27.02.2007

BİLOKUMU KAPATMAYIN KARDEŞİM YAZAMIYOZ ALLA ALLA....


Efennim,
bugün müdürümüz pek bi sinirli..
Benim de geç kalacağım tuttu..
Hep öyle olmaz mı zaten?
Yarın 8:30’ da damlamam lazım..

Az önce su almaya kaltım yerimden,
hemen döndüm ama..
Kapıdan girerken suratıma
"neden sen de herkes gibi odamızın nadide köşesinde duran suyumuzdan içmiyorsun da kalkıp gidiyorsun" der gibi baktı
Ben de
"çünkü ben yaz kış ancak soğuk su içebiliyorum, onu da mutfaktan alabiliyorum" der gibi baktım..
Bakıştık yani..

Bu arada bizim işyeri tüplü..
Yanlış anlamayın,
LPG’ li alet gibi gazı verince gitmiyor..
Doğalgaz olmasına rağmen mutfağa bağlanmamış,
ocak bildiğimiz ev tipi tüple çalışıyor..
Az önce su almaya gittiğimde,
bu tüplerden birini arka kapıya dayamışlardı açık dursun diye..
O an karar verdim,
bi gün tüpçülerle ilgili bi yazı yazıcam..
( alakaya maydonoz? )

Efennim gelelim günü haberlerden birine..
İngiltere’ de lise çağında hamile kalmak moda olmuş!!!
Evet yanlış duymadınız, moda!!
Bizim kızlar,
kazara evlilik öncesi hamile kalsalar,
ailemiz duyacak diye kendilerine dünyayı dar ederler..
Bakınız,
neymiş?
Kendinizi sıkmanıza hiç gerek yokmuş..

Benden duymuş olmayın bu yılın trendi kırmızı rujmuş!!
Kıpkırmızı dudaklarla gezecekmişiz
( ben şimdilik inanamasam da )
Bi gün gittim kendime,
kırmızı güzel bir ruj aldım..
Öyle cart kırmızı da değil..
Bordomsu bi şey..
Sürdüm ama..
Zaten cildim beyaz,
dudaklarım da kalın olunca,
beyaz üstü kıpkırmızı bir öbek oldu suratımda..
Tamam güzel,
ama çok fazla,
çok göze batar,
sahneye mi çıkıyorum diyip daha dışarı adımımı atmadan sildim..
Şimdi o kırmızı ruj evde öylece duruyor..
Belki de bu modayı duydu da,
kıs kıs gülüyor.
İçinden "ben seni nasıl ele geçireceğimi biliyorum" diyor..
Bilemiyorum,
göreceğiz!!

PS : Sharquteri’ den yorum aldığıma çok sevindim,
yeni yorumlarını özellikle de yeni yazılarını takip ediyorum
- hergün tıklamak suretiyle -
kemiktozu kepenkleri indirmişti, artık yorum da yazmıyor,
tamamen kayboldu :(
alpernatifin sayfasında da,
google arama bilgilerine benzer yazıda,
benim hakkımda dişe dokunur doğru dürüst bişiy çıkmamış..
Üzüldüm :(





26.02.2007

TOPLANIN ETRAFIMA KUZUCUKLARIM..


Selamlar,
sevgiler,
saygılar hepinizeee...

Efennim,
kıssacık bir haftasonu arasından sonra,
yine beraberiz
( pazar89 gördüm kendimi?! )

Bu haftasonu,
cuma akşamı Galatasaray’ ın berabere kalmasıyla hareketli başladı aslında..
Sevgilimle telefonda şu konuşma geçti aramızda:
- kendi evinizde bu puanı da kaybettiniz ya, artık biz arayı bayağı açarız, koptunuz şampiyonluktan.
- aslında ben üzülmüyorum
- neden?
- ben yaptım hesabımı..
- ???
- şimdi biz sonuçta bir puan kazanmış olduk..
- ...
- febe yenilirse sıfır puan kazanmış olacak, böylece biz farkı bir puan daha azaltmış olacağız
- puhahahaha ne güzel hesaplar yapıosun sen öyle, ooo yazık sana..

Evet,
benimle aynen bu şekilde dalga geçildi!!!
Ben ki bir FM ( fen matematik ) mezunuyum,
hesabımla dalga geçilmesine çok bozuldum ama,
belli etmedim,
içime attım..

Cumartesi günü işe gitmedim
( oleeyyyyy )
Hava da soğuktu..
Profilo’ nun sinema salonları güzel ya,
arkadaşlarla orada buluşur,
sıcak sıcak takılırız diye düşündük..
Bu hafta da,
benim gitmek istediğim 4 film vardı..
1- Letters From Iwo Jima
2- İskoçya’ nın Son Kralı
3- Kraliçe
4- Dreamgirls

Bir gittik Profilo’ ya,
aaaaa??
İstediğimiz filmlerin hiçbiri gösterime girmemiş!!
Eee ne var bunda demeyin,
çünkü bu filmlerin her birinin
çeşitli dallarda Oscar adaylığı vardı..
Ve pazar günü Oscarlar dağıtılacak olmasına rağmen,
koskoca AFM Profilo bu filmlerden hiçbirini gösterime sokmamıştı..
Onun yerine Son Osmanlı,
Cesur Balık gibi filmler göstermeyi tercih etmişlerdi..

Neyse,
biz de Arby’ s de yemek yedikten sonra,
gittik Taksim’ e..
Bir araya gelmiş her 4 Türk genci gibi,
canımız oyun oynamak istedi
ve gidip okey oynadık..

Sonra arkadaşlarımız gitti,
biz sevgilimle Tu Ta’ ya gidip
yemek - tatlı keyfi yaptık.

Ardından eve dönüş,
biraz dergilere bakış,
- penguen, lombak, K dergi -
TV karşısında bayılış
ve hoooooooooooooop yatağa dalış...

Pazar günü,
artık sinemaya gitmeye kesin kararlı olduğumuzdan,
direkt Kanyon’ a gittik.
Letters From Iwo Jima’ ya,
15:00 seansına yerlerimizi kaptık.
Filme daha bir saat vardı,
Kanyon’ da da dondurucu rüzgar vardı.
( hep "süper sistem" le ısıtılacaktı güya buralar )
O yüzden kendimizi,
biraz da "hakkaten garson mu getiriyor ki yemekleri?"
merakıyla Mc Donalds’ a attık..

