30.06.2008

tatil resimleri...


merhaba,
daha önce bahsettiğim bir tatil vardı...
resimli olmasını istemiştim yazının,
olmamıştı...

şimdi ekliorum resimleri..
bayağı uğraştım ama iyi oldu gibi...
çok fazla resim arasından seçmek cidden güç bir işti..
elimden ancak minik kolajlar yapmak geldi...

iyi seyirler...

burası akçay' ın girişi...
tatilimiz başlıyor...



burası otelimizin dışı, bahçesi, denizi...




güzel ayvalık....







güzeller güzeli cunda...

ve 1 adet şeytan sofrası kesiti...




hasanboğuldu ve muhteşem assos kesitleri...




dönüş yolu cumalıkızık gezisi..


bu dünya,galiba güzel bir yer değil mi?

19.06.2008

euro 2008.. türkiye, hollanda.. ve daniel - mariane pearl...


türk milleti olarak,
ne kadar lüzumsuz şey varsa hepsini yapmaya teşneyiz.
mesela bir maçı kazanmak,
öne geçmek için,
önce mutlaka gol yemeliyiz,
bu da yetmemeli,
hakem tarafından ezilmeliyiz,
sonunda da küllerimizden doğup “ yeminimi bozdum ağalar “ şekli yapmalıyız..

ben en baştan söyledim,
biz bu çeklerden korkuyoruz,
durmadan geri pas yapıyoruz,
böyle bacaklarımız titrerse gol yememiz kaçınılmaz diye..
yedik de..
hem de 2 tane..
arkasından kaç tane attık?
- hem de 15 dk. da -
3 tane..
gerisinden bize ne,
galibiyet şahane..

sesimin çıkabileceği son notada bağırıyorum,
hatta o desibeli de geçtim,
kapasite üstü haykırıyorum,
nihat’ ın 2. golüne ben ancak böyle seviniyorum..
çünkü ben de türküm..
yumurta kapıya dayandıktan sonra gelen galibiyetlere,
hepsinden fazla seviniyorum..
ama bir yandan da,
bu strese gerek var mıydı diye düşünüyorum..
“ yapmasak daha mı iyi olur ki? “ diye sayıklarken bile,
aynı hataları tekrar tekrar yapacağımızı biliyorum…

tıpkı dün gece Hollanda’ nın kazanacağını taa en baştan bildiğim gibi..
günlerdir etrafımda dönen:
- hollanda kesin yedeklerle çıkıp romanya’ ya yatar, çünkü fransa ve italya elenir o zaman,
geyiklerine
“ saçmalamayınnnn “ diye şarladığım gibi..

çünkü hollanda büyük takım…
üstelik öyle yunanistan gibi tek bir turnuvada şampiyon olmakla filan değil,
hep iyi futbol oynadığı için,
geleneğini yıllara yayarak sürdürdüğü için,
bir dönem başarısızlıklar yaşasa da,
hala iyi oynadığı için büyük takım.
şimdi serde “ büyüklük “ varsa,
burnun yere düşse eğilip almayacaksın,
başına gelecekleri göze alacaksın
ve adına leke sürülmesi için kapıları sonuna kadar açmayacaksın..


“ ama yarın, bu elemediği takım önüne çıkar da hollanda’ yı elerse ? “
filan gibi şark kurnazlıkları gözümde ahlaksızlıkla eşit neredeyse..
gerçek erkeklerden kurulu,
gerçekten şampiyonluğu kovalayan bir takım
“ bugün yediğim hurmalar… “ mantalitesiyle hareket etmemeli bence..
etmedi de…
aferin size..
kupada türkiye’ den sonraki favorim hollanda bundan böyle…

neyse..
gördüğünüz gibi EURO 2008 şu sıralar benim hayatımda da hükmünü sürmekte,
izlenecek maçlar,
diğer tüm programların üzerinde gelmekte..
ama arada bir film de izlemek ister bu bünye..
ben de dün yine başladım film film diye inlemeye..
ve ne yaptım?
evde hafta sonundan beri izlenmeyi bekleyen A Mighty Heart DVD’sini taktım,
uzun uzun seyre daldım…

filmin bazı sahneleri gereksiz uzatılmış mı?
evet..
eleştirilebilecek yanları var mı?
evet..
insan seyrederken içinden
“ bunlar acaba alttan alttan Amerikalıları sevimli göstermeye çalışmasın bak! “ gibi Türkçe ötesi cümleler kuruyor mu?
kuruyor..

