çünkü,
yoğunum,
ey önünde eğilinesi,
alnı öpülesi biricik okuyucum.
Yoğunum..
Hem iş bakımından..
Hem de duygusal açıdan..
Karmakarışığım...
Bi ara anlatırım..



20.03.2007

KALBİM VE DEDEM...


Kalbim çarpıyor
( okuyucu: ne var bizim de çarpıyor? )
İyi,
tamam,
ama benimki çok çarpıyor!!!

Ben tansiyonu düşük bi insanım,
kalbim de,
heyecandan ağzıma gelmediği zamanlar,
dakikada 68 filan atar(dı)
Birkaç gündür 90-110 arasında dalgalı ritm uygulamasına geçti kafasına göre..
Ya kalbimde bir sorun varsa,
ya kalbim aniden durursa korkuları kapladı içimi..

Tam da gününde!
Yedi yıl önce bugün,
9 günlük bayram tatilinden döndüğümüz pazartesi günüydü...
Eminim çünkü,
asla unutmayacağım bir gündü..

O zaman liseye gidiyordum..
Okulumuz tam gündü..
Öğle yemeğini yedim,
öğleden sonraki ilk dersin başlamasını bekliyorum..
Nefret ettiğim matematik öğretmenim hafifçe araladı sınıfın kapısını..
Uzattı başını..
- aşağı iner misin, baban geldi, dedi..

Bir taraftan eşyalarımı toplarken,
bir taraftan da ağlamaya başladım..
"dedem öldü" diye mırıldanıyordum.
Çünkü babam onca yıllık okul hayatımda ilk kez okula geliyordu..
"kötü bir şey" olmasa,
gelmezdi..

Uzun zamandır hastahanede yatıyordu..
Kanserdi..
9 günlük bayram tatili boyunca anneannemlerde kalmıştık bu yüzden..
Her gün hastahaneye gidilip geliniyordu bu sayede..
Pazar günü son kez gördük onu,
son olduğunu bilmeden..
O gece kendi evimize döndük..
Ertesi günü beklemiş dedeciğim gitmek için..

Okul merdivenlerinden inip,
babamın yanına gider gitmez,
dedem öldü di mi diye sormaya başladım.
Hayır dedi babam,
ölmedi..
Halbuki benim 2 günlük cenaze iznimi bile almış o sırada okuldan..
"sadece biraz ağırlaşmış,
hepimiz hastahaneye gidiyoruz" dedi..
"anneni de işten aldım o da evde bizi bekliyor" dedi..

Ama inanmadım tabii.
Evde de,
bana kimse direkt gerçeği söyleyemedi..
Telefonda konuşurlarken anladım,
korktuğumun gerçek olduğunu..
Kendimi koltuktan yere atıp,
dizlerimin üzerinde ağlamaya başladım..
Yol boyunca deliler gibi sürekli ağladım..
Anneannemlere gittiğimizde de..
Ertesi gün de..
Günlerce de...
Uzun yıllar da rüyamda gördüm onu,
ölmedim ben kızım nereden çıkarıyorsun sen onu dedi bana hep..
Bugün tam yedi yıl oldu...

7 yıl..
Ruhun şad olsun dedeciğim..
Bu akşam anneannemlerde toplanıp yine seni anacağız..
Biliyorsun zaten,
unutmadık,
unutmayacağız...


19.03.2007

EN Bİ DOLU HAFTASONU RAPORU...


Benim yapmak istediklerimi,
tık diye,
hem de çoktaaaann yapmış olan insanlara,
sinir oluyorum..

Yapamadıklarımın acısını,
pazartesi sendromuna dönüştürürken,
hazırsanız
şimdi "en azından yapabildiklerimi" anlatıyorum..

Cumartesi sabahı maalesef işe gitmekle başladı sevgili günlük..
13 gibi işten çıktım ama,
what fayda?
Kapitalizmin çelikten kolları,
sevgilimi de esir almıştı bir kere!!
( türkçesi = o da cumartesi çalışıyordu )
Saat 3 gibi çıkacaktı,
yani 1-2 saat boştum.

İstiklal Caddesi’ nde bir aşağı bir yukarı gezdim durdum..
Bu arada küçük bi alışveriş de yaptım
( 2 tane kolsuz body almak suretiyle )
Sonra bir adet Radikal
ve bir adet K Dergi alıp,
attım yorulmuş bedenimi Starbucks’ a..
Orada 1 saat kadar,
gazete okuyarak yalnızları oynadıktan sonra,
sevgilim nihayet gelebildi..

Eee bizim bir aydan fazla zamandır beklediğimiz film neydi??
300 Spartalı tabii
( ıspartalı okunmaz )
Kendisinin bütün direnişlerine rağmen,
tuttum kolundan,
götürdüm G-Mall’ a..
( bulunduğu nokta nedeniyle G-Mall’ la soğuk araları )
Neden illa G-Mall?
Çünkü koltukları çok rahat,
ses düzeni müthiş,
perde iyi,
mısırları da güzel,
( Brad Pitt yiyoruz hep biz,
çünkü mısırsız asla film seyredemeyiz!! )
Ee daha ne olsun?
Sonuçta alt tarafı bir sinemadan bahsediyoruz yani,
kuş konduracak değiller ya!

Elimizde biletimiz girdik salona.
Aaa bi baktık Kanat Atkaya..
O da teşrif buyurmuş bizimle aynı salona..
( ki sevdiğim bi kişiliktir kendisi )

Başladık müthiş fragmanını gördüğümüzden beri,
deli gibi izlemek istediğimiz filmi seyretmeye..
Şunu söyleyeyim,
film fragmanın hakkına veriyor..
Görüntüler müthiş,
akla hayale sığmayacak,
"yok ya bu da olmaz artık" diyeceğiniz sahneler var..
Bir klip izler gibi başlıyor ve bitiriyorsunuz filmi...
İzlemesi çok zevkli..
Ancak ilginç senaryolara kafayı takmış biriyseniz,
maalesef bu filmde diğer savaş filmlerinden farklı,
inanılmaz bir senaryo filan yok..
Bildiğiniz hikaye..
Çok cesur kral,
aşık olduğu kraliçe,
etrafında aman da bre şanlı yiğitlerden kurulu bir ordu..
Sonsuz kahramanlık, entrika, kan, ölüm..
Bunların su gibi önünüzden akıp gittiği,
müthiş bir görsel şölen izlemek istiyorsanız gidin..
Benim notum 8,5,
OK?

Sinemadan sonra,
attık kendimizi bir taksiye,
hemen gittik Ekvator’ a maç izlemeye.
Ama o da ne?
Ekvator’ da yer - mer hak getire!!

Bulduk yakınlarda bir mekan..
( Turkish Pub diye bir yer )
Pek ısınamadık ilk kez gittiğimiz bu yere,
böyle bir mecburiyet yaşamazsak bir daha da gideceğimizi sanmıyorum ama,
futbol sevgisi var di mi serde?

Bir Galatasaraylı olarak,
febenin galibiyetini izledin de,
başın göğe mi erdi diyeceksiniz..
Ama bir adet febeli sevgili var elde,
el mahkum derim ben de size..