Hala gitmemiş olanlar ve
bilmeyenler için söylüyorum,
Kanyon’ daki Mc Donalds’ ta servisi garsonlar yapıyor efsanesi,
tamamen uydurmadan ibarettir.
Gidiyorsunuz,
paşa paşa yemeğinizi kendiniz alıyorsunuz.
Böylece Mc ruhuna ihanet etmemiş oluyorsunuz.
Ha rahat koltuklar filan var mı var..
Normalden biraz daha konforlu bir ortam sayılır.
Ama öyle aman aman bir şey de yok..
Bildiğin Mc işte..
Yani..

15’ te attık kendimizi salona,
başladık filmle daralmaya..
Tamam film çok güzel,
çok etkileyici,
çok kusursuz filan ama,
artık ben savaş filmi seyredemeyeceğim!!!

Bu seyrettiğim kaçıncı savaş filmi bilmiyorum ama,
her birinin "ortak paydası olan şeyler" den artık bana gına geldi..
Er Ryan’ ı kurtardığımızdan beri aynı şey..
Yoğun bir şiddet,
pervasız kanlı - canlı kafa kol kopma sahneleri,
( hatta bu filmde 5-6 asker kendi kendini el bombası patlatarak öldürüyor.
Bunun adı da intiharmış..
Ulan bari kafana sık bi tane!! )
Sonra mutlaka aşırı kahramanlıklar,
vatan - millet diye gözü kör olmuşlarla,
"ya acaba boşuna mı ölüyoruz" diye sorgulayanlar..
Ölenler,
kaçanlar,
sağ kalanlar..
Açlık, susuzluk, çaresizlik..
Ev özlemi, mektuplar..

Bu filmi diğer savaş filmlerinden ayıran bir şeyler yok mu?
Tabii ki var..
Üstün olduğu pek çok yön,
pek çok yan hikaye,
pek çok enstantane var..
( özellikle çocukların radyoda şarkı söylediği sahne )

Ama işin özü hepsinde aynı:
"bir cephede bakın neler yaşanabiliyor?"
Eh,
bir cephede yaşananlar da,
takdir edersiniz ki pek iç açıcı şeyler olmuyor..
Moral bozuyor..
Diğerlerinden çok ayrı,
çok farklı bir film olmadıkça artık gitmeyeceğim savaş filmine
( bu sözümü not edin,
tekrar savaş filmine gittiğimde kafama kakarsınız )

Aslında benim izlemek istediğim tek bir savaş filmi var artık,
o da Kurtuluş Savaşı..
Çekseler,
ama hakkını vererek çekseler,
gelmiş geçmiş en etkileyici film olacağı kanaatindeyim..
Bunu klişe bir görüş olduğu için söylemiyorum..
Sürekli filme giden birinin bakışıyla söylüyorum..

O kadar senaryo sıkıntısı çekiliyor ki artık,
çıkan 10 filmden neredeyse 8’ i roman uyarlaması..
Halbuki roman değil,
koskoca bir destan var bizim elimizde..
Kurtuluş Savaşı’ nda yaratılan mucizeleri,
gerçek fedakarlığı,
gerçek imkansızlıkları
ve gerçek zaferi gösterebilecek,
çırılçıplak ve sahici bir film çekebilsek,
inanın bütün dünyanın ağzı açık kalır..

Ama şu an ne o teknik seviyedeyiz,
ne de dünyadaki birtakım lobi çalışmalarını aşıp da,
böyle bir yapıt oluşturabilecek cesarete sahibiz..
Ama bir gün belki?
Kimbilir...

Filmden sonra metroya atlayıp,
Taksim’ e zıpladık..
Sebep?
Tabii ki febe maçını izlemek..
Ekvator’ a yayıldık..
Yiyeceklerimizi ısmarladık..
Maç izlemeye müsait ortamı yarattık..
Veee sonunda ne oldu???
Fenerbahçe yenildi!!!!
Yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa,
İşşte böyle sevgili okurlar..
Yazının başını hatırlarsanız,
dalga geçilmişti bendenizin hesabiyleee..
Noooolllllduuuuuuuuuu?
Noooldu?
Berabere kaldığımız hafta,
puan farkını aşağıya çektik.
Çünkü 1 puan 0 puandan büyüktür..
Tıpkı 1 UEFA kupasının 0 UEFA kupasından büyük olması gibi..
Fenerbahçe bu hafta hem UEFA’ dan elendi,
hem ligte 3 puan kaybetti..
Tabii bu olaylar sevgilimi gerdi,
bendenizi sevindirdi..
Suratımda bi gülümsemeyle evime gitmeme sebebiyet verdi..

Evde Buzda Dans’ ın sonunu seyrettim,
Katarina Witt,
küçüklüğümün tek kanallı televizyonunda,
gece yarılarına kadar seyredip
hayran olduğum buz patencileri arasında,
en parlak yıldızdı benim için..
Öyle severdim ki,
annemler bile "o çıkıncaya kadar yatmayacağım" diye tutturmama bir şey diyemezdi..
Şimdi 24 yaşında,
onu Türkiye’ ye gelmiş,
kısa da olsa bir show sunarken seyretmek çok güzeldi..
Keşke daha uzun sürebilseydi..
Keşke onu biraz daha seyredebilseydim..
Ama bu kadarı da bi şeydi...

Ben yatarken Oscar kırmızı halı törenlerinin başıydı..
Biraz seyredip uyudum.
Sabah 06:45’ te kalktığımda,
en önemli ödüller henüz verilmemişti.
( bi de sabahlamayı düşünüyordum,
meğer gerek yokmuş! )
En İyi Kadın Oyuncu,
En İyi Erkek Oyuncu,
En İyi Yönetmen ve En İyi Film ödüllerinin açıklanışını canlı yayında izledim.
Martin Scorsese,
Köstebek’ le En İyi Yönetmen
Ve En İyi Film Oscarı’ nı kaptı!!
Aslında En İyi Film Oscarı yapımcılara veriliyor ama,
filmi asıl yaratan yönetmendir gözüyle bakılıyor..
Sonuçta 2 zaferi de Martin Scorsese kazanmış oluyor,
ki bence hak ediyor..