bir taraftan da
“ yoksa Amerikalıları sevimli göstermiyor da,
aslında Amerikalılar kendi besleyip destekledikleri teröre,
masum olsun olmasın,
kendi çocuklarını da kurban veriyor,
suçları o kadar büyük ki kendi vatandaşlarını bile koruyamıyor göndermesi mi yapıyor? “ diyorsunuz..
mesajını çözemiyorsunuz..
çünkü istemeden de olsa,
öyle çekildiği için,
filmi öncelikle mariane pearl’ ün gözünden izliyorsunuz,
sanki onun içinde yaşıyorsunuz..

düşünün,
bir gece,
9’ da geleceğini bildiğiniz kocanız gelmiyor,
kayboluyor,
sonra kaçırıldığını öğreniyorsunuz,
başına silah dayanmış halde teröristlerin elindeki görüntülerine bakıyorsunuz..
eşiniz de siz de gazetecisiniz,
idealleriniz uğruna dünyanın en karmaşık yerlerini gezmişsiniz,
şimdi pakistan’ da,
karaçi’ desiniz,
üstelik 5 aylık hamilesiniz…
ve eşinizin azılı teröristlerin elinde öldürülmek üzere olduğunu bilmektesiniz..

gerisini önemser misiniz?
olay bir Müslüman – Yahudi çatışması mı
yoksa Amerikalı – Pakistanlı çatışması mı,
tüm bu başınıza gelenler küresel adaletin bir yansıması mı,
bunun muhasebesini yapabilir misiniz?
yoksa sadece ve sadece çok sevdiğiniz
ve karnınızdaki 5 aylık oğlunuzun babası olan biricik eşinizin eve sağ salim dönmesini mi istersiniz?

karaçi’ de öldürülen wall street journal yazarı daniel pearl’ ün,
kaçırılışı ve öldürülüşünü mariane pearl’ ün gözünden anlatan bu film,
bu yüzden benim için etkileyiciydi..
mariane rolünde angelina jolie de,
duygu sömürüsüne başvurmadığı sade oyunculuğuyla gayet iyiydi..

akşam daha sonra geç saatlerde Bodrum’ dan dönen annemlerin bize uğramasıyla devam etti.
babalar günü’ nde göremediğim babama hediyesi verildi,
milli takım geyikleri çevrildi,
çaylar içildi.

sonra,
sohbetler bitti,
herkes evine gitti.

ama yazarınızın içinde korkular
ve kaygılar var gibiydi..
sizce sebepsiz mi?

8.06.2008

Kelebek.. yahut eksiklik...

bu belki aptallıktı,biliyorum.bu aptallığım yüzünden şu an " eksiğim " onu da biliyorum..ama birazdan tamamlanacağım,ya da yerine birazını daha koymaya başlayacağım,hayat denen puzzle parçalarının..

şimdiye kadar çoktan " çamuruma katılması " gerekirdi bu kitabın,biliyorum,ama,bugüne dek hep ertelemiştim işte..
nasıl olsa yeri gelir,zamanı gelir diye diye...

hep rafta gördüm,elime aldım,bıraktım,nedense..

Henri Charriere' den Kelebek, bahsettiğim..aslında adını küçükken işittim..bir defasında salonda otururken babam:- gençken bana şu Kelebek' i eline alan,bitirmeden bırakamaz demişlerdi,10-15 sayfadan sonra bıraktım ben,okuyamadım,üniversite vs yoğun zamanlardı..sonra da unutuldu gitti,herhalde dünyada bu kitabı " okuyamayan " tek insanım, dedi..

sırf bu sözleri için bile hemen o gün alıp okumuş olmalıydım halbuki.ah ben!..

neyse,sanırım bundan sonra dilenecek özürler faydasız,kendime bile..

daha fazla bekletmemek için hazineyi,burada,bu saatte başlıyorum okumaya...( tam anlamıyla geceni 3' ü! )

dışarıda ufak tefek sesler duyulmakta..sevdicek içerde uyumakta...

benimse belki bulmakta biraz huzuru,bir türlü uyku tutmayan deli ruhum...

