31.05.2007

ATEŞ ALMAYA...


Bildiğiniz,
klasik,
ben + perşembe günü + yoğunluk üçgenindeyim.
Bu sebeble yeni yazı ekleyememekteyim.
Bugünlük minik bi karikatürle idare..

( olur di mi? )

PS : Tüm doktorlara sevgilerimle..




30.05.2007

DENGE...


"asla arkasından bakma" demişti kankam o günlerde..
bana hep "taktik verirdi" böyle..
o uzaklaşıp gitse bile..
sakın arkasından bakma...
ama ben hep baktım..
her buluşmamızdan sonra...
o da her seferinde dönerdi ama...
dönüp gülümserdi bana...
döneceğini bilsem de,
endişelenirdim,
"ya bu sefer dönmezse?".
mutlaka kafasını çevirirdi..
bu sefer içimde yeni bir endişe:
"ya 2. kez dönmezse?"
yine dönerdi..
3. kez,
sonra 4üncü..
sayısı önemli değildi aslında..
köşeye gelene kadar,
şu arabanın arkasına geçene kadar
ya da bakkalın yanına ulaşana kadar,
kısacası "ben görüş alanından çıkana kadar",
bakması gerekliydi..
özellikle gözden tamamen kaybolacağı yerde..
mutlaka son kez dönüp orda mıyım diye kontrol etmeliydi..
hep ederdi..
etmezse kötü demekti..
ya da döndüğünde beni ona bakarken göremezse,
ben çekip gitmişsem,
o da kötüydü..

***

kızgınlıklarım bazen "gereksiz ve zamansız"
çoğu zaman da "lüzumsuz" ve hatta
"şimdi huzursuzluk çıkarmanın ne alemi var"
gibi algılandığı için,
mutsuzum.
belki ben,
kendi "ilişki dengemi" ta o günlerde öğrendim..
asla "içimden gelse de bakmayacağım bu defa arkasından" demeyecektim.
ama karşımdaki de,
içinden bana bakmak geliyorsa,"şimdi havalı bi şekilde uzaklaşıp gitmeliyim, arkama dönmemeliyim"
demeyecekti..
bu çok olası,
çok da basit bir denklemdi.
ama bi türlü gerçekleşmedi...

çok mu imgesel oldu?
ama anladınız siz onu...

28.05.2007

I TURN TO YOU...


Yes ay törn tu yu sevgilili dinleyiciler
( = okuyucular )
Zaten söylenmişti,
bunun temelli ve kesin bi gidiş olmadığı,
bi ara olduğu ancak uzunluğunun bilinmediği.
Sebebi ise hayatımdaki birtakım işlerin kötü gitmesiydi.
Ha,
şimdi düzeldi mi?
Hayır.
Sadece rölantiye alındı bazı şeyler,
çünkü tarafımdan bolca "huzur ihtiyacı" hissedildi.
Ve birtakım şeyler ertelenme yoluna gidildi.
Yoksa,
kafan rahat mı,
mutlu musun,
her şey istediğin gibi mi derseniz,
size nerelere koyacağınızı bilemeyeceğiniz bir "hayır" cevabı veririm ki,
akıllara zarar.

Yaşamımda bazı önemli kararlar arifesindeyim,
ki benim durumumda olan bir arkadaşım olsa,
bol bol akıl verirdim "şöyle yap böyle yap" diye karşısına geçip.
Ama söz konusu olan kişi benim
ve bazı bıçak sırtı dengelerden,
kendimi kesmeden,
ruhuma zarar vermeden sıyrılabilme derdindeyim.
Ee 24 saat cambazlık da çekilmiyor,
siz de takdir edersiniz ki.
O yüzden şimdilik bi kendi içine dönme,
kendi kendini dinleme dönemindeyim.
Sakince alınmış mantıklı kararlarım olmalı cebimde,
hem de en kısa sürede.

Gelelim haftasonu başımdan geçenlere.
Cumartesi yine yarım gün işe gittim
ve öğleden sonramı sevgiliyle geçirdim.
Profilo’ ya gittik,
yemek yedik ve sinemaya gittik.
Karayip Korsanları 3’ ü izledik.
Şimdi biraz uzundu filan,
tamam ama,
hakkını vermek gerekir ki,
güzel bir filmdi.
Özellikle görüntü yönetmenini gözlerinden
ve sanat yönetmenini ellerinden öpmek isterim.
Öyle ki bir yerden sonra filmin senaryosu bile önemini yitirdi.
Görüntüler öyle muhteşemdi ki!
Her sahneyle ayrı ayrı,
her sahnenin her parçasıyla ayrı ayrı,
o kadar uğraşılmıştı ki,
sırf bunun için bile izlemeye değerdi.
Kostüm,
makyaj,
sipeşıl efekt!
Kusursuz ve enfesti.
Ayrıca tüm Karayip Korsanları serisi boyunca devam eden,
belli klasikler de aynen devam etmekteydi.
Jack’ in iğneleyici konuşmaları
( ki bence Johnny Depp oyunculukta kendini bile aştı )
Will ve Elizabeth’ in bana "ahhh ahhhh" çektiren aşkı,
tayfaların süper eğlenceli salaklıkları
ve tabii Jack isimli süper sevimli maymunları,
aynen baki kalmıştı.
Yine de "bu üçlemeden birini seç,
hangisi en güzeldi söyle" derseniz,
ben size birincisiydi derim!
Belki ilk göz ağrısı için olduğu için öyleydi bilemiyorum,
ama bizi acaip gaza getirmişti.

Filmden sonra biraz gezindik,
sevgiliye kıyafet almak için alışveriş turları attık,
sonra ben eve gittim o bi süre daha devam etti alışverişe.
Evde biraz Ergün Poyraz / Musa’ nın Çocukları’ nı okudum
ve Lost’ u izledim.
( bu arada ben Lost’ un ilk sezonunu bitirdim,
pazar günü de 2. sezonu aldım 2 bölüm izledim,
azimliyim. )

Pazar günü çalışma sırası sevgilideydi,
o yüzden ancak saat beş gibi buluşabildik.
Bu sayede evden epey geç çıktım,
büyük bi zevkle Politika Durağı’ nı izledim,
kendimle ilgilendim,
süslendim,
Taksim’ e gittim.
Buluşunca önce gittik,
Tünel’ deki Gloria’ ya.
Sonra Montreal diye bi yere geçtik,
FB - Efes basket maçının 2. yarısını izleyelim en azından mantalitesiyle.
Benim Efes’ i,
sevgilimin febeyi tuttuğunu söylememe gerek yok herhalde?
FB maçı kazanarak seride durumu 2-0’ a getirdi
ve şampiyonluk yolunda oldukça önemli bir başarı elde etti.
Efes’ in kötü oyununa
ve FB’ nin özellikle Solomon’ la üçlüklerdeki başarılarına bakacak olursak,
Fenerbahçe basketbolda da şampiyon olacak gibi.

Montreal’ de otururken kankam aradı,
onunla ve "brand new" sevgilisiyle buluşup,
Melekler Kahvesi’ ne gittik.
Aslında bizim öyle bir niyetimiz yoktu da,
karşı taraftan "nargile içme talebi" geldi,
biz de orayı seçtik.
"erkekler" kendi aralarında askerlik muhabbeti yaparken,
biz kankayla bi el tavla çevirdik.
Biraz da kikirdedik.
Onlar hiç fark etmeden öğreniverdim
bu sevgili hakkındaki "top secret" bilgileri.
tabi kankam "nasıl sence?" diyince de,
anında bastım okeyi.
Ardından eve gittim
ve az önce bahsettiğim gibi 2 bölüm Lost seyrettim.
Sonra da uykulu ama huzursuz yatağıma geçtim..

Sabaha kadar rüyalarımda,
savaştım durdum..

24.05.2007

Veda(msı)...



KISA (!?) BİR ARA...


23.05.2007

ÖYLESİNE...


Bugün,
şu saate kadar hızlı geçti.
Şu andan sonra da hızlı geçecek,
çünkü işim var.

Dünden hazırlayıp,
"bakım çalışması yapılmaktadır" kışkışlaması nedeniyle yayınlayamadığım karikatürümü ekleyecektim bugün sözde,
Atatürk de vardı içinde çünkü,
altına da tumturaklı laflar edecektim işte
"şöyle, böyle.... " diye.

Ama Ankara’daki saldırıya fena halde sinirlerim bozuk.
Üzüntüden çok, öfke benimki.
Şimdi bu işi yapan adamları kenara çekip,
"6 tane masum insanı öldürdün de eline ne geçti?" diye sorsan olmaz.
Ne yapacaksın,
ne diyeceksin?

Sinirlenip,
tepinip,
yaşamana devam edeceksin.
Yani..

Haberi aldığımda tam da işten yeni dönmüşüm.
"olayın iş çıkış saatine denk gelmesi nedeniyle... "
benzeri bir cümle de geçiyor,
diğer bütün acıklı cümlelerin arasında,
o an tam da "işten yeni gelmiş" olduğumdan,
biliyorum nasıl bir psikoloji olduğunu.
Askerdeyken terk edilmek,
hamileyken aldatılmak gibi bi şiy bu.
İş çıkışı bir insana herhangi bir şekilde,
en ufak bir sıkıntı vermek bile,
benim için aynı kefe.
Hele böyle bir vahşet?

Ama dedim ya,
"ne istediniz ?"diye de sorulmaz ki böylelerine..


21.05.2007

HAFTASONU NE HALT ETTİM???


Biri kalkıp da bana,
güzel şeylerin çabuk bitmediğini,
zamanın aslında hep aynı hızda geçtiğini anlatmaya kalkarsa
"münasebetsiz küfrü" basacağım!