Eve dönünce biraz TV seyredip,
aldım Play Stationımı önüme..
Başladım Devil May Cry 3 ile cenk etmeye..

Şimdiye kadar oynamamıştım bu oyunu evet,
cık cık cık ne kadar ayıp bana,
di mi ama?
Her neyse,
şimdi oynuyorum ya işte,
epey de sardırdım bu oyuna..
İlk 7 görevi de bitirdim haberiniz ola!!
( geçemediği bir yer olan varsa yardım edebilirim öhom öhom )

Pazar günü kalktım,
sevgilimle olağan haftalık küçük tartışmalarımızdan birini telefonda savdıktan sonra,
Mecidiyeköy Profilo Alışveriş Merkezi’ nde buluştuk..
Arby’ slerimizi kaptık,
sonra da sinemaya aktık..
( filmin başlama saati gelene kadar,
biraz da oyuncakçıları filan turladık )
Neden bir haftasonunda 2. kez sinema?
Çünkü vefa borcumuz olan birinin kitabından uyarlanan bir film var vizyonda..

Zülfü Livaneli’ den bahsediyorum..
ve Mutluluk adlı filmden..
Abdullah Oğuz’ un büyük bir başarıyla yönettiği,
bir çok karesi,
resim olarak basılsa,
çerçeveletilip duvara asılabilecek kadar güzel olan filmden..
Görüntüler gerçekten çok çok iyi,
çok kaliteli,
dünya standartlarında!
Yurtdışı gösterimlerinde başarılı olacağına eminim.

Oyunculuklar çok iyi..
Özellikle yeni tanıdığımız
( en azından benim ilk kez izlediğim )
Murat Han müthişti.
Bana göre geleceğin parlayan yıldızlarından biri olabilir..
Bir çok yerde sade oyunculuğuyla bravo dedirtiyor.
( en azından bana dedittti ).

Film,
köyden başlayıp,
kızı İstanbul’ da Haliç Köprüsü’ nden kendini atlamaya zorladığı sahneye kadar,
gerçekten herşeyiyle Inarritu filmlerini aratmayacak güzellikte..
Ağlamak için gözyaşlarını filmin sonlarına saklayanlar,
bu bölümde filmin finalinden bile etkileyici sahneler olduğunu bilsin..
Düşmez - ağlamaz bir hayatgibi olarak,
benim bile ara ara gözlerim doldu..
Filme girmeden önce almış bulunduğum suyumdan,
her duygulandığım sahnede bir yudum aldım..
İçimdeki düğüm düğüm hüznü biraz dağıtsın diye..
Böylece gözyaşı dökmemeyi başardım..
( özellikle "horozlar neden ötmüyor artık?" sahnesinde )
Benim gibi "sulu zırtlak olmayı sevmem ben!" diyenlerdenseniz,
ayrıca bi de makyajınızın akmaması gerekiyorsa,
şiddetle öneriyorum,
filme girmeden önce yanınıza siz de büyükçe bir şişe su alın..
( bu yazıyı okuyup da,
bu filmlerden birine gidip,
yorum yazmayana hakkımı helal etmem!
Beğenip beğenmediğinizi yazın bari! )

Kızı İstanbul’ da Haliç Köprüsü’ nden kendini atlamaya zorladığı sahneye kadar eşsizdi dedik..
Bu sahneden sonra film kötü mü?
Asla değil!
Her dakikası rahatlıkla izleniyor,
görüntüler son sahneye kadar muhteşem,
de,
de işte!!
Film bu noktadan sonra biraz sıradanlaşıyor..
Profesörle tanışmalarından sonra olanlar,
eski Türk filmlerine benziyor.
Hatta biraz Gönül Yarası’ na..
Bazı sahneler de biraz gereksiz uzuyor..
( filmden çıkartılabilecek en az 10 -15 dk var )
Ve Türk Sineması’ nda her zaman eksikliğini hissettiğim vurucu final yine gerçekleşmiyor..
İzleyen bir çok kişi
"halt etme, ne güzel finaldi işte" diyecek belki..
Ama benim beklediğim başka bir şey..
Öyle bir final olacak ki,
koltuklarından öyle hemen kalkamayacak insanlar!!
Atilla Atalay okudunuz mu hiç,
sever misiniz bilmiyorum ama,
hiç sektesiz her okuduğumda beni ağlatan bir hikayesi vardır: İsmet Usta
( hani sulu zırtlak olmayı sevmezdim?
bazı şeyler ne yapsanız içinizden çıkmıyor.. )
Ustasından öğrendiği bu final numarasını anlatır,
yazının son bölümünde:

"Bak, final yaklaşıyor usta...
Ne derdin, "Yazının finaline doğru tansiyonu yükseltip, finalde okuyucunun gözüne yumruğu çakacaksın" ...

Bazen gözünü televizyondan ayırabilen birkaç kişi okursa, yumruğu gözlerine çakmaya çalışıyorum, ama onlar farkediyor mu bilemem.
Aslında onlara seni anlatayım mı diye çok düşündüm.
Deterjanla dolaşan "Ayşe Teyze" ile "İsmet Usta" yı birbirine karıştırmaları an meselesi gibi.
Gaziosmanpaşa'da bir konduda oturan,
ilkokul mezunu bir eczacı kalfasının,
İsmet Çelik' in alabildiğine komik ve bir o kadar hüzünlü öyküsünü anlatsam...
Woody Allen' in evlatlığnı düzmesi kadar ilgilerini çeker mi?
Ama üzülme, gittin gideli her şey o kadar da ""köfteleşmedi".
Yeni şeyler olacak...
Çırağının çırakları var...
Hani ben iyi bir yazı yazdığım vakit, "Sen artık oldun" derdin.
Ben sevinince; "Hemen umutlanma, pehlivan 40 numara bilir, 39'unu çırağına öğretir, sonuncusunu kendine saklar" diye eklerdin.
Son numara; bir gece çalışırken, olduğun yere yığılıp şu dünyadan sessizce gidivermek miydi?...
Çırağını, sayfalarda gittikçe büyüyen deliklerin kenarında öylece bırakıp "Ben kaçtım" bile demeden mi? Final böyle miydi be usta?
Mühim yazılarının tükenmez kalemi hala bende.

Arkasındaki saat on yıldır tıkır tıkır çalışıyo...
Ve "son numaraya" doğru, öyle bir geçiyor ki zaman... "

İşte ben de bunu bekliyorum hep..
Çaksınlar finalde yumruğu suratımıza..
Bakalım yakında,
"muhteşemdi" diyeceğim bir son çıkacak mı karşıma???

Filmden sonra Kentucky Fried Chicken’ da midelerimize ufak bi ziyafet sunduktan sonra,
düştük evlerimizin tozlu yollarına..
Birkaç dakika televizyon izledikten sonra,
oturdum yine PS2’ nin başına..
Geç olunca da koydum başımı yastığa..
Ama yaptığım şey örnek sayılamazdı iyi uyumaya..


16.03.2007

KISA KISA HABERLER VE YORUMLARI..