Aslında itiraf edeyim,
En İyi Film Oscarı için gönlüm biraz daha Babil’ den yanaydı..
Ama bana göre film Japonya bölümleri yüzünden ödülü alamadı..
Filmi bozan,
dağıtan bir havası vardı o sahnelerin,
filme oturmuyordu,
bağlantısı eksik kalıyordu..
Bu da filmin zayıf noktası oldu tabii.
Köstebek gerçekten fazladan bir sahnesi olmayan,
bütüncül ve kusursuz bir filmdi..
O yüzden galiba bu ödülü en çok o hak etti..

Bize düşense televizyonu o görkemli dünyalara kapatıp,
kendi küçük evrenimizdeki,
önemsiz işlerimize gitmek oldu tabii,
ey sevgili okuyucu...



23.02.2007

DABÜLÜ!!!!!


Tamam biliyorum,
bunları internette bol bol gördünüz..
Ama napiyim bunlar da benim favorilerim..
Ve cuma cuma sizi güldürmek istedim..
Hem belki içlerinde görmedikleriniz vardır???

İşte en sevdiğim komikler..





( Bunda en çok güldüğüm şey “ bu insanı “ lafı... )





Şimdi,
aşağıdaki için bi ön açıklama gerekiyor.
Posta gönderecek biri,
Hürriyet Medya Towers’ ı arayıp,
adres soruyor.
Ancak “ Towers “ kelimesini anlamıyor..
Santral kelimeyi kodluyor
ve ortaya aşağıda gördüğünüz adres çıkıyor..





Puhaaaaaaaaaaaahahahahaha dabülü ne ya!!!!!!
Hala gülüyorum buna okudukça..
Bi de şu karikatürlere..








Hadi öptüm hepinizi..
Gittim!!!


22.02.2007

GÜZEL YAZI...



"güzel yazı" diye bir ders vardı ilkokulda..
Güzel miydi değil miydi bilmiyorum ama,
hep yazardım ben..

"el yazısı" çıktı başımıza sonra..
Sanki daha önce ayağımızla mı yazıyorduk yazıyı diye sordum babama!!

"güzel sanatlar fakültesi" daha da büyük şok yaratmıştı bünyede,
sanatın çirkinimola? şaşırmalarında..
Tabii o zaman
"milli tarih ve milli coğrafya" ile tanışmamıştım daha..
Allahtan "milli fizik" çıkmadı karşıma...

Dün iş çıkışı,
yine bekliyordu sapığım yolun karşısında..
Ben üzerine üzerine yürüyüp,
suratına karşı
"güzel türkçemiz" den birkaç kelime sıralayacaktım ama,
işyerinden bir arkadaşım vardı yanımda..
Eşi onu almaya gelecekmiş tesadüfen,
biraz da kendini o manyağa göstermiş oldu bu sırada,
hani "bu kız yalnız değil" havalarında..
Ama bu geçici çözümlerle
daha nereye kadar başımdan savacağım bu salağı soruları kaldı aklımda..



*************************************************************

Gözleri aşka gülen taze söğüt dalı mıyım ben acaba?
Böyle şarkılarda,
şiirlerde başkalarına yazılmış şeyleri kıskanırım sık sık
- bkz keşke o ben olsaydım dediğim hikaye kadınları-

"yaaani bu söz önce bana söylenmeliydi!!" filan diye sızlanırım..
Ama çabuk unuturum..
Bir tanesi hariç..
Dönüp dolaşıp,
onu düşünürüm ve derim ki
"acaba bir gün benim için de,
buna eşdeğer bir şey yazılacak mı?"

Şudur ki:
"Bu şehrin bana verdiği
en tatlı yemiş,
en akıllı söz,
en insan sokaksın,
günlük güneşlik rüzgarım benim.
Saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim..."

Günlük güneşlik rüzgar..
Birinin "günlük güneşlik rüzgar" ı olduğunuzu düşünsenize!!!!
Bundan daha büyük,
daha değerli bir benzetme olamaz bence..
Arkamdan bir şey söylenecekse,
günlük güneşlik bir rüzgardı denmesini isterim benim için..

Bir de,
içimizde her daim var olan,
"acaba beni gerçekten söylediği kadar seviyor mu?" sorularına,
en azından benim kafamdakilere,
sonuna kadar cevap oluşturacak bir cümle var ki,
bu cümle,,
ne "senin için ölürüm",
ne "sen benim herşeyimsin"
ne de "sensiz yaşayamam" gibi klişe bir cümle..

Şiirlerden seçilmiş,
süslü bir cümle de değil..
Basit,
kısa,
betimlemesiz
ve kestirme..
Ama benim için,
duyduğum zaman gerçekten sevildiğime inanacağım tek cümle:
"beni kaybedemezsin"

Fark ettiniz mi bu küçücük 2 kelimenin,
içinde barındırdığı anlamı?
Bu anlam,
"beni sevdiğin için seni seviyorum" değil..
"ancak güzel olursan seni severim,
masum olursan seni severim,
ahlaklı olursan seni severim" gibi şartlı,
içinde tehditlerin kol gezdiği bir cümle değil..

Diyor ki,
ne yaparsan yap,
ne dersen de,
nereye gidersen git,
bana ne kadar acı çektirirsen çektir,
istersen yıllarca yüzünü gösterme,
saçının teline hasret kapılarında beklet,
cehennem kapılarında süründür,
yine de "beni kaybedemezsin"

Bence bu,
dünyada birine söyleyebileceğiniz en güzel cümle..

Peki sizce,
ömrünüzde hiç
"kaybedemeyeceğiniz birinin günlük güneşlik rüzgarı" oldunuz mu?
Biraz düşünün bunu..





21.02.2007

SAPIĞIM!!!


Bahsetmeyeceğim,
bahsetmeyeceğim diye kendi kendime çok söylendim..
Şu ana kadar bahsetmemeyi başardım da..

Bugün de diğerlerine göre spesifik bir şey olmadı ama,
artık anlatmak zorundayım sanırım..

Lafı edilen şey benim sapığım..
"amaaaan bu muydu?!" filan demeyin,
ciddi bir durumdan bahsediyoruz..