Haftasonu geldi
ve daha "ee nası bi şiymiş bakalım bu haftasonu" diyemeden bitti!!
Cumartesi işe gitmedim.
Sevgilim "eğitim" dolayısıyla işyerindeydi,
o yüzden o taraftan "evden çık" komutu gelinceye kadar,
evde takıldım.
Kahvaltımı yaptım
ve 19 Mayıs’ ın tadını çıkardım.

Eskiden,
"bayram mı? o ne ıyyykkk,
git sıcakta dikil dikil,
salak salak konuşmaları dinle,
2 manyak şiir okusun da dağılalım"
diye baktığım aktiviteleri,
şimdi TV’ den ayıla bayıla izliyorum.
Bir dakikasını kaçırmamak için makyajımı bile yapamıyorum,
kanal kanal geziyorum ki,
yalnızca Ankara’ da değil,
diğer illerde neler yapılmış,
nasıl kutlamalar var onları da göreyim diyorum,
doya doya seyrediyorum.
Kendimi tutup tutup,
ara ara gözyaşlarımı mecburen serbest bırakıyorum,
hooop makyaja sıfırdan başlıyorum.

Sonunda evden çıkmayı başarıyorum,
Mecidiyeköy üzerinden Taksim’ e gidiyorum
fakat henüz saat 15 civarı olmasına rağmen,
Mecidiyeköy’ den güçlükle geçiyorum,
Taksim’ e gider gitmez aşkıma tespitimi aktarıyorum:
"Mecidiyeköy her zamankinden beter bu sefer,
akşam ciddi olaylar çıkabilir"
O pek oralı olmuyor
ve konuyu değiştiriyor.

Rio Bravo’ ya gidiyoruz.
Ben "çimiçanga" benzeri telafuzu olan
nefis bi şiy yiyorum,
sevgili de pizza.
Sonra Erkul Kozmetik’ e sokuyorum kendisini.
İçeride 95 YTL’ mi bırakıvermem ayrı mesele de,
tezgahtar kızlardan birinin bizi ömür boyu unutmamasını garantiliyoruz biz asıl.
Sevgilime parfüm seçiyoruz sözde.
Ama tam 1 saatte!
Kızcağız fenalıklar geçiriyor,
bir de tavsiye ettiği bi parfüm var
- ki kokusu iğrenç -
her denediğimiz parfümden sonra dönüp dolaşıp
onu satmaya çalışıyor.
O sırada bunu 2 sebebe bağlayabiliyorum
1- O parfümler ellerinde kaldı
2- Kız o marka parfüm satarsa prim alacak.

Neyse,
sonuçta paralarımızı bayılıp çıkıyoruz oradan,
Bu arada saat olmuş 17:30!
E zaten 18:00’ de maça gideceğiz de
ancak adam gibi yer bulabileceğiz derdindeyiz.
Önümüzdeki yarım saati sağda solda gezinip,
Atlas’ tan bi sevgilime bi bana 2 tane t-shirt alarak tamamlıyoruz.
( o gün para harcayacağımız mı varmış ne? )

18:00’ de Ekvator’ a giriş yapıyoruz.
Maç "derbi" olduğundan 2 bira karşılığı adam başı 20 kağıt bırakıp içeri giriyoruz.
Ve maça gittiğimize gideceğimize pişman oluyoruz.
Yani sevgilimi bilmem ama ben oluyorum.
Önümüzdeki masada 2 kız 2 erkek oturuyorlar
ve inanın "kıro nasıl olur" diye ders verilse,
bunlar rol model olurlar.
O derece hanzolar.
Özellikle kızlar,
sürekli konuşuyorlar,
küfür ediyorlar,
deli gibi bağırıyorlar.

Bu sayfaları biraz okuyorsanız beni tanıyorsunuz,
ben her hafta neredeyse 2 maça gidiyorum,
yendiğimiz de oluyor yenildiğimiz de,
etraftaki bütün tezahüratları,
bütün iğneleyici konuşmaları filan hoşgörüyle karşılayabiliyorum + alışkınım,
kolay gaza gelmem öyle.
Ama bunlar başkaydı,
söylüyorum size.

En sakin insanı çileden çıkartacak şeyler yapıyorlar her saniye.
Bir taraftan Galatasaray taraftarının,
Ali Sami Yen’ de yaptığı "su savaşı" nı ayıplıyorum
ama bir taraftan da katil olmamak için kendimi zor tutuyorum.
Hep şaşırarak baktığım,
"maç sonrası ortalık karıştı,
2 ölü 4 yaralı"
başlıklı haberlerden birine az sonra konu olacağım,
bunu damarlarımda hissediyorum.

Konuyu sevgilime aksettiriyorum:
- ben biraz sonra katil olacağım
- niye, nooldu ki?
- ?????????
- !?!
- ya görmüyor musun?
- boş versene sen, sana ne ya!
- ne demek sana ne?
- ya sen maçını seyret, ne ilgileniosun elalemle
- arkaya dönüp hareket çektiklerini görmedin herhalde!!!!!!!!
- sana mı çektiler canım, ortaya eğleniyorlar öyle!
- bi daha yapsın da göreyim!
- saçmalama allahaşkına!
- kalkalım o zaman buradan, başka masaya geçelim!
- başka yer yok, hem nasıl taşıyacaksın bu kadar eşyayı, yayıldık baksana..
- ben burada daha fazla durursam çok pis dalıcam.
- ( işte bu asıl öldürücü cümle ) abartma ya! napıolar ki?
- NE Mİİİ YAPIYORLARRRRR, Bİİİ ŞİİYYY YAPPMIOOLAR YANİİİİ?
- evet bi şiy yapmıyorlar işte, gayet normal maç seyrediyorlar!
- ben de öyle davranayım o zaman, sen ister misin yanındaki kızın öyle davranmasını?
- öyle davranırsan ben kalkar giderim!
- ee demek ki normal bi davranış diil!
- ya diilse diil sana ne! haberlere mi çıkartacaksın bizi??
- kusura bakma ama, ben bu kadar ezik olamıyorum!
- eziklikle ne alakası var ya? illa bana laf sokacaksın.
- yaptıkları hareketler ortada, sen bir tarafta sevgilin mevzubahisken, kalkmış elalemi koruyorsun bana!
- tamam o zaman bi daha maç izlemeye gelmiyoruz seninle!
- biz 5 senedir beraber maç seyrediyoruz, ben ne zaman böyle sinirlendim? hala suçu bende arıyorsun ya!
- yapılan bi şey yok ortada, abartma..

işte aramızda buna benzer bi konuşma geçti
ve sevgilim "o insanCIKlara" olan öfkemi,
kendi üzerine çevirmeyi başardı ama,
en azından o an için gözümde çok puan kaybetti.
( tabi önemsiyorsa! )

Çünkü o kızlar % 1500 haksız olmasına rağmen,
ben gidip onları "yavaş olun biraz" filan diye uyarsam,
yanlarındaki erkekler deli gibi o salak kızları savunurlardı.
Ama benim sevgilim,
ben kime sinirlensem,
neye öfkelensem gider karşı tarafı tutar,
orada bi durum olsa da beni korumazdı,
sadece kolumdan bacağımdan çekiştirip sinirli bi şekilde beni o mekandan çıkartırdı eminim.
Sonra da ayrılırdık herhalde.

Dünyada kavgadan benim kadar nefret eden,
şiddetten tiksinen bi insan yoktur eminim,
buna rağmen,
bi olay gerçekleştiğinde "ben bile" sinirleniyorsam,
haklıyımdır ve sevgilim benim yanımda yer almalıdır,
o kadar!
Bunu yapmadığı durumlarda,
kendimi ona bi yabancı gibi hissediyorum.

Maç bitti,
ben bu noktada takıldım kaldım.
Ne oynanan oyundan bi şiy anladım,
ne adam gibi ne yapıldığını takip edebildim sinirimden.
Ben dolmuşa binip gidene kadar didiştik zaten.

Tribün olayları içinse söyleyebileceğim şu:
Biz milletçe,
genelde "önce" olmayı sevmeyiz.
Bize yapılanların öcü alınsın diye bakarız,
"önce" onlar alkışlasın,
gibi..
Ligin ilk yarısında Şükrü Saraçoğlu Stadı’ nda yapılanlardan sonra,
Gerets’ in alnının yarılmasından,
Mondragon’ un yanında ses bombası patlamasından sonra,
90 dk süren küfür ve hakaretlerden sonra,
bütün bunları unutup
"GS febeyi alkışlasın" beklentisi doğdu ya bizden,
taraftarın kafasında yine şu düşünce belirdi
"önce onlar bizi alkışlasın".

Bir centilmenlik başlatılacaksa FB başlatsın dediler.
Biz intikamımızı alalım istediler.
Belki buraya kadar haklıydılar ,
ama yaptıklarıyla
terbiyesizliğin çok ötesine gittiler.
Statta bulunan GS taraftarının yaptığı,
ne olursa olsun ayıptır.
Bize yakışmaz.
Zaten taraftarımızın %99,9’ u da bu görüntüleri onaylamaz.
Umarım "biz önce olmayalım" diye,
bir daha böyle olaylar yaşanmaz.
Şimdi benim merak ettiğim şu,
bir daha Kadıköy’ de oynanacak ilk FB-GS maçında,
FB taraftarları bizi alkışlayıp,
küfür etmeden,
sahaya yabancı madde atmadan,
centilmence maç seyredebilecekler mi,
yoksa onlar da "önce" olmayı reddedip,
öçlerini almaya mı bakacaklar?
Bence artık bütün mesele bu.