Acı..
Bazı acılar vardır ki,
bizi kendi acılarımızdan utandırır
( en azından beni )
Böyle büyük bir acı karşısında,
biz olsak ne yaparız diye düşünmekten,
o kişinin üzüntüsünü bile tam olarak paylaşamayız..
Bunlardan belki de en büyüğünü,
44 yıl önce yaşamış birinin haberiyle başlıyorum..

Adı Nihat İlhan..
Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan..
Kıbrıs’ ta,
o yıl bir "Kanlı Noel" yaşanmıştı..
Lefkoşa’ da Kumsal semtinde bir evde,
Mürüvvet İlhan ve çocukları Murat, Kutsi ve Hakan
öldürüldüler..
Nihat İlhan’ ın karısı ve çocuklarıydılar..
Nihat İlhan,
o sırada görev başında,
yaralıları tedavi ettiğinden,
haberi ancak 4 gün sonra öğrenebildi..
Yıkıldı..
Karısının ve çocuklarının cenazesini alıp Türkiye’ ye getirdi..
O tarihten beri,
ilk kez KKTC’ ye gidecekmiş bu yıl 18 Mart Şehitler Günü’ nde..
İşte o,
sığındıkları banyo küvetinde öldürülen çocukların,
ibretlik fotoğrafı







***


Bu da dünyanın diğer tarafı..
Amerika’ nın LA Galaxy takımı var mı?
Var..
David Beckham oraya transfer oldu mu?
Oldu..
Eee kendilerine bir ev alacaklardı muhakkak,
ama istedikleri gibi bir ev bulamadılar!!!
( yazıııkk )
Taa ki Meg Ryan’ ın evini görene dek..





Evet,
Meg Ryan’ ın evini almaya karar vermişler.
Bel Air’ deki 6 odalı ve 6 banyolu eve,
20 milyon ımerikın dalırss bayılacaklarmış..
( gitti David’ in paracıkları )
Saunası ve jimnastik salonu bulunan evde,
muhteşem bi okyanus manzarası da mevcutmuş..
( ay emlakçı gibi hissettim kendimi )

Ayrıca geçen gün Victoria Beckham hanımlar
bi açıklamada bulunarak,
şöyle buyurmuşlar:
- güçlü bir kadınım,
herşeye dayanabiliyorum ama,
David’ in yokluğuna dayanamıyorum.
O uzakta olduğu zaman sürekli ağlıyorum
( vah vah!! neden acaba? )

***

Yüksel Aytuğ,
köşesinde Tayfun Talipoğlu’ nun yeni programından bahsetmiş,
önümüzdeki hafta yayınlanacak olan bölümde,
uyuşturucu ticaretinden 45 yıl hüküm giyen adam,
aynen şöyle diyecekmiş:
"Yahu ayağı kırılan, sevgilisinden ayrılan,
ne bileyim başına dert gelen hemen suçu uyuşturucuya atıyor. Buradan çağrıda bulunuyorum.
Bu uyuşturucunun adını kirletmesinler!.."
Hoppala Hasan Dayı, edep yerim seyirdi derdi Selahattin Duman olsa..

Şimdi burada söylemek istediğim bir şey var..
Kesin yanlış anlaşılacağım ama,
yine de söylemek istiyorum..
Söyleyeceğim galiba..
Söylüyorum..
Evet..
Ben uyuşturucuyla ilgili esas sorunumuzun,
uyuşturucu kendisine altın tabakta da sunulsa,
almayacak insanlar yetiştirmekte olduğunu düşünüyorum..
Ne demek istedim?
Yani ailedeki eğitimi,
okuldaki eğitim-öğretimi mükemmel olan,
bütün yaşamı boyunca optimum çevresel şartlarda yaşayan,
hayatının her dakikasında,
sağlık hizmeti alırken,
trafikte,
devlet dairelerinde,
kısacası her alanda "insan" muamelesi gören,
"sen bilmezsin" diye susturulmamış,
asosyalleştirilip yalnızlaştırılmamış,
medeni ve kültürlü bir insanın bu işe kolay kolay bulaşacağını zannetmiyorum..
Böyle bir insan,
o uyuşturucuyu o altın tabaktan almaz!!

Hem herkesin bayıldığı,
yeni bondumuz,
Daniel Craig’ in,
bu derece meşhur olmadan önce oynadığı
Layer Cake ( Bir Dilim suç ) filminde,
böyle bir sahne vardı..
Adam süpermarkette gezerken,
ileride uyuşturucular marketlerde satılacak
ve eskiden uyuşturucu satmak yüzünden hapse düşmüş insanlarla dalga geçecekler diyordu..

***

Demet Akalın
"Ben boşanalım dediğimde Oğuz bana iki tokat atsaydı ben dururdum" demiş ya,
bütün köşe yazarları balıklama atladılar konunun üzerine..
Arkadaşlar,
siz kaç yıldır bu medya dünyasının kurdusunuz,
böyle basit numaralara nasıl kanıyorsunuz??

Tabii ki Demet Akalın aslında dayak yemek filan istemiyor.
Sadece kendisini gündeme getireceğini bildiği için,
böyle sivri bir açıklama yapıyor..
Bakalım hangi sazanlar atlayacak diye bekliyor.
Ve hoooop hepiniz atlıyorsunuz..
Yazık walla..

Hülya Avşar da zamanında,
"çocukları büyütürken dayak atılabilir" demişti de,
bütün medya leşkerleri üzerine atlamıştı
"ya birisi Zehra’ ya vursa ne yapardın?" diye..

Tabii ki Zehra’ ya kimseyi dokundurtmaz..
Demet Akalın da,
birisi kendisine el kaldıracak olsa,
bütün dünyayı ayaklandırır,
bunu yapacak erkeği doğduğuna da,
vurduğuna da bin kere pişman eder,
Merak etmeyin!!!
Söylediklerinin hiçbiri gerçek değil..
Sırf gündemde kalmak için,
oltayı sallıyorlar.
Biz de atlıyoruz ya,
bravo..



15.03.2007

PAPATYALAR VE YASAK RENKLER!!!


Kendime ödeyecek birkaç borcum var,
onları ödeyip gelicem..

Öncelikle olur olmaz her insanı abarttığım,
gerektiğinden fazla değer verip,
olmayacak insanları övdüğüm için.
İstediğim kadar sevdiğimi belli edemediğim insanlar için bir de..
( bkz güllerin peşinden koşarken ezdiğin papatyaların farkında olmamak )

Yaşarken,
"çok kötü bir şey yaşıyorum,
bi an önce bitsin bugün"
dediğim bir sürü günün,
çok güzel olduğunu anladığım zamanlar gibi aslında..

Çok yakın bi tanıdığım,
bi gece nezarette yatmış..
Birkaç arkadaş girmişler içeri,
suçsuz yere..
Ama sabaha kadar bekleyecekler elleri mahkum..
Üstelik Fransa sınırındalar..
O andaki psikolojileri tabii ki,
o gecenin bir an önce sona ermesini istemek..
Ama ertesi sabah fark ediyorlar ki,
hayatlarında hiçbir gün o derece gülmemişler..
Yıllar sonra bile,
"ömürlerinde en çok güldükleri gece" olarak anlatıyorlar bu anıyı..