Geçen sene Nisan ayı filandı sanırım..
Sabah işe gidiyorum,
söz konusu zat yanıma yaklaşıp:
- Merhaba,
sizi sabah akşam sürekli görüyorum,
sanırım aynı yoldan gidip geliyoruz,
sizinle tanışmak istiyorum, dedi..
Ben de:
- Hayır ben istemiyorum, diyip uzaklaştım..
Bu kadar!
Başka tek kelime yok!!

Normalde bu olayın burada kapanması lazım değil mi?
En fazla birkaç kere daha gidip gelebilir,
çok yüzsüzse 3-5 kez daha şansını deneyebilir en fazla di mi?
Hayır efendim..
Benim bu,
olumsuz cevabımdan sonra,
birkaç gün bekleyip yine geldi..

Ben yine istemediğimi,
bu kez daha sert bir şekilde söyledim..

Bu seferler 3-5 gün aralıklarla hep devam etti.
Bu sırada ben her yolu denedim,
suskun kaldım,
kibarca beni rahat bırakmasını söyledim,
bağırarak "bir daha yanıma yaklaşma sakın" dedim,
yoldan geçen 2 polise şikayet ettim,
( savcılığa dilekçe vermemi söylediler )
küfür ettim,
hakaret ettim,
kısacası yanıma doğru 2 adım atar atmaz,
onu defolup gitmesi için,
"her yolla" uzaklaştırmayı denedim..
Ama hiçbir şey fayda etmedi.

Hatta bir kere sevgilim bile geldi,
konuşup kendini göstermeye..
Yakasına filan yapıştı,
kavga çıkmasın diye ben bizzat araya girdim..
Bu "sapık" ne özürler diledi,
ne abiler çekti,
resmen köpek oldu o gün...
Korkudan koşarak uzaklaştı filan..

Ama nooldu??
2-3 hafta sonra tekrar ortaya çıktı..
Yani bu şahsı,
hastahanelik edecek kadar dövseniz bile,
yaraları iyileşince yine gelir!!
İşin garibi,
adımı bile bilmiyor!!!
Sadece yolda işe gidip gelirken görmekten ibaret
benimle ilgili bilgisi..
İnanın,
eskiden tanıdığım biri filan olsa içim bu kadar yanmayacak
"ben ümit verdim belki çocuğa" diycem..
Ama yok!!
Hiçbir tanışıklığımız yok!!

Neredeyse 1 yıl olacak,
o hala belli aralıklarla
benimle konuşmaya çalışmaya devam ediyor..
Hem de çeşitli yollarla..
Konser bileti alıp gelmeler mi dersiniz,
ellerinde çiçeklerle beklemeler mi!!!

İnanın artık delirecek durumdayım..
Bu sabah yine yanıma gelmek için adımlarını hızlandırdığını fark edince,
öyle hızlı yürüyüp gittim ki,
herhalde millet bu kız nereye koşuyor demiştir..
Allahtan kalabalık vardı,
bana yetişemedi..
Eğer bir kez daha,
yanıma gelip "konuşabilir miyiz?" derse,
bizzat benim elimden bir kaza çıkacak diye korkuyorum..
Elimde şemsiye filan,
artık ne varsa,
beynine beynine indiricem sanırım..
Kavgadan-şiddetten benim kadar nefret eden bi insan herhalde yoktur,
ama sabrım öyle taştı ki,
onun cezasını neredeyse kendi ellerimle vereceğim..

Çare olacağını bilsem belki çoktan yapardım..
Ama dedim ya,
yaraları iyileşince tekrar gelir bu,
öyle bir manyak..

Zaten normal bir erkek,
bırakın hiç tanımadığı bir kızı,
aşık olduğu birinin bile bu kadar peşinden gidemez..
Kesinlikle psikolojik sorunları olan biri..
Yani belki götürseniz,
kliniğe yatırırlar..
Ama dışarıdan
"takım elbiseli, işine giden düzgün biri" gibi gözüktüğü için,
derdimi de anlatamam herhalde kimseye..

Bazen yanıma gelmeye tırsıyor,
ben mesela dolmuş beklerken,
karşı kaldırımda durup beni seyrediyor..
Artık öyle bir seviyeye geldim ki,
bir daha baktığını fark edersem,
koşup koşup üzerine atlayacağım,
yere düşecek
ve topuklu,
5 kilo çeken botlarımla
( harley desem anlarsınız )
suratına suratına 85 kadar tekme atıcam.
Ancak o zaman,
- o da belki biraz -
sinirim geçer!!

Tabii bir dahaki sefere kadar!!!
Ya ne zaman gelmeyi kesecek bu herif!!!!

PS : Haberlerde filan,
Sarışın bi hatunun,
bi adamı öldürdüğünü görüseniz,
işbu yazımı print edip mahkemeye delil olarak sunun tamam mı?
Ağır tahrik altındaydı,
1 yıl kadar sabretti,
sonunda kafayı sıyırdı kızcağız diye savunma yapın..
Artık size emanetim!!


19.02.2007

HAFTASONUNU ANLATIYORUMM..


Bazen neye "evet" dediğimi bilmeden evet dediğim anlar oluyor.
Umarım ilerde başıma bu yüzden kötü bir şey gelmez..

Şimdi de,
tam 3 iş arası yazımı yazmak için,
küçük tefek bi zaman araklamışım kendime,
hadsizin teki soru soruyor..
Halbüse,
ben size haftasonumu anlatacağım daha..

Cumartesi günü yarım gün çalıştıktan sonra,
işyerimden bir arkadaşla beraber,
Cevahir’ e gittik.
Böyle zırt pırt Cevahir’ e gittiğimden,
orayı seviyormuşum gibi bir sonuç çıkarma sakın sayın okuyucu!!
Tam aksine,
nefret ediyorum..
Sadece metroyla ulaşımı çok rahat
ve metro çıkışında,
dipten girebiliyorsun bu mall’ a..
Yani açık hava görmene gerek kalmıyor..