Neyse,
sinirli bi şekilde dolmuşa binip Beşiktaş’ a varınca,
19 Mayıs kutlamalarıyla karşılaştım.
Işın Karaca vardı sahnede,
10. yıl marşını söylüyordu.
Elleri bayrak ve meşalelerle dolu bir kalabalık da kendisine eşlik ediyordu.
Bu sayede biraz sakinleşebildim,
hatta cep telefonumla bi kaç görüntü almaya bile çalıştım.
Yalnız çıka çıka şu fotoğraflar çıktı ortaya.






Eve vardıktan sonra,
birkaç bölüm Lost izleyip,
biraz bi şiyler okuduktan sonra uyudum.

Pazar günü kalkıp hazırlandım
ve sevgilimle Mecidiyeköy’ de buluştum.
Birlikte Profilo’ ya gittik.
Arby’sde yemek yiyip,
biraz gezindikten sonra sinemaya gittik.
David Fincher’ in yeni filmi Zodiac’ ı seyrettik.
Eli yüzü düzgün adam akıllı bir filmdi.
Özellikle ilk yarısı çok iyiydi.
2. yarı biraz gereksiz uzatılmış gibiydi
ve birkaç sahnede film hareketliliğini yitirdi.
Ama filmin sonuna kadar duyulan,
"eee şimdi ne olacak???" merakı hiç kaybedilmedi.
Ancak filmde tutmadığım şey,
"yaşlanma meselesi" ydi.
Aradan 10-15 sene geçtikten sonra bile,
karakterler yeterince değişmemişti.
Kısacası film,
David Fincher’ ın kariyerinde,
bir Seven,
bir Fight Club değil,
ama tavsiye edilebilecek kadar da iyi bir filmdi.

Sinemadan çıktıktan sonra aşağıya inip masa tenisi oynadık.
"ödetmesine" maçı setlerde 3-2 ben kazandım.
Sonunda M-Joy’ una tek setlik bir maç daha yaptık,
onu da ben kazandım.
( ne zaman yiyeceğim bakalım )
Daha sonra birer tur langırt ve Air Hockey maçı da yaptık.
Langırtta ben,
Air Hockey’ de sefkili kazandı.
Sonra da yorgunluktan bitmiş bir halde eve döndük zaten,
ikimiz de terden sırılsıklamdık.

Eve gidince arka arkaya 4 bölüm Lost seyredip,
K dergi okuduktan sonra,
oldukça geç bir saatte,
huzursuz ve delice bir uykuya daldım




18.05.2007

CUMA ŞEYSİ...



Nasılsınız canlarım?
Ben bu saate kadar yoğun bi şekilde işlerle uğraştım ve çok bunaldım.
Siz de bunalmışsınızdır belki diye,
işte size hediye:
( -cuma cuma uzun yazı çekilmez şimdi
- Robinson’ un Cuma’ sı mı apla bu?
-
koşarak uzaklaş buradan! )










17.05.2007

HUZUR VE İÇ KARARMASI...


İki akşamdır çok huzurluyum.
Neden mi?
Akşam canım televizyon izlemek isterse ne seyredeceğim,
TV’ den sıkılırsam okumak dışında nası bi aktivitede bulunacağım derdim yok!
Lost’ u aldım ya.
Yok bir daha ki haftayı bekle,
yok bölümü kaçırmamak için tuvalete bile gitme,
yok "şurayı kaçırdım adam ne dedi sen duydun mu?" derdi yok.
Kısacası dizileri DVD’ den izlemek gibisi yok.
( ki sinema için aynı fikirde değilim.
filmleri mümkün mertebe sinemada izlerim. )

4 bölüm seyrettim,
geniş geniş.
Yalnız,
henüz herkesin kendini kaptırdığı "Lost Çılgınlığı" içinde değilim.
Yani "24" kadar "yeni bölümü hemen izlemeliyim"
sıkıntısı yaratmadı bünyede.
Ama etrafımda bu dizinin öyle hastaları var ki,
şimdilik "du bakaliiii" pozisyonumdayım tabii.

Sözün özü:
Ne izleyeceğim? derdim yok.
Seyretmekten sıkılınca,
koyuyorum Metal Gear Solid 3’ ü Play Station’ a
- ki çok yeni başladım, henüz başlardayım -
film izleme tadında tatlı tatlı oyunumu oynuyorum.
Yatmadan önce biraz da kitap dergi vs okuyup,
uyuyorum.
Akşamları mutluyum,
gündüzleri bi an önce eve gidebilmek için can atıyorum.
Ne o?
DVD seyredilip, oyun oynanacak.
Ama mutluluk işte,
nerelerden edinileceği belli olmayan bir olgu.

Bu haftaiçi sevgilimle buluşamıyorum,
çünkü her akşam işten sonra eğitimleri var,
üstelik cumartesi de gidecekler,
Lanet!
Ben de cumartesi çalışıyorum zaten!
Bunları düşününce içim kararıyor,
mutlu olma halinden mutsuz olma durumuna geçiş hızıma kendim bile şaşırıyorum.

Bugün penguen günüm.
Alıp,
okuyup,
biraz gülümsemeyi düşünüyorum.
Ama önümde işlerim var şimdi.
Çıkışta da sapığım bekler yine!
Offf yani...

16.05.2007

GERİLLA GÖREVİM!!


Efem,
tabiatım gereği,
derin laflar etmeyi seven bi insanım.
Bu nedenle kimi kaçıracağım konusunda,
görevi aldığım andan itibaren kafa yormaktaydım.
Aklım sıra,
öyle birini kaçıracağım ki,
hikayesini anlattıktan sonra,
lafı muhteşem veciz sözlerle bağlayacağım.
Gelin görün ki aklıma gelenler hep uçan kaçan,
işe yaramayacak tipler.

Eee o zaman kimi kaçıralım?
Robin Williams,
heyyyooooooo!!!
Sebep mi,
ee madem vatana millete hayırlı olan birini kaçıramayacağız,
sefkili de kendisine olaydan bahsedilir bahsedilmez:
- kesin Brad Pitt’ i kaçırırsın şimdi sen!
diye teşhisi koymuş,
yani neredeyse "erke" yi bulmuş bi bilimadamı da olsa,
yakışıklı birini kaçıramıycaz,
bari dedim kendim için bi şiy yapiyiim.
sevdiğim birini kaçiriim.

Fikrimiz şu :
Sinemaya ömrünü vakfetmiş yazarınız hayatgibi,
kendisiyle hasret giderecek,
eski günleri yad edecek!

Öyle de oldu netekim
ve lakin bu işler kolay olmadı.
Önce git taaaaa elin Amerikasına,
orada kıy dünya paraya,
kendisine zarar vermeyecek eteri bul,
adamın gittiği bi davete sız,
oraya sızmak için de,
Prada bi kıyafetle Manolo Blahnik ayakkabılar için bi araba daha para bayıl!
( dore kıyafetlerim de sarı saçlarımla muhteşem bi şiy oldu,
beni görmeniz lazımdı.
Cümle Hollywood starları beni görüp,
kıskançlıktan çatladılar )

Sonra bu davette etrafta bir sürü hayran olduğun insanı görünce
ve şampanyaları yuvarladıkça,
sarhoş olup yürüyemez hale gel,
fenalık geçirdiğin lavaboda,
yardımına gelen temizlik görevlilerinden yardım iste,
bu sayede Robin’ i kıstır koridorun tenha bir bölümünde
ve eteri burnuna dayayıp,
"çek bakalım" diye gülümse.
İnanın kolay bi iş değildi.

Robin uyanır uyanmaz ilk sözü şu oldu:
- burnuma o mendili uzattığında, bir tuzak olduğunu sezmiştim,
buna rağmen, bile isteye kokladım onu biliyor musun? Ahhh öyle güzeldin ki..
- hhşşşşşşşşşştttt sus bakiim noluyo? 1. si kart zamparalığın alemi yok
2- si Stocholm Sendromu için henüz çok erken!!
- fakat, beni bu yüzden kaçırmadın mı sen?
- saçmalama! amacım sadece biraz oturup sohbet etmekti.
- tamam konuşalım. neden senden bahsetmiyoruz?
- bahsedelim. ben kendimden bahsetmeyi zaten pek bi severim.
- tahmin etmiştim..
- efendim?
- yok bi şiy devam et...
- bak şimdi, ben her ne kadar sen beni tanımasan da, ülkemde çok önemli bi gerillayım.
- yaa?
- yaaa...

- alla alla?
- walla! ehmm şimdi ki görevim de, ünlü birini kaçırmaktı. ve seni seçtim.
- teşekkür ederim.
- şimdi ge...

dememe kalmadı,
onu götürdüğüm otel odasının kapısı çaldı.
Usulca gidip açtım.
O da ne!
Karşımda Alpernatif!
Başında dedektif şapkası,
gözü dönmüş bir şekilde,
kafasını araladığım kapıdan içeri sokmuş,
bacakları dışarda,
bir taraftan tepiniyor,
bir taraftan da:
- Robinnnnnnn sakın söylediklerini dinlemeee, hayatgibi aslında ölüüüüü diye bağırıyor.
Yav,
yok yere kıllandıracak adamı.

İncecik ve narin bedenimle,
kapıyı çok fazla tutamadım tabi.
Alpernatif kendisi ve bütün dövmeleriyle odaya girdi:
- bu kızla konuşmayın sakın!, dedi.
- neden?
- o, birden hayatınıza girer bayım, ince sigarasını yakar, tatlı parfümünün kokusuyla sizi kendine çeker ve sonunda 30.000 voltluk gözlerini, taaa gözlerinizin içine diker.
- !!!
- tatlı sözlerine sakın kanmayın, beni de öldüm diye kandırmıştı!
- !!!!!!
- hepsi paracıklarımın üstüne yatmak için bi oyunmuş meğer,
katil sandığım ataletle kankaymışlar, şimdi de ünlüleri kaçırıp sizin beyninize sızacaklar!
- siz kimsiniz!
- bir dost bayım! bu hanımlar yüzünden aylardır cehennemde yanmakta olan bir dost! üstelik oralarda bir bardak buzlu viski bile yok!