Yaşanmamalı mıydı?
Belki..
Ama demek istediğim şu,
yaşadık diye bin pişman olduğumuz bir çok şey,
hayatımıza gerçek rengini veren değer olabilir aslında..
Düz beyaz bir hayat istemiyorum ben..
Lekesizliği reddediyorum..
Avuç avuç kırmızılar atıyorum sıkıcı beyazlığın üzerine,
maviler,
turuncular,
masum günahların pembeleriyle boyuyorum..

Varsın birilerinin çok hoşuna gitmesin,
kimin umurunda??



13.03.2007

NOSTALCİİİİ...

( bin yıl önce yazdığım,
bi kaç yazı denemesi var aşağıda.
karalama bile sayılmaz aslında.
bugünlük idare edin.. )

Neyi susturdun sen giderken, bilmiyorsun...
Öyle sıradan bir karanlıkta,
kendi ağırlığıyla düşen yumuşak bir kuş gibi değil,
ıslak beton zemine kafa üstü aniden çakılır gibi geldin..

Bir şiir okuduk say,
bir rüya gördük,
bitti,
öyle mi?

Hangi şiirin içine böyle körlemesine daldım ki ben?
Gözlerinin yanına koyamadım hiçbir sonsuzluğu..
Gittiğin yerde bir meydan olmayacak mı,
bir çeşme başı,
bir ağaç?
Olacak..
O zaman sen neyi,
nasıl geride bırakıyorsun??

***

Ağlamaya ne kadar yakın duruyor gözlerim, ardından bakarken senin...
"Birinin uzaklaşıp gittiğini görmek nasıl bir şey, gör bakalım" dedin..
Ve dönüp gittin.
Yumruklarım sıkılı nedense..
Sinirimden değil.
O iki aptal tomurcuk yaş yuvarlanmasın diye yanaklarımdan.

Yağ gibi vıcık vıcık bir yaz.
Beklentim yok.
Gidişini düşünüp tutuyorum kendimi hala...
Tutacağım, ağlamayacağım diye söz verdim.
Ama herşey öyle zor ki..
Dayanacak, şöyle çok yıllık bir ağaç gövdesi bile yok çevremde..
Sıcak beton binalar kaplamış şehri.
Ruhunu emiyor insanın bir şeyler.
Ben içimde tutmak için uğraştım hep ruhumu..
Saklayabildiğim küçücük parçayı da gözlerin almış götürüyor...

Bir duvar dibine oturdum yavaşça.
Titrek ellerimle bir sigara yaktım.
Saçlarım yüzümü, görüşümü kapatıyordu, rüzgarlıydı.
Ama iğrenç, nemli bir rüzgar.
Ferahlatmıyordu.
Hiçbir şey ferahlatmıyordu içimi...

Kalkıp bir kaç adım atmak istedim, zorlukla doğrularak.
Bir sokak çocuğu geldi yanıma:
- Bi mendil alsana abla, dedi.
Reddettim.
- Hadi be abla, dedi. Güzelliğinin sadakası olsun ablacım. Allah seni sevdiğine kavuştursun. Hadi..

Benim sevdiğim yok dedim usulca..
Duyduğunu sanmıyorum.
Benim sevgilim yok.
Az önce öylece yürüyüp gitti, kayarak ellerimin arasından.
Bir kez daha izin verdim..

***

Karanlığı üzerine çek..
Ve uyumak zorunda olduğunu tekrarla,
ısrarla uyanık kalmak isteyen zihnine..
Çıkıp kaçırdığın hayaller evinin damına, bırak kendini kör boşluğa.

Çakıldığın kaldırımda anılarınla vedalaş..
Kan kusmuş beyninin, dalga geç son zerreleriyle..
Duyduğun korkuyu çarp yalnızlığınla..
Çektiğim acının bir zerresini, belki o zaman anlarsın..

Ellerin uyuşup hissizleşecek, dikkat et..
Sakın korkma, kanının çekildiğini hissederken damarlarında..
Üzerinde gezinmeye başladığını sandığın karıncaların gerçek olmadığını bildiğin halde,
gerçekmişler gibi onlardan kurtulmaya çalıştığın dakikanın,
hem deliliğin sınırında olup hem de
delirdiğinin farkına vardığın nokta olduğunu anla..
Çıldırdığını farketsen de bundan kaçamayacağını bilerek bir kaç gün yaşa..
O bir kaç günün sonunda,
ağladığını bile ancak birileri sana "neden ağlıyorsun" dediğinde fark edeceksin..
Yüzün uyuşmuş,
hissetmez olmuş olacak gözyaşlarını..
Evet,
acıdan hissizleşmiş aynalarında bile göremeyip benliğini,
ancak birisi "sen neden ağlıyorsun" dediğinde
fark edeceksin ağladığını...

Kolumu kesseler diyeceksin..
Canlı canlı,
kör bir satırla, saatlerce kanatarak kesseler..
Sağ kolumu veririm diyeceksin,
yeter ki bu acı bitsin...
"dur bakalım" diyecekler cellatlar..
Daha yeni başladın..

Tutup kendini yakmaya çalışacaksın ya da bileklerini keseceksin..
Fena arıza çıkaracaksın..
Ama bil, kurtulamayacaksın..

İşkenceni arttıran insanlara "sanatçı" diyecekler..
Şarkılar yazıp filmler çekecek,
şiirleri testere gibi dayayacaklar boğazına..
Bu korkunç yumuşaklıklarıyla yarattıklarının,
şaşacaksın nasıl birer işkence aracı olduğuna..
Şaşırma..

Renkleri gösterecekler sana..
Pembeleri, mavileri..
Onların mutlu tonlarını görüp delireceksin daha..
Payına düşen çamur siyahından başka bir şeyinin olmadığı kaosta..
Şanslıysan belki de kanının kırmızısı olacak yanında..
Ama alnından sızıp duran kendi kanının kırmızısı..





12.03.2007

DARALMA RAPORU!!!


İçimin bu kadar sıkılmış olması normal mi bilmiyorum..
Can perperiişannnn eşim dostummm uyansınnnnn..
Kendimi dizi fragmanından beter hissediyorum..
Çünkü kendimi sonuna kadar mutsuz edecek sebepler buluyorum
ve %100 inanıyorum bunların doğruluğuna..
Bir süre sonra da bunlar benim gerçeklerim oluyor
ve fena daralıyorum..

Daha önce söylemiştim,
bu aralar CSI tarzı bi kitap okuyorum,
okurken arada alpernatifi hatırlıyorum,
"ne güzeldi onun dedektif hikayesi" diyorum..
İşin kötü yanı okuduğum kitapta,
katil kim merak etmiyorum.
Kendimi "amaaann kimse kim?" umursamazlığı içinde buluyorum..
Halbuki alpernatifin hikayesinde nasıl da merak etmiştim olayların sonunu..
O hikayede ben de vardım ama..
Sanırım ben içinde olmadığım hikayeleri sevmiyorum..