Sevgili kedi hayatgibi'niz,
yağmur gördüğünde bütün tüyleri diken diken olduğundan,
yağmurlu bir havada,
metroya atladıktan sonra,
bir daha dışarı çıkmadan bütün günü geçirebilmek,
onun için nimetten sayılıyor takdir edersiniz.
( çubukçu değil! )

Biraz mağazaları turlayıp,
Kahve Dünyası’ nda bir müddet oturduk.
Saat 15:00 gibi,
bahsi geçen arkadaşım evine gitti,
15:30 gibi sevdicek geldi..
Evet kendisi geç geldi,
çok bi mühim,
cumartesi yapılmazsa olunamaz-yaşanamaz bi toplantısı vardı çünkü..
( ilerde kendi işimi kurarsam,
lüzumsuz sebeplerden kimseyi cumartesi işe getirmeyeceğime söz veriyorum.
Amen!! )

Neyse,
bu "filmlerden film beğen" haftasında,
biz Polis’ i tercih ettik.
Aslında romanını okuyup çok sevdiğim "Koku" da vardı..
Bir de Edward Norton ve Naomi Watts’ ın oynadığı "Duvak" vardı..
Ama biz böyle bir tercih yaptık işte.

17:30 seansına bilet alıp,
aradaki zamanı yemek yiyerek geçirdik
( ne tuhaf di mi? )

Sbarro açılmış Cevahir’ de
( belki önceden de vardı, biz yeni gördük )
Sbarro dünya çapında bir İtalyan yemekleri zinciri..
Tabii esas yemeği pizza..
Biz de birer menü kapıp,
kurulduk masalara..
Bu arada,
herşey self-servis,
gidecekseniz haberiniz olsun.

Yemek faslından sonra,
filme girdik.
Polis, bence Türk Sineması için,
oldukça farklı,
iyi sayılabilecek bir yapım..
Hatta bazı bölümlerinde,
epey umutlandım "ulan sonunda biz de bu tarzda iyi bi film yapmışız galiba" diye..
Ama açık söyleyeyim,
finali beni hayal kırıklığına uğrattı..

Artık az çok bir şeyler biliyorum sinema hakkında..
Tarantino’ nun,
Rodrigez’ in yaptıklarına hayranlık duyuyorum,
saygı duyuyorum.
Ama onlara öykünürken de,
değişik şeyler denerken de,
"kötü" olabileceklerini unutmamalı sinemacılar..
Bu yüzden,
bu film için,
belki "muhteşem" bile diyebilirdim,
büyük ve ters köşe bir finalle son bulsaydı..
Ama olmadı..
En azından,
farklı şeyler deneme yolunda,
umut verici bir adım olarak değerlendirebiliriz bu filmi,
ama,
o kadar....

Filmden sonra biraz turladık,
D&R’ da enteresan kutulara rastladık.
Aslında ben daha önce de görmüştüm bunlardan
ve fekat almamıştım.
Bu sefer de almayacaktım ama,
bir baktım sevgilim "o kutuyu alıyoruz sana" dedi..



Olay şu,
kutunun parçaları ve vidaları size veriliyor,
siz eve gidip,kendiniz yapıyorsunuz “ memory box” ınızı,
bi nevi Ikea mantığı..

Ben de kutulara tapan,
her çeşit kutuya "ayyy ne şirinn" diye saldıran biri olduğumdan,
hemen ölüp bittim bunlara tabii..
O akşam evde kutumu birleştirip,
içine biriktirdiğim dergileri yerleştirmekle
ve babamın İtalya’ dan getirdiği çikolataları mideye indirmekle geçti..
( çok değişik after eight çeşitleri de vardı aralarında )

Pazar günü Taksim’ de buluşup,
hiç napıcaz diye düşünmeden,
tıpış tıpış Starbucks’ ın yolunu tuttuk..
Rahat koltuklara gömülüp gazetelerimizi okuduk..
Kalktıktan sonra,
yaklaşık 1 saat filan Taksim’ i turlamakla geçti,
çünkü hiçbir mekanda yer bulamadık.
Sonunda Ceviz diye bir cafeye kendimizi zor attık
( hayır, hava da soğuk yani! )
Orada sıcak çikolata eşliğinde tavla oynadıktan sonra,
kutsal maç mekanımız Ekvator’ a gidip,
Fenerbahçe maçını seyrettik..
Fenerbahçe kötü oynamasına rağmen kazandı..
Ben üzüldüm,sevgilim sevindi
( geçen hafta da bi tersi olmamış mıydı bunun?eveth )
Sonra da evlerimize gittik..

Eve girdiğimde,saat 22.00 civarıydı,
Buzda Dans’ ın kalanını seyrettim,
bir taraftan da K dergi okudum
- uzun konuşmalar ve jüri tartışmaları sırasında içim bayılıyor da -
Sonunda yine,"ya şu haftasonu ne çabuk geçio?"
diye diye uykuya daldım..

16.02.2007

BEN BÖYLE OLMAYACAKTIM...


İş hayatının sıkıcı bir şey olduğunu
çok önce fark etmiştim aslında..
Hep bu yola girmemek için direnmeye çalıştım..
Konservatuara gitmek istiyordum,
tiyatoracı olacaktım bendeniz,
evet bildiniz,
maskem de hazırdı zaten..
Ve "patı yüzüne bir kere süren bir daha çıkaramazdı" ya
işte ondan olmak istiyordum ben de,
ucundan kıyısından bulaşmak istiyordum bu güzel işe..

Ayrıca kendimi bildim bileli yazıyordum,
gece yatarken bile baş ucuma kağıt koymacasına hem de..
Elimde kalemle uyuyordum çoğu gece...
Hem de böyle zırvalar değil, adam akıllı,
dişe dokunur şeyler yazıyordum,
- en azından bu yolda verdiğim çaba,
görülmeye ve övülmeye değerdi –

Yaz akşamları,
balkona çıkıp,
radyo eşliğinde sabahlara kadar yazmaktan tutun da,
ders arasında defter arkasına sıkışan karalamalara dek,
her tarafa bulaştırıyordum içimdekileri..

Karanlık bir umutsuzlukla
ve simsiyah giyinilirdi o zaman,
kulağında walkman,
( illaki hard rock ya da death metal )
hafif kambur yürürdün,
siyah oje sürer,
kurukafa yüzük takardın
- tabii her parmağa ayrı bir tane -

ben neymişim be!!
bile diyemeyecek kadar
kafası karışık ve
kitapların arkasına,
"kaos kaos" yazıp,
sonsuz daireler çizen
bi kızdın işte topu topu..
Müzik dinledikçe aşık olup,
aşık oldukça yazıp,
yazdıkça müzik dinleyip,
müzik dinledikçe aşık olup,
aşık oldukça yazıp..... diye gidiyordu hayatın..
( - kendi kendinle 3. bi sahıstan bahseder gibi konuşmayı bırak
- tamam )

Kısacası kafaya koymuştum,
"kreatif" bi iş yapacaktım,
sabah dokuz akşam 5 çalışamazdım..
( zaten Türkiye’de 5’ te çıkmak diye bir şey olmadığını,
sabah 8 akşam 7 çalışıldığını bilmiyordum o zamanlar )
Hissediyordum,
ruhumu bunaltırdı böyle bir iş..