Ahhh yazık!
Halini görmeniz lazımdı.
Bir taraftan Robin’ i benim hain planlar yaptığıma inandırmaya çalışırken,
bir yandan sırtında yükselen dumanların farkına bile varmadı.
Çok geçmeden zebaniler gelip kendisini götürdüler zaten.
O giderken hala koridorda
- hayıııııırrr gitmek istemiyoruuuummmm bırakın beniiiiii,
ayrıca kazağım da çoooook güzeeelllll
diyen çığlıkları yankılanıyordu.
Walla, acıdım.

Sonra mı?
Sonra Robin’ le yalnız kaldık.
Ben palyaço maskemi çıkarıp "do not disturb" yazısıyla beraber kapının arkasına astım.

Benim için,
önce çocuklarını görebilmek için kadın kılığına giren bi adam oldu,
sonra Patch Adams’ taki palyaço burunlu doktor.
Kah beni "aşkını sonsuza kadar cehennemde bile olsa arayacağına" inandırdı
kah "aslında oylama sistemindeki hata yüzünden yanlışlıkla seçilmiş Amerika Başkanı" olduğuna!
Sonra ben fotografik hafızaya sahip genç bi dahi oldum,
o psikiyatrist olup dertlerimi dinledi.
Bi ara öğretmen oldu,
beni Ölü Ozanlar Derneği üyeliğine kabul etti!
Tabi asil üye olabilmem için önce ölmem gerektiğini söyledi.
Sonra 3 el Jumanji oynadık.
Kafamızda ne kadar korkumuz varsa,
hepsini beraber kovaladık.
Dünyanın zillerini çaldık kaçtık!
En son benim için penguen olup,
"a mi manera" yı söyledi,
süper bi İspanyol aksanıyla.

"ayrılmak vakti" geldi sonra.
- istediğim bu kadardı, dedim. İlk defa kendim için bi eylem gerçekleştirdim.
- ben çok iyi vakit geçirdim.
- ben de.. hayatım boyunca unutamayacak kadar...
- hmmm o gözlerindekiler, yaş tomurcukları mı yoksa?
- hayır. toz kaçtı da, peri tozu. periler Peter Pan’ ın arkadaşıdır unuttun mu?
- gitme vaktim geldi galiba?
- evet buraya kadardı.
- bir derdin olursa ara. neye ihtiyacın olursa.
- sağol!!

Öylece çekip gitti sonra.
Ben mi onu kaçırdım,
o mu beni yaptıklarıyla hep sıkıntılı anlarımda hayata bağladı,
işte onu karıştırdım..

15.05.2007

KISACIK...


Kendimi atalet’ in bloğuna gidip,
bi güzel ağlayıp,
zorla gerilla kız ilan ettirdim.

Bilmeyenler için,
şimdi efem,
ben birini kaçırıcam,
- yalancıktan tabe -
ve bunun hikayesini yazıcam.
Jido koskoca fernando alonso’yu kaçırmış,
geçkalmadımki de "bir kısım milletvekillerini"

Ben bir müddet düşünüciim..
öyle çiziktiriciiimm...

PS: Bugün işten eve dönerken Lost' un DVD' sini alacağım
ve geç de olsa,
sonunda ben de "Lost Seyretmişler" kervanına katılacağım.
Bi de Play Station' ım için Metal Gear Solid 3 alıp oynayacağım,
o da züppperrr bi oyunmuş.
Hadi hayırlısı...

14.05.2007

SENİ ANNE YAPALIM MI?


Dün anneler günüydü ya,
sevgilim bombayı patlattı:
- seni de anne yapalım mı???
- ...

Şimdi birden böyle söyleyince ters oldu tabi.
Evlenince çocuk sahibi olmaktan bahsediyor,
biz evlensek dahi çocuk sahibi olmayı düşünmüyoruz zira!
Yapamayız edemeyiz diyoruz,
bakamayız diyoruz,
sorumluluğu kaldıramayız,
biz kendimiz daha çocuğuz zaten,
hem dünyanın durumu,
Türkiye’ nin hali vs vs..
Ama işte insanın yerine konuşan bazen de hormonal denge.
Ve gün de Anneler Günü olunca,
çocuk hayalleri kurabiliyor benim sefkilim bile.
Tabii bunu :
- aşkım ben kararımı değiştirdim, çocuk sahibi olmak istiyorum, diye
birdenbire yüzüme karşı söyleyemeyeceğinden,
önce beni olaya ısındırmaya çalışıyor!
Ve bunu,
beni en bi Aslan Burcu kalbimden vurarak yapmaya çalışıyor,
"seni anne yapalım mı?" diyor,
yani "ben baba olmak istiyorum, olacağım" filan demiyor,
çaktınız mı köfteyi?
Beni öne çıkarıyor.

Ben birdenbire kendimi kafamda,
beyazlar içinde,
etrafında çocukları koşturan meleksi bi anne olarak canlandıracağım,
daha sonra bu büyük mutlu resmin gerçekleşmesi için sevgilime de ihtiyacım olduğunu anlayacağım
ve onu da bu muhteşem tabloya koyacağım.
Kısacası herşey,
sadece ben istedim diye olmuş gibi olacak.
Şu tek cümlede gizli,
sinsi küçük plana bakar mısınız?
Erkekleri asla küçümsememek lazım...

Fakat benim olayın bahsetmek istediğim kısmı bu değil.
Kendisinin bu konuyla ilgili bir diğer tezi.
Nedense,
hamile kalırsam benim çok huysuz olacağımı
ve kendisini hayatından bezdireceğimi ilan etti!
Hayır,
anlamıyorum,
bugüne kadar ne huysuzluğumu gördü ki?
Siz beni yazdıklarımdan az çok tanımışsınızdır,
hiç benim kaprisli bi insan olabileceğim gibi bi şiy sezdiniz mi?
Gündüz vakti haksızlığa uğruyorum walla.
Ya da ben böyle düşünüyorum.

***

Gelelim haftasonu raporuna.
Cumartesi sabahı işe gitmememe rağmen,
yine sabahın köründe kalktım,
kuaför işkencemi çektim.
Kuaförün kapısından sevgilim tarafından alınıp,
Taksim’ e intikal ettirildim.
( bak bak bak )
Henüz kahvaltımı bile etmemiş olduğumdan,
attık kendimizi hemen bi kafeye,
bi şiyler atıştırıyorduk ki
( pizza + chicken fingers + patates + kola )
arkadaşlar aradı.
"Limonlu Bahçe’ deyiz hadi gelin" dediler,
gittik.
Ben dondurma yedim,
onlar bi şiyler içtiler,
sohbet ettik
ve biraz eğlenmek istedik.
Sonunda bowlinge gitmeye karar verdik.

2 çiften ibaret 4 kişiydik.
Ben ortalama oynamama rağmen
( ki ben bu oyunda acemiyim )
"diğer kız arkadaş" tam anlamıyla bi felaketti.
Yaptığı bütün atışlar,
ama abartmıyorum "bütün atışlar"
hiçbişeye değmeden kenardan gitti
( hani oluk gibi şeyler var ya işte onlardan )
Birkaç kez sevgilisiyle beraber filan atmayı denedi,
en sonunda hepimize fenalık geldi
ve onun atışlarını da biz yapmaya başladık.
Farklı ağırlıklardaki topları deneme
ve onlarla antreman yapma şansım oldu,
ki bence bu iyi bi şeydi.

Bu arada da bazı teoriler yeniden belgelendi:
1- Bu oyunda insan oynadıkça açılıyor
2- Erkekler bu işi daha iyi beceriyor
3- Tırnaklarınız uzunsa bu oyunu hiç oynamamak gerekiyor
( ben topu her atışımda,
sağ elimden çıtır çıtır sesler geldi.
Arkamda sevgilimin:
- yavru yine tırnakların kırılıyor bak, attıkça ben burdan sesini duyuyorum!
nidaları arasında,
attığım topun nereye gideceğini seyretmeye çalıştım. )

Bowlingten sonra,
2’ ye 2,
3 tur langırt maçı yaptık,
üçünde de açık ara sevgilimle ben kazandık.
( ben defansta da forvette de iyiydim.
özellikle 2. maçta 8 golle ezdim geçtim! )

Sonra biz bi tur da Air Hockey oynadık aşkımla,
orada ben yenildim ama
sevgilim masaya "iki elini birden soktuğu" için,
diskalifiye sayıldı.
Yani onu da ben kazandım!
( aferin bana. )

Zaferlerimiz bununla da sınırlı kalmadı tabii.
Üşenmedik bunca aksiyondan sonra,
bir de gittik okey oynadık.
Orada da kazanmayı başardık.
Sonra arkadaşları uğurlayıp,
biz "benimkiyle" hummalı bi anneler günü hediyesi arayışına çıktık.
Benim işim zordu,
çünkü 3 hediye almam gerekiyordu.
Sonunda annemle teyzeme birer bluz,
anneanneme de bir kolye aldım.
( biliyorum yaratıcıyım )
Sefkilim o dakikalarda bi şiy alamadı ama,
gidip küçük bi elektrikli el süpürgesi almış daha sonra.
( hediyenin kullanışlısı makbüldür!
eveth! )

Eve gidince,
gerekli - gereksiz şeyler yedim,
Eurovision’ u izledim.
O kadar uykum vardı ki,
oylamanın son dakikalarını yatağımdan takip ettim.
Zaten sonra da daldım gittim.