Ismarlama olan hiçbir şeyi sevmiyorum..
Ben istedim diye bana gösterilen ilgiden tiksiniyorum
ama ilgisizlikten tiksindiğim kadar değil.
( ilgilenmediğimizin ilgisi,
ilgilendiğimizin ilgisizliği gibidir.
di mi? )

Bazı yazılarımı seviyorum
ama bazı yanlarımı sevdiğim kadar değil..
Kalan zamanımda da kendime saldırıyorum,
en çok da "eksiksin" diyorum..
Eksikliğimin büyüklüğü,
kedi gibi muhtaç olmamda biliyorum..

Hani bazen programlar yapıp,
en güzel kıyafetlerinizi giyip,
bir yere gitmeyi planlarsınız..
Mesela yılbaşıdır,
şurada yemek yenecektir,
ardından bilmemkimlerle buluşulup,
filanca mekana gidilecektir..
Bir de tabii çok eğlenilecektir.
Hazin olan şu,
bazen tüm bunlar gerçekleştirilmesine rağmen eğlenilemeyebilinmektedir!!!
Sebep de bazen mekana,
bazen şarkıcıya,
bazen içkilere yüklenir..
Oysa benim sebebim kafamda dönmektedir:
Benimle yeterince ilgilenilmemiştir!!!!

Evet ben böyle bir sakatlığa sahibimdir,
merkezde olmazsam eğlenemem..
Herkes kendi havasında olmamalıdır, ne münasebet..
Bütün planların içinde ben de olmalıyımdır
ve hatta bütün seçimlerde benim dahlim olmalıdır..
Bütün konuşmalar benimle geçmeli,
herkes benimle dans etmeli,
farklı bir şey yapılacaksa benim fikrim sorulmalıdır.
Ve bunlar ben zorladığım için değil,
herkes bana çok bayıldığı,
herkes benimle konuşmak istediği,
herkes benim yanımda olmak istediği için,
kendiliğinden,
doğal bir şekilde olmalıdır..
Ben kuş gibi hafifim,
tüy gibi uçucuyum,
melek gibi gülümsememle etrafa ışık saçıyorum zannetmeliyimdir..
İşte ancak o zaman gecenin sonunda "eğlendim" diyebilirim..
( acıklı tabii
siz de kendi sorunlarınızı dert zannediyordunuz )

Öğreneceğim çok şey var daha..
Pişmem gereken çok konu var..
ve önümde anlatmam gereken bir haftasonu var.

Cumartesi sabahı,
önce kuaför işkencesine uğradım
Sonra sevgilimle buluşup,
Mc’ te bi şeyler yedikten sonra,
sinemada Mavi Gözlü Dev’ i izledim..
Görüntü kalitesi iyiydi,
oyunculuklar fena değildi ama ben filmi beğenmedim..
Ellerinde bu kadar iyi bir malzeme varken,
yani kooooskoca Nazım Hikmet’ in,
zaten kendisi "film gibi" hayatı varken,
bu kadar yavan ve boş bir film çekmek,
ayrı bir yetenek gerektiriyor olmalı.
( şu bende olmayan cinsinden )

Filmden sonra Ekvator’ da febeee maçını seyrettik..
Sevgilim sevindi,
ben üzüldüm dememe gerek yok herhalde..
( fenerliyle hayatta çıkmam bi daha!!! )

Evde anneannemin doğumgününü kutladık..
Pastamızı kestik,
hediyelerimizi verdik.
Ona bütün ömrünce mutluluklar diledik..
69 yaşını bitirdi anneannem..
27 yaşında torun sahibi anneannem..
Torununun çocuğunu bile görmeye namzet anneannem..
Hayata erken başlamışlığıyla beni kıskandıran anneannem..
Bense hayatın ancak ucundan tutabiliyorum hala..
Üstelik gerçekte hayattan ne istediğimi bile bilmiyorum daha...

Pazar günü
Pizza Hut’ ta yemek yiyip,
Starbucks’ ta oturup,
bir saat bilardo oynadıktan sonra,
Galatasarayımın maçını izledik.
Güzel bi hediye verdi Galatasaray bana..
O an ihtiyacım vardı bu galibiyete tam da..
Belki de haftasonumun tek sevinciydi bu nida..
Çünkü diğer yaşadıklarımın tümü,
çok yavan geliyor artık bana..

Zaten Nip Tuck da yok artık...


9.03.2007

HI FOLKS!!!!


Bilokumun gözde ahalisi,
mavi kanlı elit insanları..
Ay em veri sori but
bugün yazı yazamadım!!
Ama cuma cuma zaten oku oku çekilmezdi likelife' ın yazıları diyeceğinizi tahmin ettiğim için,
ufak bi karikatür ekledim..

Biyruuunnn..
Öptüümmmmm...
( pazartesi uzuuuun bi haftasonu raporu yazıcam söz! )








8.03.2007

EMRİMİZE AMADE DÜNYA VE FUTBOL İNCELİKLERİ...


- yaptığınız değişiklikleri kaydetmek ister misiniz?
hayır istemeyiz!
Biz kendimizce karalayıp,
çizip boyasak da,
eski,
orijinal halinde kalsın isteriz tümü..
Farkında mısınız,
modern dünyada herşey
bize hizmet etmek için varmış gibi görünüyor..
En basiti
"bilgisayarınızın sizin için ne yapmasını istersiniz?"
Her tarafta,
durmadan karşımıza çıkan,
sanki herşeyi yalnız bizim istediğimizce yapacakmış gibi duran,
dijital sorular..
Hayır,
kaydetmek istemiyoruz yaptığımız değişiklikleri..
Ey bilgisayar,
sen de hayatı taklit edip,
bize sormadan kaydediver yaptığımız değişiklikleri en iyisi
( ne zaman biri soru sorsa ezberimiz bozuluyor )

2 - 3 gündür hastayım,
hafif bir nezle – grip durumu söz konusu..
Silmekten burnum yara oldu,
ona sinir oluyorum..

Dün iş çıkışı,
sevgilimle Barcelona’ ya gittik.
Pizza yiyip sohbet ettik.
Dün tanışalı tam 5 sene 8 ay oldu
( vay beeee )
Artık ay dönemlerinde özel bi şiy yapmıyoruz,
biraz fazla oldu zira
( fark etmişsinizdir! )
Bu arada Barcelona biraz dekorasyonu değiştirmiş,
girişindeki o pastahane görüntüsünü kaldırmış,
iyi de olmuş..
Bu arada menüler de değişmiş tabi!!
Eskiden sefkilimle,
sürekli gittiğimiz yerlerin menüleri değiştiğinde sevinirdik.
Aaa bak yeni menü çıkmış,
aaa renkler değişmiş,
aaa southpark karakterli menü filan diye coşardık.
( bkz. salaklık çağı )
Menülerin yenilenmesinin,
fiyatların yükselmesi demek olduğunu keşfettiğimizden beri,
artık yeni menülere pek o kadar sevinemiyoruz..
Hoş,
Barcelona’ nın fiyatları artmasına rağmen,
hala benzerlerine göre ucuz sayılır
O yüzden bu konunun üzerinde durmadık.