Ya tiyatrocu olacaktım
ya da bir odaya kapanıp yazmayı seçecektim...
Orhan Pamuk Nobel konuşmasında demişti ya,
"bazı insanlar eve kapanıp yazmayı seçer" diye,
ben de öyle olacaktım işte...
Ama bu ülkenin
eve kapanıp yazı yazarak para kazanılamayacak bir ülke olduğunu çabuk anladım
( bravo bana )

Ailem de,
"tiyatrocu olursan aç kalırsın,
sürünürsün.
Önce mesleğini kazan sonra hobi olarak yaparsın bu işleri" buyurdular..
O yüzden konservatuar işi de yattı tabii..
Diyeceksiniz ki neden karşı gelmedin?
Neden istediğin şey için diretmedin???
O yaşta bazı şeyler insana daha büyük ve önemli görünüyor..
Ailemi karşıma almayı,
parasız pulsuz tek başıma okumaya çalışmayı seçemedim..

Onun yerine gidip iktisat okudum..
4 koca yıl ekonomi biliminin incelikleriyle donatıldıktan sonra,
Finans ve Muhasebe hayatına adım attım.
Haftanın 6 günü çalışmak,
hem de günde 10 saat çalışmak
ve gidiş - geliş toplam 3 saatimi de yollarda geçirmek
suretiyle ruhum yavaş yavaş öldürülmekte..

Bir zamanlar,
içine sonuna kadar batmış durumda yaşadığım sanattan,
yazmaktan,
herşeyde bir incelik bulmaktan her gün biraz daha uzaklaşıyorum..
Artık "kendi istediğim şeyleri"
ancak fırsat bulduğum zaman yapabiliyorum..
Herşeyi küçük aralıklara sığdırmaya çalışıyorum,
sanki her gün biraz daha,
bunalımın içine doğru sürükleniyorum,

Sezdirmeden "beni ben yapan şeyler" i
yiyip bitiriyor hayat..
Hep anlatılan çarkın,
diğerlerinden farksız dişlilerinden biri oluyorum,
törpüleniyorum..

Bu döngüyü kırmak için de,
hiçbir şey yapamıyorum..
- çünkü kendi paramı kazanmazsam,
yapmak istediğim başka bir sürü şeyden vazgeçmek zorunda kalıyorum -
Ömrümü böyle harcarsam,
ölürken "boşa geçti bütün zamanım" diyeceğimi düşündükçe,
daha da çok üzülüyorum..

Depresyon da değil,
bilinçli bir sıkıntı ve çırpınış içerisinde,
ama hala aynı hayatın içinde kalarak,
gidip geliyorum aynı yerlere..
Sanki çok yazık oluyor bana..
İşin kötüsü,
bunu tek önemseyenin de sadece ben olması galiba..


15.02.2007

KISACIK DÜN GECE..


Merhaba,işler bugün çok yoğundu...
O yüzden bu saate kadar yazamadım..
Zaten şimdi de,
kısa bir şeyler çiziktirip gitcaamm
( ben? kısa yazmak? bir arada? eveth!! )

Dün Sevgililer Günü’ ydü
( malum! )
Öyle çok acaip atraksiyonlar filan yapamadık...
Aslına bakarsanız,
bizim Sevgililer Günü’ müz 1,5 saatti...

İkimiz de çalıştığımız için
ancak akşam 7’ de buluşabildik
(neden haftaiçine denk gelir ki şu meret! )
Ve bir yemek yiyip döndük..
Sevdicek bana DKNY güzel bi saat almıştı hediye.
( hatta şu an kolumda! )
Bir de beyaz laleler..
Ben ona mp3 player aldım demiştim zaten..
Pano’ da şarap eşliğinde yemek yedik..
Sonra da eve döndük..
Muhteşem romantik şeyler beklemeyin yani..
Zaten efendim,eskiden sevgililer günü mü vardı?
Hiç!!!!


14.02.2007

DİRENİŞ!!! KARŞINDA NE OLURSA OLSUN!!!!!



Sevgililer Günü yazımı dün yazdım..
Bugün,beni daha çok etkileyen,
bir arkadaşımın gönderdiği,
2006’ nın ödül alan basın fotoğraflarıydı..
En çok etkileyen de,
aşağıdaki,
"insan hikayeleri kategorisi" birincisi..




Bir kadının,
İsrailli güvenlik güçlerine karşı zorunlu göç direnişi..
Bugün ben değil de,
biraz bu fotoğraf konuşsun..
Ne dersiniz?

13.02.2007

GINA GELDİ!!!


Allahım!!
Yine "saat 3 oldu" diye sevindiğim günlerden birinde miyim yoksa??
Oysa kaç kere söz verdim kendime..
Farkındalık düzeyini şeyettir,
yaşamının kıymetini bil filan diye..

Kaç kere,
"şu çabuk geçsin diye sayıkladığın dakikalar,
aslında senin hayatın,
geri dönmeyecekler ve sen hayatının hızlı geçmesi için uğraştığın bu saatleri
çok arayacaksın" diye fırça çektim kendi kendime...
Gel gör ki,
baktım az önce,
saatin 3 olduğunu fark ettiğimde yine sevinmişim!!
Hay salak bünye!

***

Gün 13 Şubattır sevgili dostlar,
Sevgililer Günü’ne 1 var!!
Eskiden,"Ayy ben sevgililer gününü banal buluyorum,
tüketim kültürünün dayattığı bir şey.
İnsanlar para harcasın diye,
kapitalizmin yarattığı şeyler bunlar.
Hem ben bugün sevgini göstereceksin zorlaması altında daralıyorum.
İstediğim zaman gösteririm sevgimi kardeşim..."gibi çıkışlar yapmak,
sivrilikti,
farklılık,
marjinallik sayılırdı..
Yıl 2007 itibariyle haber veriyorum,
bu tip sayıklamalar,
artık farklılık olmaktan çıkarıldı!!
Çünkü önüne gelen,
hatta en salak magazinciden bozma köşe yazarları bile,
bu bağlamda demeçler veriyor,
yazılar yazıyor.
Neredeyse bu günü sevmeyenlerin sayısı,sevenleri geçti..