Pazar sabah kalkar kalkmaz televizyonu açıp biraz mitingi izledim.
Bu sırada bize misafir geldi!
( evet, pazar pazar )
Ben de misafirlere 10 dk yarenlik edip,
acele bi makyajla,
kahvaltı bile etmeden evi terk ettim.
Taksim’ de sefkilimin yanına gittim.
Kendisiyle beraber Rio Bravo’ ya gidip
güsseeeel bi fettucini yedim.
( evet kahvaltı niyetine.
çünkü saat artık 1’ i geçmişti,
napiim )

Kalkınca da Mado’ ya geçtik
ve birer meyveli waffle yedik
( tatlı ihtiyacı hissetmişti bünye )
Orada otururken,
aslında birbirimizin annelerine de hediye almamız gerektiğine karar verip,
uzun turlardan sonra,
oldukça orijinal bi çay kahve setini beğendik.
Öyle bildiğimiz güllü dallı şeylerden değildi,
çok güzel ve çok moderndi..
Birer adet bu takımlardan alıp
( fincanları, tabakları ve demliğiyle )
paketlerini de yaptırıp rahat ettik.

Bu arada saat 18:00’ i göstermişti.
Maç için biraz erken de olsa,
daha sonra yer bulamama riskini hesaplayarak Ekvator’ a gittik.
Yemek - bira filan söyledik.
Daha sonra yürek çarpıntılarıyla
ve acaip heyecanla dolu bi 90 dk geçirdik.
Sonunda şampiyonluklarını ilan ettiler.
Benim sevgilim de duruma pek bi sevinip,
duygularını
"höy löylöylöy yaaaaşaaaaa feneeeeeeeerbaaahçeeeeee" şeklinde,
eller kafanın üzerinde birbirine vurur vaziyette
( bkz. Şekil 1 - A )







ifade etti.
Bize de tebrik edip,
"artık önümüzdeki sezonlara bakacağız" demek düştü bittabii.

Sonra,
sonra her zamanki gibi dergilerimi yüklenip evimin yolunu tuttum.
Evde artık bir araya toplanmış bulunan anneme,
teyzeme,
ve anneanneme hediyelerini verdim,
sevgilimin annesiyle konuşup,
anneler gününü tebrik ettim.
Hediyesi için ettiği teşekkürleri kabul ettim.
Daha sonra da biraz dergilerimi okuyup,
biraz mitingin tekrarını izleyip,
uzun zamandan beri ilk kez bir haftasonunu,
sinemaya gitmeden bitirdim.
( yine dinlenememiş di mi bünye? )

11.05.2007

EN Bİ ORTAYA KARIŞIK...


"müjdeler olsun,
kar yağdıııııı!!!"

Eskiden böyle bir çocuk şarkısı mevcuttu TRT’ de ve
nedense devamlı çalınırdı kar yağdığı müddetçe.
Çünki TRT çocuklara
mütemadiyen bir "kar sevgisi kazandırma" faaliyeti içindeydi ki,
dinledikçe ablamı ve beni
hüngür hüngür ağlatan:
"üzgünümmm karlar eridiiii
kardanadamım daaaaaa
üzgünüm kırıldı oyucağım,
oyunum kaldı yarım,
üzgünüm kavga ettim arkadaşımlaaaa"
diye,
hüzün dozu çoğu "yetişkin şarkısından" fazla
bir şarkı da çalardı sık sık.
Minik bi kızımızla da bi klip yapılmıştı bu şarkıya,
üfff yani.
Hiçbi derdiniz yoksa bile,
"kahpe bu dünya ülennnn" diyip ağlayasınız gelirdi.
( - o yaşta?
- evet o yaşta! )

Düşünün kar yağınca
"müjdeler olsun" diye höynkürtülüyorsunuz,
karlar erimye başlayınca,
kardanadamınızın eridiği yetmiyormuş gibi,
hem oyuncağınız kırılıyor,
hem de arkadaşınızla kavga ediyorsunuz!
Hani şimdi çekmiş olsalar,
işi klibin sonunda getirip küresel ısınmaya dayandıracaklar.

Bu ve benzeri çalışmalar yüzünden,
bir kış sezonu,
yataktan kalkar kalkmaz,
küçük burnumu cama dayayarak kar yağdı mı
yağmadı mı diye bakmakla geçti.
O zamanlar da bir günlüğüm vardı
ve amacım o günlüğe şu cümleyi yazmaktı:
- Bu sabah bi uyandım, her taraf bembeyazdı sevgili günlük.
Netekim yazmıştım da sonunda galiba,
bak onu tam hatırlamıyorum,
nedense o korkunç bekleyişi hatırlıyorum yalnızca.
Zaten "bi şey uğruna ne kadar savaşırsan o kadar değerli olur" derler ya,
bende durum tam tersi.
Bir şeye ulaşmak için çok fazla uğraşmış,
çok fazla zorluk yaşamış
ve türlü sıkıntılara katlanmışsam,
"o şey" bana eskisi kadar cazip gelmiyor,
gelse de,
"ilk istediğim an" elde etsem bana vereceği zevki vermiyor.
Ben de böyle,
ters bi tipim işte.
Kaçan kovalanır lafına da gıcık olduğumu devamlı söylemem de bu yüzden belki de.
Elde etmek için o kadar uğraştığım sevgiliyi napiyim ben be?
( hiç! )

Ya bi dakka ben nereden bu konuya geldim?
Hah!
"Müjdeler olsun kar yağdııııı" yı,
gündemimize uyarlamak isteyerek çıkmıştım yola
ve etmek istediğim laf şuydu:
Müjdeler olsun Handeynen Fazıl barıştıııııı..
Allaaaam allaaaaam,
şu an saadetten ölebilirim inan!
Tunaynan İclal de barışırsa,
tam olacak bu iş!
Ne kaadddar möhimmmm,
ne kaddar can alıcı konularla uğraşıyoruz,
farkındasın deel mi sevgili halkım!
Ama zaten millet,
"ciddi konularla ilgilenme kotasını" fazla fazla doldurdu,
şimdi yeni magazin bombaları patlatmak lazım.
Artı biraz eğlenmek lazım.

Misal,
ben,
dün gece Kanaltürk’ te Gerçekler’ i seyrederken,
bir taraftan da Eurovision’ daki gelişmeleri takip ettim,
hatta dinlediğim şarkılar arasından kendimce bir
"finale çıkması muhtemel 10" belirledim ve
10’ da 6 bildim.
Aşağıdaki listede kırmızı olanlar,
benim ilk 10’ a kalacağını bildiklerimdir:
( efem dikkat ederseniz hepsini bildim sahtekarlığına girmiyorum,
hangilerini doğru tahmin edebildiğimi direkt söylüyorum.
öhm! )
Belarus, Makedonya,
Slovenya, Macaristan, Gürcistan, Letonya, Sırbistan, Bulgaristan, Türkiye, Moldova.

Bu listede özellikle
Gürcistan ve Moldova’ yı sürpriz biçimde bildim,
çünkü sevgilim dahil kimse şans vermemişti kendilerine.
Belarus ise bankoydu bana göre,
ilk 5’ e girer Cumartesi akşamı yapılacak finalde de.

Kenan’ ın performansına gelince,
bir Türk olarak tabii kafadan sempati duyuyoruz kendisine.
Ancak eksiklikleri de söylemek lazım bence.
Ben Çakkıdı klibindeki gibi,
sokak tarzı giyinmiş kalabalık bi dans grubunun,
ilginç figürler sergilemesini isterdim kendimce.
Özellikle klipte görüp de ağzımın açık kaldığı
"nasssı yapıo bu çocuk bu hareketi ya" dediğim halleriyle.
Sonuçta 4 tane dansçı kız kullanıp,
onları klasik "taşlı tuşlu, altınlı pullu kıyafetler" in içine sokarak
klasik figürler yaptırmak biraz sönük kalıyor bana göre.
Tamam görüntü güzel ama,
ee?
Senden bi önce çıkan adam da aynı şeyi yapmış zaten,
bi sonra çıkan da aynı şeyi yapacak haliyle.
O yüzden bence artık 4 dansçı kız kullanmak demode!
( hiç Madonna konseri de izlememiş bunlar herhalde )

Eleştireceğim diğer nokta da müziğin sesi.
Biliyorsunuz artık Timur Selçuk’ un orkestrasının başına geçtiği,
Eurovision’ daki "canlı müzik" devri biteli çok oldu.
Artık müzik banttan veriliyor,
önde sadece şarkıcı canlı vokal performansı sergiliyor.
Yani,
karaoke bi nevi.
Yalnız bizim şarkımızda arkadan gelen müziğin sesi pek yüksek değildi.
Kulağımıza çarpan sadece Kenan’ ın sesiydi.
Oysa seyirciyi gaza getirmek için,
özellikle şarkının introsu tam anlamıyla "gümbürdemeliydi"
Onun dışında Kenan’ ın sempatik halleri,
rahatlığı,
seyirciyle iletişimi filan gayet iyiydi.
En azından salondaki seyirciyi coşturmayı bildi.
Tabii bu rahatlığında yıllardır sahne çıkıyor olması da etkiliydi.
Konuyla ilgili bir durum da dikkat çekiciydi:
hani hep şu yanılmasa vardır,
Eurovision aslında amatör şarkıcıların yarışmasıdır,
biz Türkler olarak yarışmayı fazla kafamıza takmaktayızdır,
ama aslında bi profesyonel bu yarışmaya katılmamalıdır.
Arkadaşlar bu olay külliyen yalan!
Katılan şarkıcıların çoğu,
ülkelerinin en çok satan albümlerini yapmış sanatçılar
- tarihi rekorlardan söz ediyorum -
Erkin Koray muadili 40 yıldır müzik yapan insanlar,
hatta Grammy ödülü sahibi yarışmacılar vardı.
Büyük çoğunluk ülkelerinin gururu olmuş,
çok sevilen insanlardı.
Yani adamlar kalkıp,
koooskoca Grammy ödüllü sanatçılarını gönderiyorlarsa,
bizim de "Tarkan’ ın felan ne işi var oralarda canııım.
bi kere orası amatör şeysi" burnu büyüklüğüne kapılmamamız gerekir.
( di mi?
evet! )

Şimdi gelelim bu haftasonu için dileklerime :
- Her ne kadar febenin şampiyonluğu kesinleşmişse de,
Trabzon’ a yenilmesi
- Eurovision’ da Kenan’ ın iyi bi derece elde etmesi

pazartesi bakıcaz,
bunların kaçı gerçekleşecek...