Eve dönünce Barcelona - Liverpool maçını izledim.
Eğer siz de izlediyseniz mutlaka dikkat etmişsinizdir,
Maç sonunda inanılmaz bir atmosfer vardı..
Tüm Liverpool taraftarları,
ellerindeki Liverpool atkılarını,
bayraklarını vb. gökyüzüne doğru kaldırıp,
you never walk alone şarkısını söylemeye başladılar.
Tamam böyle durumlar her Liverpool maçında yaşanıyor,
onlar zaten bütün dünyadaki sayılı taraftar gruplarından diyeceksiniz,
biliyorum,
ama dün akşam ki gerçekten farklıydı.
Çünkü Barcelona taraftarları da şarkıya katıldılar.
Ne Liverpool taraftarları Barcelonalıları kışkırtmaya çalıştı,
ne de Barcelonalılar herhangi bir öfke,
taşkınlık,
saldırganlık gösterdi..
Sakince şarkılarını söylediler..
Tabii benim bu anlattıklarım,
atmosferi tasvir etmede çok sınırlı kaldı.
kendi gözlerinizle izlemeniz lazımdı..

En basit maçlarda bile,
birbirini kışkırtmaya,
kazandığı her maçtan sonra,
karşı takım taraftarını delirtmeye çalışan
( örn. bir baba hindi )
bizim insanlarımızı düşününce,
gözümde bu sahnenin anlamı bir kat daha arttı..

Biz de bir gün bu zarafet iklimini estirebilecek miyiz dersiniz?



6.03.2007

"OTOBÜS TEYZESİ" Katili Olacağım, Haberiniz Olsun!!!!


Bi kadın var..
Blog diil de ,
kendi sitesi var,
kişisel site şeysi..
Neden devamlı okuyorum bilmiyorum..
İçimdeki "biri bizi gözetliyor" ruhumu,
kendi sitemden doyuramıyorum haliyle,
benim gibi 24 saat hayatını anlatan başka birinin yazdıklarıyla,
bu duyguyu bastırmaya çalışıyorum diyelim..
Neyse,
sonuçta sebepsiz okuyoruz da kadının yazılarını,
esas mevzu o değil.
Esas mevzu,
kadının devamlı kendini övmesi!!!!
Ay allahımmm çatlıycam yaa..
Tamam blog - kişisel site sahipleri,
biraz kendini seven - beğenen,
ara sıra da öven insanlardır,
ben de zaman zaman yapıyorum bunu,
farkındayım,
ama,
bu kadar da değil!!

O süpermiş,
çok hareketliymiş,
aman efendim dürüstmüş de,
vay efendim kendisi için uğraşmazmış da,
zaten ne geliyorsa başına,
hep bu fedakar ve asi ruhu yüzünden geliyormuş da...
Şibumileştirmeyin kardeşim adamı..
Plastik kartla öldüresim var bunları!!!

Şimdi hanımefendinin bugün ele aldığı mevzu,
kendi nesillerinin ne kadar muhteşem ve hareketli bir nesil olduğu,
"şimdiki gençler" in ne kadar terbiyesiz,
ne kadar şımarık,
ne kadar boş olduğu..
Otobüslerde,
sokaklarda,
orada burada karşılaşıyorum zaten bu tür insanlarla..
Bir bakıyorum oturmuş,
köşesinden,
fesatlık akan gözleriyle vır vır konuşuyor
"şimdiki gençlik çok kötü oldu canım,
böyle böyleler,
ayrıca şöyle şöyleler,
bu da yetmezmiş gibi bi de hım hım da hım hımlarrrrr"

Bakın blog ahalisi,
tümünüzü şimdiden,
buradan uyarıyorum,"otobüsteki kadının sır ölümü.
genç kız yaşlı teyzeyi neden boğmak istedi?"
gibi gazete manşetleri görürseniz şaşırmayın diye..
Bir gün bir tanesini boğacağım ve
"sevgili büyüğümüz" ün ölüm nedenlerini şimdi size,
son zamanlarda moda olduğu üzre,
madde madde anlatacağım..

Biiiirrr..
Bi kere,
koskoca bir nüfusu,
"şimdiki gençler" diyip aynı kefeye koymak,
ancak bilgisiz,
cahil,
"istatistik, örnekleme, varyant, ki kare" falan gibi şeylerden haberi olmayan insanların yapacağı bir şeydir..
Yoksa milyonlarca insanın üzerini,
"boş canım bunlar" diye çizmediniz sanırım???
Sonuçta bu konulardan habersiz olduğunuza göre,
asıl iyi eğitim görmemiş,
asıl kendini geliştirmemiş,
kendini geliştirmediği için de dar kafalı,
at gözlüklü bir insan haline gelmiş olan sizsiniz!!!

İkiiii..
Şu anda ülkemizi içinde bulunduğu şartlara getiren,
Atatürk’ ün bıraktığı yerden durmadan geriye götüren sizlersiniz.
O çok övdüğünüz "sizin zamanınızda" iyi şeyler meydana getirebilseydiniz,
şimdi bu durumlara düşmezdiniz...

Üüüüççç...
İkinci maddede bahsedilen,
"ülke koşulları" nı siz hazırladığınız halde,
bu koşullar yüzünden "sakatlanmış" bir gençlik olduğumuzun bile farkında değilsiniz..
Her geçen gün,
çocuklardan ve gençlerden daha çok şey beklendiğinin,
artık ilkokulda bile 2 yabancı dil öğrenmeye başlamış olmanın gerekliliğinin,
televiyon - bilgisayar kültürüyle yetişmenin getirdiği yalnızlığın ve sosyalleşememişliğin de..
80.000 sınava girip,
( artık yalnızca üniversite için değil,
adam gibi bir lise eğitimi için de)
100.000 gece sabahladıktan ve
vücudumuzun arka bölgesinden 1001 damla ter döküp
ancak bitirebildiğimiz okullardan sonra,
torpili olmayan %99’umuzun,
"sen daha tecrübesizsin" perdesi altında,
3 kuruşa
( hatta bazen ilk 3-4 ay maaşsız )
köleler gibi çalıştırıldığı iş hayatına adım attıktan sonra,
her gün,
sabahın köründe kalkıp,
2-3 saat sıkışık trafikte işine gitmeye çalışan
biz gençlerden biri,
bir de otobüste sizin gibi çapsız insanların
"aman bu gençler çok tembel canım,
saygısızlar bi de" diye konuşmasının aslında en büyük saygısızlık olduğunu
yüzünüze haykırmıyorsa,
o kişinin edebinden şüphe etmeyiniz!!

Dööörttt..
Hayatınızda kaç tane kitap okudunuz,
kaç tane filme gittiniz,
kaç tiyatro oyunu izlediniz,
kaç balede-operada bulundunuz,
kaç sivil toplum kuruluşu için çalıştınız,
kaç çevre koruma etkinliğine katıldınız,
kaç okul bitirdiniz,
kaç dil biliyorsunuz da,
bu neslin içinde,
bütün bunları hayatına sığdıran bir sürü genç insanı,
"boş ve yetersiz" diye tanımlayabiliyorsunuz?
En önemlisi bu beğenmediğiniz neslin
bütün bu konulara eğilmesi,
bütün bunları yapması,
yani sanattan anlayan,
siyasete kafası basan,
çevreye duyarlı,
uygar kişiler olarak yetişmesi için kaç gün çalıştınız da,
( oturduğunuz yerden söylenmek sayılmaz!!
icraat diyorum? )
şimdi,
bu nesil hakkında atıp tutuyorsunuz!!!