Aynı olay kırmızı ayakkabılar için geçerliydi birkaç sene evvel hatırlar mısınız???Çok az kişide gördüğüm,
ilk gördüğümde inanılmaz farklıve cool bulduğum kırmızı ayakkabılardan,
hemen gidip bir çift almıştım adidastan..
Allahım sanki yeşil saçlarla geziyorum,
kendİmi öyle farklı hissediyorum!!
Sonra bir yayıldı bu kırmızı spor ayakkabı furyası,
herkes bunlardan giymeye başladı..
Öyle kıroların,
giyim zevkinden aciz insanların
- tam tabiriyle - ayağına düştü ki,
bir süre,
"artık başka renk ayakkabı üretilmiyor mu" sorularıyla başbaşa kaldıktan sonra,
sevgili ayakkabılarımı,
kutularına koyarak,
evimin ücra köşelerinden birine saklamak zorunda kaldım,
uzun zaman giymemek üzere..

Şu an bu moda geçti ama ben hala onları kullanamıyorum....
Belki hafızalardan tamamen silindikleri bir zaman gelecek,
o zaman yeniden benimle yola koyulacaklar..
Ama o gün gelene kadar,
mümkünse kırmızı ayakkabı görmek istemiyorum..
Ve,
bir tane daha zorlama "ben sevgililer gününü sevmiyorum" yazısı okumak da...


12.02.2007

RAPORCU GELDİ HANIIIMMM...


Merhaba efennnimm..
Bir günlük aradan sonra yeniden huzurlarınızdayım,
haftasonu raporunu sunmak üzre..
Cumartesi yarım gün çalıştıktan sonra,
sevgilim tarafından işten alındım..
Beraber G-Mall’ un yolunu tuttuk.
Yolda,
Fenerbahçe’ nin 100. yıl marşının,
1 Mayıs Marşı’ na benzeyip benzemediğini tartıştık..
Sonunda benzediğine karar verdik...
G-Mall’ da önce,
Hırsız ( Breaking And Entering ) filmine biletlerimizi aldık..
Film saatini beklerken,
Num Num’ da yemek yedik...
Ben cevizli – pesto soslu – ıspanaklı - beyaz peynirli değişik bi pizza yedim..
Sefkili de,
ballı - tavuklu filan bi burger yedi..
Bayılıyorum Num Num’ daki bu değişik yemeklere...
Garsonları da çok iyi...
Kısacası Num Num,
henüz bilmeyenlere tavsiye.
Şu an sanırım,
sadece Kanyon ve G - Mall’ da var..
Yolunuz düşerse,
sinema öncesi iyi bir seçenek..
Yemekten sonra filme girdik..
Hırsız, değişik bir film..
Başrolde Jude Law var..
Juliette Binoche var bir de,
yardımcı sayılabilecek bir rolde,
ama başrolden farksız..
İnanılmaz iyi oynuyor..
Görmek lazım..
Jude Law ( Will ) ortağı Sandy ile birlikte,
suç oranı yüksek bölgelerinden birinde,
King’s Cross’ da bir ofis açıyorlar..
İşleri inşaat..
Farklı ve büyük projelere imza atmak için,
büyük hazırlıklar içindeler..
Ancak daha açıldıkları gece soyuluyorlar..
Birkaç gece sonra tekrar, tekrar..
2-3 seferden sonra Jude Law,
polisten medet ummayı bırakıp,
hırsızların peşine kendisi düşmeye çalışıyor..
Gidip sabaha kadar ofisin önünde arabanın içinde oturmaya başlıyor..
Ama film kaçma - kovalama filmi değil,
polisiye hiç değil..
"İnsanlar birbirine bakmayı ne zaman bırakır" diye başlayan,
ilişkileri ve insan psikolojisini sorgulayan,
günlük yaşam ve şehir hayatının farklı yüzleriyle ilgili,
ilginç bir film..
Çok beğendiğim bir sahnesi vardı ama,
filmin sonlarında yer aldığı için anlatmak istemiyorum,
belki gitmek isteyen olur...
"spoiler" tadında keyif kaçırmayalım değil mi?
Film ortalarında biraz ağırlaşmasına rağmen,
sağlam finaliyle,
bir süreliğine de olsa aklınızda kalacak bir yapıt olmayı başarıyor..
***
Pazar günü,
sefkilimle buluşmak için yoldayım,
motorla karşıya geçiyorum,
tam denizin ortasında,
aklıma bir fikir geldi!!
Dedim ki,
dün ( cumartesi ) febee puan kaybetmedi mi?
Etti..
Bugün bizim maçımız Ali Sami Yen’ de mi?
Evet!!
Peki sevdicekle önemli bir planımız var mı?
Hayır!!
Hmmm.. Sen hayatında hiç maça gittin mi???
Hayır!! ( okul ve halı saha maçları sayılmaz di mi? Ekiki )
Hava güzel mi?
Evet..
Maça gidelim bugün o zaman!!!!
Yalnız aşılacak bir kaç engel var..
Önce sevgilinle Taksim’ de bi buluş..
O sevgili ki fenerlidir..
Kendisini Galatasaray maçına gitmeye ikna et..
İkna olmayınca zorla kolundan tutup metroya bindir,
ne olduğunu anlamadan,
kendinizi stadın önünde bulmanızı sağla..
Bi de arada "ben de fener maçına gelirim" diye söz ver,
her türlü şaklabanlığı yap,
Ama tabii ki bilet kalmamış olsun!!!
Bi karaborsacıdan medet um,
onda da sadece kale arkası bilet bulunsun,
sevgili de “ ben seni kale arkasına sokmam “ buyursun
Kısacası maça gideme!!!
Üzül, kahrol..
Kendini teselli etmek için Profilo’ ya at..
Burada Arby’ sleri mideye indirirken hayatının hatasını yap!!
Şimdi olay şöyle,
biz  "hediye almalı günler" de,
artık "ayıp olur yaa" durumlarını filan geride bırakmış bir çiftiz..
Genelde hediyelerimizi birlikteyken seçeriz ki,
mesela bir "beden uymadı, rengi tutmadı vs" sorunu yaşamayalım..
Ama bu sene karar verdik,
Sevgililer Günü hediyelerimzden son güne kadar bahsetmiycez,
yan yanayken seçmiycez,
sürpriz alıp gelicez!!!.
Bu muhabbet bi açıldı,
aman ya aldığımız hediyeleri beğenmezsek,
boşu boşu almış olursak,
yine "en iyisi beraber seçmek" tuzağına kendimizi kaptırdık..
Abartmıyorum,
bütün gün dolaşmakla geçti.
Profilo’ yu gezdik.
Sonra tekrar Taksim’ e dönüp dolaştık.
Sonunda benim için hiçbir şey seçemedik.
Ben de ona bir tane mp3 player aldım
( biliyorum romantik bir hediye değil ama onu istiyordu napiyim!! )
Saat 19:00’ da kendimizi zar zor Ekvator’ a attık,
maçı hiç olmazsa televizyonda seyredelim diye..
İnanın bütün gün bir tek orada oturduk..
Bira - patates eşliğinde maç seyrettik..
Allah’ tan Galatasaray’ ım show yaptı da,
pazar gününün en azından finali güzel geçti..
Ama bu benim sürekli,
"tam gidilecek maçmış ya, nasıl bilet bulamadık yaa" diye hayıflanmamana engel olmadı..
Sonra eve dönüp misafirlerle dolu salondan kendimi zorlukla odama atıp,
biraz buz dansı izledim.
( son dansa yetişebildim )
Biraz kitap okuyup uyudum...
Uyandığımda taş gibi bir sıkıntı vardı,
tam kalbimin üstünde..
"pazartesi sendromudur" diyip kalktım sonra...