10.05.2007

Öylesine bi şi işte...


Yaz-a-mı-yor-um.
Hayır efennim,
sebep sadece vakitsizlik değil,
sebep işlerden başımı kaldırabilecek vakit bulduğumda,
kafamı şöyle "okkalı" bir yazı yazacak kadar toparlamamın zor olması.
Havalar ısındı,
takdir edersiniz.
Kendini ota,
denize,
güneşe vurmak istiyor bünye.

İşyerinin penceresinden bakıp bakıp,
çiçeklerin ortasında uzanmış kedilere,
kıskanç nazarlar fırlatarak,
"şunlar bizden özgür walla" diyorum.
Kıskandığım özgürlük de,
çimenlerin üzerine "istediğin zaman" şöyle bir uzanabilmek
ya da denizi kenarında saçlarımı rüzgara teslim edip bi yürüyüş yapabilmek.
Bu kadar basit şeyleri bile insanın canı istediğinde yapamaması,
kendisi için yaşamaya bu kadar az vakti olması,
gerçekten çok acı bir şey
ve maalesef tüm çalışanların da ortak sorunu.

Biliyorsunuz,
insanın "doğası bakımından" herhangi bi tilkiden,
sincaptan
ne biliyim kuzudan filan çok bi farkı yok.
( düşünebilmesi dışında )
İnsan da asıl olarak yiyip içmeye
ve doğada koşup oynamaya,
sonra da zıbarmaya programlı.
Ancak yaşamak için çalışma zorunluluğu,
onu resmen doğasından uzaklaştırıyor,
olmadığı bir şeye dönüştürüyor.
Bunu derdi de,
sevgili hayatgibi' nize düşüyor..

***

İlkokulda filan,
bize inatla "serbest" resim çizdirmeye kalktıklarında,
ben de o gün,
iki dağ arasında batan güneş ve akan dere çizmeyeceksem
( yani o gün içinde bulunduğu topluma aykırı,
marjinal bi insan olmaya karar vermişsem
- ki o yaşımda bile yapıyormuşum bunu!
tikkatinizi çekerim - )
aşağıdaki resmi çizerdim.







Ama orantılar filan da aynen böyle.
Evin boyutu,
ağacın,
çitlerin boyutu filan.
Hep böyleydi.
Bu aralar resim ekledim ya bi kaç tane,
bunu da sizinle paylaşayım dedim.
Sizi kendimden soğutma konusunda eylemlerim sürecek!!!





8.05.2007

NASILIM?!?


Nasıl çizmişim??
Bugünlük bu haldeyim!


7.05.2007

WALLA, SADECE HAFTASONU RAPORU


Siyasetten içinize fenalıklar geldiğinin farkındayım,
o yüzden bi süre ben de uzaklaşacağım bu konudan
- ki bu sürenin uzunluğu konusunda söz veremem -

Aslında halkımızın,
televoleler ve bilimum dizilerden başını kaldırabilip,
siyaset konuşması
ve dahi tartışması tarifsiz mutluluklara gebe oldu bünyemde.
Lakin,
artık bana göre siyaset tartışmasını kaldırmaz bu toplum daha fazla!
Bence tez vakitte,
magazinde büyük bir "bomba" patlatılacaktır.
- nahanda buraya çiziyorum. sonra efendim, "hayır çizmedin!" denilmesin.
denilirse fena bozuşuruz –

Mesela bendenizin naçizane önerileri olabilir bu hususta,
en azından "olayın büyüklüğü" konusunda.
Öyle bir "bomba" olacak ki bu olay,
ne biliyim bi Kamze Özçeliğin kasetinin çıkması
ve izlemeyen tek bir yurdum insanının kalmaması
- ben hariç! -
veyyahut efendime söyleyeyim Aliye namlı Sanem Çelik’ in,
evli yönetmeniyle "yakın temas" halindeyken görüntülenmesi
ya da
Pına Raltuğ’ un biricik Tonisini 2 adet "ufaklıkla" ard arda boynuzlaması kabilinden bir olay olacak.
Ben,
şahsen Hülyaavşar’ dan umutluyum.
Çünkü bu şahsın "patlatma" zamanlamasına
ve şiddetine öyle kolay kolay erişilememektedir.
Tez vakitte Kayaynan havuzda öpüşürken görüntülenmek vs gibi bir skandal beklemekteyim kendisinden.
Ya da Zehra’ sını tokatlarken şip şaklanıvermiş! bir foto!
Ne de olsa zamanında
"hak edeni döveceksin, gerekirse ben de döverim!" gibi veciz sözler işitmişliğimiz var kendisinden!

"o zamana" kadar,
biz çevirelim kameralarımızı Boğaz’ a,
yani benim hayatıma.
Cumartesi çalışmakla başladı haftasonu bu defa.
İşyerine gelindi,
temsili olarak çalışıldı ve öğle saatlerinde
"tabana kuvvet" kaçıldı.

Sevgilim beni işyerimden aldıktan sonra,
G-Mall’ a gittik kendisiyle.
Ki ben salonlarına taptığım halde,
yeri itibariyle sevdiceğin arasının hiçbir vakit hoş olmadığı bir sinemadır burası.
Çünkü çıkışta bir yere gidecekseniz,
ya taksiye bineceksiniz,
ya yürüyeceksiniz.
Ve lakin o gün şanslı bir gününüzde olup,
bir taksiye binme şerefine erişseniz dahi
-İstanbul’ da taksilerin sizi alması için arka arkaya 3 parende atmak gerekiyor –
Taksim’ e gideceğinizi söylerseniz taksici,
ya suratınıza sümkürür gibi bi
"Maçka’ dan Taksim’ e taksiyle mi gidilir?" bakışı fırlatıyor,
ya da direkt olaya
"aaa ben durağa dönüyorum o taraftan geçmiycem, siz en iyisi arkadaki taksiye binin" havası vererek,
size "ufaktan ikile" şeklinde ayar veriyor.
Tabii siz kendisine çemkirerek,
ısrarla,
"taksilerin görevinin zaten sizi istediğiniz yere götürmek olduğunu,
şurdan geçiyor mu? vs soruların muhatabının otobüs dolmuş gibi araçlar olduğunu" anlatmaya çalışsanız da,
sonuçta bir sinir harbi yaşamış şekilde inmek zorunda kalıyorsunuz ki,
söylüyorum size,
bu bir ilişki için pek hayırlı bi şiy diil.

Bu durumda ben bütün fedakarlığımla "yürürüz canım ne olacak" dediğimdeyse,
sevgilimin surat asmasında yeni açılımlar vuku buluyor.
Şöyle ki,
sevgilime göre,
o gün İnönü’ de maç varsa,
maça gelecek binlerce kişi arasında mutlaka kırolar bulunmaktadır
ve ben,
"hayatının amacı kendisini başkalarına göstermek" olan ben,
zaten bi türlü normal giyinmeyi de bilmediğimden
- ki tek dekolte vermemişimdir bu güne kadar! -
herkes! ( bu noktaya dikkatinizi çekmek isterim, herkes )
bana bakıp,
bana asılacağından,
birkaç kişi de mutlaka bana laf atacağından,
kendisinin başını belaya sokacağımdır muhakkak.

Maç yoksa da,
Maçka Parkı vardır!
Orası da sevgilim için it kopuk yuvasıdır
ve benimle Maçka Parkı’ndan geçmek demek,
yine başımıza türlü belalar açmam için yeterli sebep yaratıyorum demektir.
Neyse,
gördüğünüz gibi G-Mall’ a gittim demek,
aslında benim için katlanılan binbir meşakkattir.