Bu devamlı bahsedip durduğu "kendi zamanı" nda,
konuşup sızlanmaktan başka hiçbir şey yapmayan,
şimdiki zamanda da,
bütün bu çevresindekilerin
kendi beceriksizliğinin sonucu olduğunun farkına varmadan,
hala oturduğu yerden atıp tutan,
bir taraftan da sanki her biriyle tek tek tanışmış gibi,
milyonlarca genci aynı kefeye koyan,
eksik insan!!!
Biraz daha susmazsan(ız) ,
bir gün sizi birikimimle çok fena boğacağım..
Ama sizin gibi yalnız kendimi övme hatasına düşmeyeyim diye,
şimdilik yapmıyorum!!!





5.03.2007

NELER GEÇTİİİİ KİMBİLİİİİRRR BAŞIMDANNNNN...


Ben cumartesi,
pası size atıp gittikten sonra,
neler yaptınız bakalım sevgi pıtırcıklarım?
Bakınız bendeniziniz neler yaptım..

Cumartesi işten çıkınca,
sefkiliyle buluşup önce Mc’te bir şeyler atıştırdık,
sonra da Jim Carrey’ nin oynadığı "23 Numara" ya gittik..
Şimdi 23 numara için ne diyeyim bilmiyorum..
Güzel film,
sıkılmadan da izleniyor..
Okuduğu bir kitap yüzünden,
23 sayısına kafayı takan bir adamı anlatıyor..
Kitaptaki bölümleri anlatan sahneler,
çekimler,
renkler filan güzel,
Konu da bir yere kadar insanı merak ettiriyor...
Ama işte o "bir yer" den sonra film,
insana sanki basit bi şeymiş havası veriyor.
( en azından bana verdi )
Yani ne biliyim,
- çoğu filmde olduğu gibi -
sonu yine öyle aman aman,
çok muhteşem bir finale bağlanmadı..
Daha önce pek çok filmde karşılaştığımız sonlardan biriydi işte..

Galiba beni en çok filmden soğutan şey,
"katil kim?" sorusunun gerçek cevabı verilinceye kadar,
neredeyse komediye vardırılmış derecede
herkesten şüphelenilmesiydi..
Gerçek suçluyu bulana kadar,
o kadar çok "tamam çözdüm katil sensin!" durumu yaşandı ki;
dedim ya,
bir yerden sonra bana komik gelmeye başladı..
Aslında sevgilim beğendi..
"bence çok iyi film" filan dedi..
Yani belki siz de çok beğenebilirsiniz..
Farklı kişilerden,
farklı tepkiler alması muhtemel bir film kısacası..
Bana ancak "ehh işte" dedirtebildi..

Filmden sonra Ada Kitap’ a gittik..
Ben bi kitap aldım,
- kitaptan sayarsanız -
Max Allan Collins’ in,
Günah Şehri..

Bu aralar,
biraz daha hafif bir şeyler okumaya ihtiyacım vardı..
Çünkü bir süre önce,
Oğuz Atay / Tutunamayanlar’ ı aldım,
tam onu okurken,
bi kitapçı gezisinde Adrian Berry’ nin Sonsuzluğun Kıyıları kitabına takılıp ona zıpladım,
onu bitirinde Amin Maalouf / Doğunun Limanları’ nı da araya sıkıştırdım,
Ardından Tutunamayanlar’ ı bitirdim..
( üzerinde daha sonra uzun uzun yazacağım muhteşem bir kitaptı.
tam bi tutunamayan olduğumu da anlamış oldum bu sayede. )

Eee şimdi ufak bi "rahatlama arası" na,
küçük bi polisiye kaçamağına izin vardı gözümde,
ben de o hakkı kullandım
( nasılım? )

Sonra tabii ki Ekvator’ a gidip,
yemeklerimizi yiyip maç seyrettik..
( GS - BJK )
Her zaman ki gibi ben sinir oldum,
bıraksın bunlar bu işi dedim,
artık takip etmeyeceğim maçları filan diye atıp tuttum.
Özellikle Gerets’ in intiharı çağrıştıran kadrosu,
beni bi isyandan alıp
diğer bir isyana sürükledi.
Böyle bir maçta,
sezon başından beri doğru dürüst oynamayan,
ne kadar gereksiz - lüzumsuz - formsuz adam varsa doldurmuştu sahaya..
Çileden çıkmaktan başka bir şey gelmedi elimden..
Göz göre göre yenildik..

Pazar günü doğrudan kendimizi Profilo’ ya attık,
Ee yağmur yaaayodu yaneee lütfaaaannn..
Ne işimiz vardı sokaklarda..
Hemmen Arby’ sten Beef’n Chedarlarımızı yedik,
sonra da sinemaya aktık.
Will Smith’ in Pursuit Of Happiness filmini izledik.
İşte benim beğendiğim film de bu oldu sevgili okuyucu..
Gerçek hayattan alınmış senaryosundan tutun da,
80’li yılları tam anlamıyla yansıtan atmosfere,
oyunculuklardan,
müziklere kadar herşey çok iyiydi..
Etkilenmemek,
dokunaklı sahnelere kendini kaptırmamak adeta imkansızdı..
Ben de uzun bi süre kendimi tuttuktan sonra,
kilise korosunun şarkı söylediği bölümde,
dayanamadım
ve dolan gözlerimden bir damla yaş aktı.
( sol gözümden )
Ki bu benim için epey bi ağlamak sayılır..

Kısacası düşünmeden tavsiye ediyorum bu filmi size..
İzlediğinize üzülmezsiniz..
Ama izlediklerinize üzülebilirsiniz..
Bütün parasını yatırdığı işi,
fiyaskoyla sonuçlanınca,
parasız kalan,
karısı tarafından terk edilen,
çok sevdiği oğluyla yapayalnız,
önce evinden atılan,
daha sonra kaldığı 5. sınıf otelden de atılan,
diğer yanda parasız çalıştığı stajyerlik işinde başarılı olmaya çalışan bir adamın,
çoğumuz tarafından
"ben düşmem canım bu durumlara!" diyerek seyredemeyeceği hikayesi..
Çünkü hayat hep,
en ufak bir yanlış adımımızı bekler,
en küçük boşluğumuzu yakalar
ve bizi bir anda hiçliğe sürükler,
ki bence film bunu anlatıyor en çok..
Diyor ki:
Böyle bir duruma düşmeniz çok olası..
Önemli olan soru şu;
düşerseniz ne yaparsınız??
Diyorum ya,
izleyin bence..

Filmden sonra,
bu sefer FB - Sivas maçını seyrettik.
Üzülme ve kızma sırası sevgilimdeydi bu kez
( laf aramızda galibiyeti kaçıran taraf Sivas’tı bana göre )
Maç sonrası da evlerimize gittik.
İşte bir haftasonu daha,
böyle bitti ey okuyucu!!!


3.03.2007

ÖNYAZI ŞEYSİ..