10.02.2007

ÖDÜNÇ BABA..

 
 
Bir konu çok konuşuluyor şu aralar..
Sperm bankasından alınan spermle çocuk sahibi olmak!!!
Eh bu dünya için "günaydın!!" denilecek bir haber olabilir,
ama biz Türkler için yeni..
Sadece filmlerde filan gördüğümüz bir şey..
O yüzden,
özellikle göz önünde olan biri bunu yapıp,
haber gazetelerde çarşaf çarşaf yer alınca,
insanların ağzına sakız oluyor tabii mevzu..
Ben bu konuda kararımı bir türlü veremeyenlerdenim..
Bazen diyorum ki
ne olacak ya,
bir kadın bunu yapmaya karar verebilir,
kendi kendine çocuğunu büyütmeyi isteyebilir..
Düşünebilir ve başarabilir..
Gayet özgür bir duygudur..
Ve anası babası olup da,
sokaklara atılan,
küçük yaşta çalıştırılan,
dilendirilen,
gıdasız ve eğitimsiz kalan bir çok çocuğa göre,
çok daha şanslı olabilir bu çocuk diyorum..
Ki bence haklıyım da..
Ama diğer taraftan bakınca,
bir çocuğu,
bile isteye babasız dünyaya getirmek ne kadar doğru??
Tamam,
bir kadın hamileyken
ya da çocuğu küçükken,
çocuğunun babasını kaybedebilir..
Çocuk yine bir şekilde babasız kalmış olabilir..
Ama daha en baştan,
o bebeğe bu konuda hiçbir şans vermemek,
baba duygusunu hiç tadamayacağını,
daha en baştan yazmak ne kadar doğru??
Belki annesinden alacağı sevgiyle,
çoğumuzdan çok daha sağlıklı bir birey olabilir..
Yani babasız büyüyen biri
illa ki psikolojik sorunlar yaşayacak diye bir kural yok..
Ama ya yaşarsa????
Neden bu kadar büyük bir riski göze almak???
Bu biraz bencilce bir şey olmuyor mu sizce de???
Üstelik bu boşanma ya da
babanın ölmesi gibi bir durum da değil...
Babanın belli olmaması durumu..
Yani sokaktan geçen herhangi biri baban olabilir!!
Tanıştığın herhangi bir insan senin kardeşin olabilir...
O kadar çok handikap var ki!!!!
Hiç ortada olmayan bir çocuğu,
zaten yaşaması zor olan bu dünyaya getirip,
bu dertlerin ortasına bırakmak,
sadece "ben anne olacağım işte!!" duygusunu tatmin etmeye yönelik bir bencillik olamaz mı??
Ben şu an sadece soruyorum,
dediğim gibi,
karar veremiyorum..
Ben birbirine bağlı bir ailede büyüdüm..
Annemin babamın boşanabileceğini hiç düşünmedim..
Babam zaten,
yok kahveye gideyim,
yok arkadaşlarla içmeye gideyim kültürü hiç olmayan bir adamdır..
Benim bütün yaşamım boyunca her akşam evdeydi..
Gidilecek her yere annemle beraber gittiler..
Bütün tatiller ailecek yapıldı..
Annem babamsız alışverişe bile gitmez..
Babam da annemsiz..
Ama bu "böyle yapalım" dedikleri bir şey değil..
Kendiliğinden bir birliktelikleri var,
onlara doğal gelen bu..
Ben böyle büyüdüğüm için,
babasızlık nedir bilmiyorum..
Babamdan çok nefret ettiğim zamanlar da oldu
( bütün ergenlik çağındaki kızlar gibi)
Hayatıma müdahale ettiği için,
bana şunları şunları yapmayacaksın dediği için..
Hatta bazen öksüzleri yetimleri kıskanırdım,
onlara karışacak kimse yok,
hayatlarını yaşıyorlar diye..
Ama benim bunları değerlendirme pencerem,
hep bu
"akşam annesinin de babasının da evde olacağını bilen" birinin bakış açısı..
Belki onlarsız kalsam,
ruhsal olarak sakatlanmış biri olarak büyümeye çalışacaktım..
Belki hep bi özlemle yaşayacaktım..
Ama belki de mutlu,
düzgün,
şimdikine göre daha ayakları yere basan
- yani şımarmamış! -
bi insan olacaktım..
O yüzden,
bilmediğim bir şey hakkında fikir yürütemiyorum..
Duygularım gidip geliyor..
Yine de,
sanki bu,
biraz şey gibi...
Ama?!
Neyse...