Sonuçta gittik,
kutsal G - Mall’ a,
Aldık biletlerimizi Örümcek Adam’ a.
Ve fekat,
filme henüz 2 saate yakın zaman vardı.
Bu durumda tarafımızdan,
yapılacak en mantıklı şey yapıldı.
Num Num’ a yanaşıldı,
yemekler ısmarlandı.
( Num Num’ ı ne kadar sevdiğimi,
bilmem daha önce söylemiş miydim? )
Yemeklerimizi yedikten sonra,
gittik biraz da D&R’ da tur atmaya,
DVD baktık,
oyun baktık,
kitap baktık,
bayağı bi oyalandık.
Çıkınca da mısırlarımızı alıp,
uslu uslu filmimizin saatini beklemeye başladık.
Salon açılınca içeri daldık
ve 26 dk reklam işkencesine maruz kaldık.
- yine! -

Sonunda filmi izlemeye başladık.
Şimdi filmde "şöyle oluyor böyle oluyor" diyip de,
henüz gitmemiş olanların tadını kaçıracak değilim.
Sadece özetleri okumamış olanlar için,
konusunu söyleyeyim.
Örümce Kadamımız bu kez,
2 düşmanla karşı karşıya,
hatta sonra bi tane daha ekleniyor bunlara.
Sevdiceği Mary Jane’ le de araları bozuluyor bu arada,
çünkü bizim Spidey’ nin,
meşhurluktan mütevellit bir miktar burnu kalkmış durumda.
Mary Jane de,
"neden hep onun sorunları önemli?" modunda.
Egoların savaşı bi nevi.
Sonuçta da anlatılan bu minvalde,
iyilerle kötülerin +
içimizdeki iyiliklerle kötülüklerin savaşının sürprizsiz anlatımı çıkıyor ortaya.
Tamam irdelediği bu konu güzel de,
artık bu kadar "mor parmağım kör gözüne mesaj kaygılıyım" türü filmler
fazla geliyor benim bünyeye.
Bu kadar etkili "mesajlar" 13 yaşından sonra,
daha bi alttan,
daha bir sinsi gibi verildiğinden belki de.
Çizgi film tarzı kahramanlık,
yaş itibariyle de fazla geliyor bir yerde.
Ha,
sahneler güzel mi?
Güzel,
Aksiyon bol mu?
Bol!
Kayıtsız şartsız sevme duygunuzu üzerine kusabileceğiniz bi
"forever in love with you" modeli Örümce Kadam,
mevcut mu?
Mevcut!
E,
keyifli bir seyirlik de mevcut diyebiliriz o halde.
Mısırını ye,
kolanı iç,
çıkışta da üzerinde fazla düşünme.
Bunları başarıp,
sadece vakit geçirme derdindeysen,
git sen de.
Değilsen,
yaklaşma bile.
Gitmeye karar verirsen,
bol Hristyanlık ve amerika propogandası gördüğüne şaşırma bir de,
filmde var çünkü.

Filmden çıkan hayatgibi' niz,
bu düşünceler içinde,
Nişantaşı içinden geçerek,
Cevahir’ e kadar yürüdü.
Orada bu yürüyüşün ödülü olarak güzeeeel bi dondurma yedi
ve kendisine 1 adet t-shirt
bi adet de uzun kollu kapşonlu bişiy alıp evine döndü.

Maç saati 21:00 olduğundan,
dışarıda izlemeye elverişli değildi,
bu da benim için dokkkkuzda eve damlama sebebiydi.
Maç tarafımdan izlendi,
bi Gaassraylı olarak,
"amaaaan puanları kaybedip kaybedip,
başka takımların kazanmasına bel bağlamayacaksın işte böyle"
dendi
ve üzerinde daha fazla bi şiy söylenmedi.
( yok bi de söyleseydin!
yenilmiş işte Beşiktaş, sen daha ne diycen?
İstediğin kadar hakem hatalıydı de,
Tigana de,
o de,
bu de,
maç gitmiş bi kere )

Maçtan sonra da biraz muhabbet edip,
biraz dergi vs okuyup,
biraz da Makina seyredip uyudu bünye!

Pazar sabahıysa
11 gibi uyanıp,
direkt televizyonu açtım
ve Kanaltürk’ e zıpladım.
Bir yandan kendimle "ne giyeceğim" i tartışırken,
Politika durağı’ nı izleyip,
makyajımı yapıp,
kahvaltı mahvaltı etmeden Taksim’ e zıpladım.

Orada sevdicekle buluşup Dilek Pera’ ya gitmekle başladık işe.
Ben kaşarlı mantarlı omlet yedim,
kahvaltı kabilinde.
O yapmış kahvaltısını,
köri soslu tavuk yedi o sebeple.
Benim iskeleden almış bulunduğum Cumhuriyet’ i okuduk biraz,
sonra "burada gazete okunmuyor" diyip,
kalktık yemekler biter bitmez.
Gloria Jeans’ e ışınlandık
ve gazetelerin sayısını da bir miktar arttırdık.
Orada "aaa şu da olmuş,
bak şu ne yazmış" şeklinde bir süre kafa şişirdikten
ve ben haftalık chiller eşliğinde apple pie’ ımı yedikten sonra,
dolaşa dolaşa Emek Sineması’ nın sokağına vardık.
Maça daha vardı,
bari biraz bilardo oynayalım dedik.
Ben "kişisel bilardo tarihi" me altın harflerle yazılacak sayılar elde ettim ki,
acemi bi pilardocu olarak benim içüm böyyyük başarıdır!

Sonra Ekvator’ a gittik,
Gassarayın maçını,
sevgilimin sürekli "yok yok atar şimdi Galatasaray" sayıklamaları içinde izledik!
Hayır,
nasıl emin oluyorsa bu kadar?
Maç bitti,
"ee atamadık işte?!" dedim,
yüzünde gerçekten çok şaşırmış bi ifade vardı,
sanki "öteki taraftan" bi tüyo almış da,
son anda "planlar değişmiş" gibi.
Sonradan durumun farkına vardıkça sevindi tabi,
"eee kesin şampiyon oluyoruz biz bu durumda" filan diye.
Neyyysseeee..

Maçtan sonra,
moral bozukluğundan Lombak-Penguen-K dergi filan,
ne varsa toplayıp,
evde yatağımın üstüne çöktüm.
Okudum okudum sonra da yattım.
Bir türlü de,
doğru dürüst uyuyamadım..


4.05.2007

BEN Bİ ŞİYLER YAZDIM YİNE!!


Nasılsınız bakalım huzur pıtırcıklarım?
Cuma günüyle aranız nasıl?
Ben Cuma günlerini küçüklüğümden beri,
çok severim nedense.
Hayır,
kendisi haftasonuna dahil değildir aslında.
Tamamiyle bir iş günüdür.
Hatta,
ben cumartesileri de çalıştığım için,
haftasonuna,
tatile,
hiç dahil değildir!
Ancak şu "Tatil’ e 1 kala modu",
bana neredeyse tatilin kendisinden daha tatlı,
daha heyecanlı gelmektedir.
( bkz. yolculuğun kendisinin gidilecek yerden daha değerli hale gelmesi )

Üstelik Cuma günleri ödeme günü olduğundan,
artı bir iş yoğunluğu olmasına rağmen.

Bir de yarın
- bi aksilik çıkmazsa –
Örümcek Adam 3’ e gidecek olmamızın da bi etkisi var bu
"iyimserlik hali" nde.
Evet çocuk filmi biliyorum ne var?
Tam çizgi film mantığı,
bunu da biliyorum tamam!
Ama arada bir ihtiyaç var böyle şeylere.
Hem,
takip edenler bilir,
ben "büyük filmleri" ne gidiyorum en çok.
Ayrıca yetişkin olmaktan kim ne hayır görmüş ki,
biz de biraz çocuk kalalım geyiğine sardırmayın beni!
Beynimizin ufak bi kısmı hala 7 yaşında,
napalım yani!

Madem ciddi konu yazmak zorunda hissediyorum kendimi,
hemmmmen bi kitap tavsiye edeyim.
Şu an Hulki Cevizoğlu / İşgal ve Direniş’ i okuduğumu söylemiştim.
Henüz kitabın ortalarındayım
ama şunu da söylemek zorundayım,
gerçekten çok güzel bir kitap.
1919’ da işgal altındaki Türkiye ile
2000’ li yılların Türkiye’ sini birebir karşılaştırıyor
ve aslında farkında olmasak da,
şu an yaşadıklarımızın çok da farklı olmadığını vurguluyor.
Üstelik bunu çok sade,
çok anlaşılır bir dille yapıyor.

Özellikle çocuğu olan herkese şiddetle tavsiye ediyorum,
otursunlar,
bu kitabı çocuklarına okusunlar.
Atatürk sevgisini,
vatan sevgisini,
bu ülke için kimlerin ne fedakarlıklar yaptığını
küçük yaştan iyice öğrensinler.
Öğrensinler ki,
ileride kafalarını yanlışlarla doldurmaya çalışanlar çıktığında,
saçma fikirlere kapılmasınlar.

Kitapta özellikle dikkatimizi çekmesi gereken,
işgal altında olmamız değil aslında.
İşgal başladıktan sonra İstanbul Hükümeti’ nin
ve bir kısım vatandaşımızın takındığı tavır.

Karşımızdaki güçlü ordular
ve bizim hiçbirine sahip olmadığımız silahlar karşısında acizliğimize,
mağlup olacağımıza o kadar inanmışlar ki,
iyi niyetli olan insanlar arasında bile,
şu safça düşünce yayılmış
"nasıl olsa kesin olarak ülkemiz başkalarının eline geçecektir.
En azından işgalcileri kızdırmazsak,
onlara direnmezsek,
manda altında bize belli haklar tanırlar,
bir şekilde! hayatta kalırız"

Özellikle basın
( başta Ali Kemal gibiler olmak üzere )
halkı
"Mustafa Kemal ve arkadaşları halkımızı boşu boşuna ölüme sürüklüyorlar.
Direneceksiniz diyerek bunca insanların telefine neden oluyorlar.
Bunların dediklerini yapmayın,
direnmeyin"
benzeri yazılarla Atatürk ve Kuvayı Milliyeciler aleyhinde kışkırtmışlar.
Yani onlara göre Atatürk ve onun yolundan gidenler,
aslında "paranoyak" mış.
Direnmek gereksizmiş ve ülke
"işgalcilerin insafına" bırakılmalıymış.
Dikkat edin!
Lütfedip de önümüze bir parça et atarlar diye,
kasap önünde bekleyen kediler kadar soysuzlaştırmaya çalışmışlar Türk Milleti’ ni.