Kuzularım,
nassınız bakiim cumartesi cumartesi??
Ben işyerindeyim :(
İşlerimi yetiştirip birazdan çıkmam lazım..
Size biraz planlarımdan bahsedeyim.
( teaser )
Bu hafta sonu iki filme gitmeyi planlıyorum
1- Will Smith’ in oynadığı Pursuit Of Happiness
( bu filmdeki rolüyle Ocsar’ a aday olmuştu )
2- Jim Carrey’ nin oynadığı 23
( ki Jim carrey’ yi hiç sevmem, fakat sefkilim istiyor! )

Bi aksilik olmazsa ikisine de gideceğim!
Başka giden olursa,
pazartesi kritiğini yaparız..
Ben ipucunu şimdiden vereyim de...

Öpüldünüz!!!

2.03.2007

KAPININ DIŞINDA KALMAK.. ( ya da Dışındalık Sendromu )


Dün gece,
vatanımıza milletimize hayırlı uğurlu,
pek bi yeni kanalımız Fox’ da,
Powertürk’ ün ödül törenini seyrettim..
Ayyy seyretmez olaydım!!!
Yine içim katıldı,
fenalaştım,
ayılıp bayıldım..

Allahım çocukluğumuzdan beri hep,
"kompleksli bir milletin evlatları" olmaktan kurtulamayacak mıyız biz?
Nedense gerçekleşen güzel şeyler,
hep bizim dışımızdadır,
hep "yabancı" dır..
Ulan adamlar ne icat yapmış beeee..
Ulan adamlar ne şarkı yapmış beee..
Ulan adamlar ne film yapmışlar beeeee..
Ula ula adamın ürettiği arabaya bak beeee..

Ulan neden bunlar hep "dışarıda bir yer" de oluyor da,
neden biz hep "uzaktan ve geriden" izliyoruz?
Sanki dünya kendi içinde yaşayan,
gelişen,
üreten,
cıvıl cıvıl bir yer,
ama biz o dünyada değiliz!
Uzakta bir fanus içinde yaşıyoruz,
"adamlar bir şey üretse" diye bakıyoruz..
Sonra da o cam fanusumuzun kapağını azıcık aralayıp,
dünya paralar bayılarak,
onların ürettiklerini içimize alıyoruz.
Ardından hemen kapatıyoruz kapıyı
ve hemen tekrar izole oluyoruz..

Ne yalan söyleyeyim,
küçükken hep yurtdışında yaşamak isterdim.
Çünkü dediğim gibi,
sanki orası gerçek dünyaydı da,
bizimki sanal bi dünyaydı..
Büyüyünce ben de katılacağım gerçek hayata,
karışacağım gerçek insanların arasına diye hayal kurardım..
Büyüdükçe bu hayaller de yavaş yavaş suya düştü tabi..

Ama şu yaşa geldim,
hala bunu yaşıyoruz,
hala aşamadık bir şeyleri...
Hala kendimizde,
yeni yürümeye başlayan bebeklere gösterilen
"ama onlar gelişmekte olan ülkeeeeeeeeeeeeeee"
şefkatini bekleme hakkını buluyoruz!!
Pardon?
Ne gelişmekte olan ülkesi be!
Basbayağı geri kalmış ülkeyiz biz..
Uyanın artık!
Kimse gelip bizim başımızı okşamayacak..
"aman da hadi tay tay türkiyem, yavaş yavaş hoppa hoppa" demeyecek..
Bizi omuzlarında taşıyacak bir babamız da yok..
Kendi kendimize ne yaparsak o!!
Ama biz hala çocuk kalmaya,
emekleme dönemini aşmamaya gönüllüyüz..

En basit bir ödül törenini bile beceremiyoruz!!
Sunucu Meltem Cumbul,
söyleyeceği sözleri bir kere önceden okumamış,
zaten doğaçlama konuşma yapma gibi bir yetenek durumu da söz konusu değil..
Saçmaladıkça saçmalıyor...
Yorumları yarım yamalak,
bir hikaye anlatmaya başlıyor,
sonunu bağlamayı unutup,
"şimdi de adaylara geçiyoruz" diye anons yapıyor..

Ödül vermeye çıkanlar,
ne bir konuşma düşünmüşler,
ne de herhangi bir hoşluk..
"önce adayları izleyelim sonra ödülü verelim" basit sırasını bile karıştıracak kadar özensizler..

Adaylar zaten komik..
En iyi grup dalında bir çok iyi gruba yer verilmezken,
MFÖ ve Hepsi’ yi yanyana aday yapma aymazlığına düşüyorlar..
Halk da geri kalacak değil ya,
siz bu gaflete düşerseniz,
biz bunu bi adım daha ileri götürürüz deyip,
MFÖ varken Hepsi grubunu en iyi grup seçiyorlar..
( halkın seçim yapma gücü belli zaten! )
En İyi Grubumuz gecede canlı performans sergileyemiyor,
playback yapıyor..
Düşünün herhangi bir "yabancı" nın bu töreni izlediğini..
"En iyi grup - canlı performans sergileyememek" tanımlamalarını nasıl aynı cümle içinde kullanabiliyorsunuz diye sormaz mı adama?

Organizasyon zaten başka bir alem..
Cumbul’ un anonsu bitmeden adaylar görüntüye geliyor,
laflar yarım kalıp hoop birden reklamlar ekrana çıkıyor,
arada set ekibinin konuşmaları canlı yayına karışıyor
( kamera biiir kamera ikiiiiiiii gibi dialoglar mesela )

Adaylar orantısız,
seçilenler tuhaf..
Kötü, kötü, kötü yanii..
En son ben kanal değiştirirken,
Cumbul ödül alanları sahneye çağırıyordu,
kimse de iplemiyordu..

Yani bunu bile beceremiyoruz..
Kendimi bildim bileli,
iyi bir organizasyon yapamayız,
böyle gecelerde hep sorun çıkar,
senkronize dans edemeyiz,
yani 10 tane Türk ayağını aynı anda kaldırıp aynı anda yere koyamaz!!!
( bu konuda çok iddialı olan Hepsi’nin dün geceki performansını seyretmeniz lazımdı, berbattı! )

Lafın özü şu..
Biz yapamıyoruz,
biz beceremiyoruz,
biz üretmiyoruz..
O yüzden gerçek dünya hep dışarıda kalıyor,
bu sayede "dışarıda kalan" olmanın kompleksini hep içimizde taşıyoruz..
Onlara kasabın önündeki kedi gibi,
ağzımızda sularla bakıyoruz..

Bir şey söyleyeyim mi?
Daha çok bakarız!!



1.03.2007

GELİYORUUUMMMM!!!!


Blog ahalisi,
canlarım,
arkadaşlarım!!
2 gündür yazamıyorum farkındayım,
ama yarın yazacağım söz!!
( yani inşallah )

Hep uzun yazıyorsun diye kızıyordunuz,
arşivde sizi daha okunmamış kimbilir kaç tane uzuuuun ve güzel yazı bekliyordur?

Hadi biraz arşivi karıştırın bakalım,
yorum yazmayı da unutmayın..

Beni özleyin..
Muckss...