İzmir‘ in işgali sırasında bile,
saraydan ve Damat Ferit hükümetinden
"sükuneti koruma" emirleri yağdırılmış,
İzmir’ deki askeri birliklerimize
"kesinlikle karşı koymama" emri verilmiş.
Buna rağmen,
hiçbir silahlı direnişle karşılaşmamalarına rağmen,
yunan orduları,
İzmir’ e ayak basar basmaz,
yağmaya,
tecavüzlere,
cinayetlere başlamışlar.
Bastıkları evlerde değerli ne varsa alıp,
evdeki annelere oğullarının önünde,
eşlere kocalarının önünde tecavüz etmişler.
Daha sonra bu kadınları süngüleyerek,
yakarak,
kurşuna dizerek öldürmüşler.
Çoğu erkeğin parmaklarını,
kafalarını kesmişler!
Ve bunların fotoğraflarını çekmişler!
7 aylık bebekleri süngü ucuna takıp,
diri diri ateşlerin üzerinde tutarak,
kelimenin tam anlamıyla "kızartmışlar".
Annelerinin gözü önünde.

Bunların gerçekleştiği duyulduğu sırada bile,
İstanbul hükümeti "direnmeyin, bunlar söylenti, cinayet falan yok, Kuvayı Milliyeciler paranoyak" demeye devam etmiş!
Aymazlığın farkına varabiliyor musunuz?

Atatürk,
tam da İzmir’ in işgal edildiği gün
Samsun’ a doğru hareket ediyor,
ünlü Bandırma Vapuru’ yla.
Kendisi ve yanındaki arkadaşları didik didik aranıyorlar üstelik,
silah ve cephaneyi Anadolu’ ya kaçıracakları şüphesiyle.
İşte bu şartlar altında Atatürk şu cümleyi kuruyor:
- Bunlar bizim Anadolu’ ya silah götürdüğümüzü zannediyorlar.
Oysa biz kafa gücümüzü ve imanımızı götürüyoruz .

Ellerinde silah bile olmadan,
üstelik hükümetinden ümidini kesmiş bir halde,
koskoca Anadolu’ yu karış karış gezip,
düşüncelerinin paranoya olmadığını,
katliamın gerçek olduğunu
ve gururlu milletimizin akibetinin,
işgalcilerin insafına bırakılamayacağını anlatıyorlar.
Gerçek dindar imamlar da kendilerine destek oluyorlar,
"eline 3 taş alıp atarak dahi olsa,
düşmana karşı vatanını savunmayan kişi,
müslüman değildir,
bu dünyada ve ahirette affı mümkün değildir" diye bildiriler yayınlıyorlar.
İşte dincilikle gerçek dindarlık arasındaki fark bu.


Halkımıza da,
sadece bu olanları izleyip,
gözlerinin önünde açık seçik cereyan edenleri "anlamak" kalıyor.
Bu,
o kadar da zor değil bence,
ne dersiniz?


3.05.2007

BUNALDIM DARALIYORUUUMMMMM!!!!



Nasıl çizmişim?
İşte bu benim!
Daha doğrusu bu benim işyerindeki,
özellikle Çarşamba – Perşembe - Cuma günlerindeki halim.
Biraz sinirli – biraz boşvermiş,
çokça da bıkkın.

Zaten iş sorunları,
her zamanki yoğunluğunda devam etmekteyken,
üzerine siyaset arenasındaki gelişmeleri sabahlara kadar televizyondan takip etme sevdası eklenince,
bu hafta,
diğerlerine oranla iki kat daha fazla yıprandı bünye.
Hem,
geçen hafta hastaydım,
hastalık + yorgunluk + stres + gündem yoğunluğu,
beni acaip bunalttı.
Haftasonu bi de derbi var üstelik!
Zor be!

Damardan huzur almam lazım tez vakitte!
( yolunu bi bilen var mı? )

2.05.2007

NEŞELİ DEĞİLİM SEVİNÇLİYİM SEVİNÇLİ...

Can turşularım,
bloğum son günlerde sanırım şu hale geldi:
1 ) Sıkıcı
2 ) Yorucu

Bunların farkındayım,
sayfayı bu şekilde devam ettirmeyeceğim sürekli tabii ki ama,
bir süre,
en azından bir kaç gün durum böyle!

Düşünün ki,
ülkemizin "gurur vesilesi"
en bi birinci dizimiz,
Türkiye - Yunanistan maçından bile fazla rating almış,
izlenme garantili "Binbir Gece",
dün akşam yeni bölümünü yayınlayamamış!

Sebep?
Ya izlenmezse korkusu!
"koskoca" bi Aydın Doğan kanalı,
en iddialı yapımını ekrana taşıyamıyor,
çünkü ülke tarihinde uzun yıllardır ilk kez,
halk siyaseti magazinden,
dizilerden daha fazla seyrediyor.
Ha,
belki yayınlansa yine çok seyredilecek söz konusu dizi.
Yine de kanal yöneticilerinin aklına "ya izlenmezse?" sorusunun düşmesinin sebebinin siyaset olması,
beni ne olursa olsun mutlu ediyor.

Sürekli apolitize edilmiş,
özellikle 1980’ den sonra,
siyaset arenasından elini eteğini çekmiş insanlarımızdaki bu uyanış,
yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştiriyor.
( ki bence bu iyi! )

Son günlerde olaylar,
cepheler,
açıklamalar yıldırım hızıyla değişiyor.
Size yemin ediyorum,
mesai saatleri bitse de eve gidip televizyon izlesem,
gelişmeleri takip etsem diye can atıyorum artık her gün.
En son dün akşam Anayasa Mahkemesi kararını açıklayarak,
367 şartının geçerli olduğunu söyledi
ve ilk oturumu geçersiz saydı

Cevabı merak edilen "şimdi ne olacak" sorusunun yanıtı da,
birkaç saat sonra RTE’ den geldi:
Seçime gidiyoruz!!!

Ne kadar güzel!
İyi de muhterem büyüklerimiz,
neden zamanında seçime gitmediniz,
neden ülkeyi gerim gerim gerdiniz?
Neden,
neden,
neden.

Bunlar dışında,
artık pek bahsedemediğim özel hayatımdan da birkaç bilgi vereyim.
Zaten bu konuda,
yalnızca dün sevgilimle Ekvator’ da yemek yemekle yetindim.
Yemek sonunda hemen kalkıp koşa koşa eve gittim.
Televizyonu açıp da Hulki Cevizoğlu ve Kanadoğlu’ nu zamansız karşımda görünce çok sevindim.
Geç saatlere kadar da kendilerini izledim.
Gelişmelerle ilgili yorumlarını kendimce değerlendirdim.
Tamam itiraf ediyorum,
birkaç reklam arasında Chelsea – Liverpool maçına da bi kaç dakika baktım.

Bir süre sonra da yorgunluktan bitmiş bir vaziyette yattım..

1.05.2007

1 MAYIS KUTLU OLSUN!


Siz de bi an için,
bugün kavuşamayacağız diye korktunuz değil mi yaşama sebeplerim?
( tahmin ettim )
Çünkü,
gün itibariyle "memleket yolları işe gidenlere kapalı"
daha doğrusu İstanbul yolları!
Gün 1 Mayıs olunca hadise doğal da,
kaç senedir 1 Mayıslarda okula - işe vs gitmişliğim var,
ama ilk defa bu kadar "hayatın durması" durumuyla karşılaşıyorum.
"Taksim’ de eylem yaptırmayacağız!" tutturukluğunun eseri bunlar biraz da.

Taksim ve çevresine her türlü ulaşım kesildi.
Kabataş’ a Beşiktaş’ a vapur yok,
Taksim’ e metro, otobüs, füniküler,
hiç bi ulaşım yok.
Araçlarda kontrol olduğu için köprü tek şerit ve felç!
İnsanlar Kavacık’ tan köprüye 30 dakikada gidemediklerini söylüyorlar.
Köprüye giren zaten 2 saat çıkamıyor.

Ben de binbir zahmet Üsküdar’ a vardım ama
aman Allahım!
Üsküdar insan seli.
Beşiktaş - Kabataş ulaşımı motorlar da dahil tamamen kesilmiş olduğundan,
binlerce insan kalmış iskelede.
Normalde mitinge filan katılmayacak,
işine gücüne gidecek insanlar burada "durdurulmaktan" o denli rahatsız ki
ve kalabalık öyle boyutlardaki,
burada bekleyenler kendi çaplarında yeni bir "gösteriye" imza atacaklar neredeyse.

Neyse ben hiç bulaşmıyorum.
Bi Eminönü vapuru bi de bu tarafa gelecek arkadaş bulup,
çıkıyorum yola!
Eminönü - işyeri arasını da tıpış tıpış yürüyoruz.
Arada kameralar filan çekiyor bizi,
hayatta da en nefret ettiğim şeydir,
yolda yürürken burnuma mikrofon dayanması.
Bi çoğundan kaçıyorum ama,
hala bu akşam Show TV’ ye çıkma ihtimalim var,
söylüyorum.

Bir de işyerine geldiğimden beri bir şey dikkatimi çekiyor,
herkes yollarda kalmış,
yürümüş etmiş filan da,
yüzlerde nedense bir mutluluk havası,
gülücükler,
şakalaşmalar,
"ayy ben şurdan beri yürüdüm, ayaklarım şişti"
filan diyenlerde bile bi hafiflik,
bi şirinlik.
Demek ki insanlara işe 10 gibi gelmek,
ne olursa olsun iyi geliyor,
sabah deniz kenarında şöyle bir yürüyüş yapmak hoşlarına gidiyor.
Belki de insanlarımızın Küba’ da yaşayası var,
kimsenin haberi yok,
kendilerinin bile,
olamaz mı yani?

Küba’ ya giden biri anlatmıştı,
insanlar çok fakir,
her yere yürüyerek gidiyorlar filan ama hepsi gülüyorlar,
çok mutlular demişti.
Bizim bu sabah girdiğimiz ruh halinde,
onlar bir ömür yaşıyorlar herhalde!
Daha basit yaşasak,
daha mı mutlu oluruz acaba?
( bence bu bi soru değil.
onay bekleyen bir saptama yalnızca )