PS 1: bugün sinemada Indiana Jones' u izledim, eğlendim..
PS 2 : milli takımın portekiz maçını izledim,
şekilden şekile girdim,
sinirlendim..


5.06.2008

olan biten...



başından çok şeyler geçmiş o insanların gizemli havasını bürünmeye çalışmayacağım size.
yazamadığım bunca süre içinde akla hayale sığmayacak şeyler gerçekleşmedi neticede.
en son yazdığım “ tatil havadislerinin “ üstünde değildi hiçbiri en azından.
( hiç olmazsa bana göre )

evlendiğimizden beri 1 ( yazıyla bir ) kerecik bile sinemaya gitmemiş olmamız,
benim için en büyük havadis sayılabilir aslında.
“ flört dönemi “ tabir edilen dönemde,
o kadar çok gezmişiz,
o kadar çok – gerekli, gereksiz –
cafe,
sinema,
alışveriş merkezi vs görmüşüz ki,
mal bulmuş Mağribi gibi eve çöreklendik.
koltuklara,
mutfağa,
play station’ a kilitlendik,
durmadan DVD izledik.

bu haftasonu artık tam da
“ sinemaya gidicez bak kaytarmak yok “ yaparız diye düşünürken,
arkadaşlar aradı:
- cumartesi bize gelin beraber takılalım,
gece de kalırsınız, dedi.
teklif güzeldi,
biz de biraz düşünüp kabul ettik.

ben hala içimden,
“ pazar günü geç de kalksak nasıl olsa tatil,
o zaman gideriz sinemaya “ diye geçirmekteydim.

neyse cumartesi günü akşamüstü gibi gittik,
önce alışveriş yaptık marketten bir sürü,
sonra eve geçip biraz sohbet ettikten sonra,
yemek yedik.

yemek faslında:
- ee piizlenmeyecek miyiz biz? dedim.
onlar da “ biz yemekten sonra tekila içiciiiiz “ dediler
- sevdicek dahil -
ben de,
( buraya dikkat )
tekila bende ertesi gün baş ağrısı yapıyor diye rakı içtim.
“ benimki “ 1 kadeh rakıda bana eşlik ettikten sonra,
yemek sonrası “ tekila shotlarına “ iştirak ettiğinden,
neredeyse “ bir küçüğün “ tamamını tek başıma içtim.

ama neyse ki geceyi ayılıp bayılmadan,
midemden dışarı bir şeyler çıkarmadan,
sadece gereğinden biraz fazla konuşup gülerek tamamladım.

tamamladım da..
bu işin sabahını hesaba katmadım…
ya da sevdicek katmadı..
sabahın dokuzunda uyandı..
beni de kaldırmak için elinden geleni yaptı!
“ bak daha ev sahipleri kalkmadı,
biz misafiriz,
yat! “ diyorum,
habire kımıldanıyor,
bir şeyler anlatıyor,
cep telefonumun müzikleriyle oynuyor!
neyse zorlukla da olsa bir lavaboya gideyim bari dedim.
fakat başım sanki 5 dk önce içki içmişim gibi dönmekte,
akşamki sarhoşluk aynen devam etmekte!
zerre kadar ayılmamışım.
üzerine bir de mide bulantısı ve baş ağrısı eklenmiş!
ayakta durmayı bırakın,
oturamıyorum!

oradan nasıl çıktık,
ben takside mide bulantıma dayanıp kendimi eve nasıl attım bilmiyorum.
ama uyuyup uyanıp arada bir ilaç içerek akşam 9’ a kadar yattığımı biliyorum.
böylece pazar planları yine iptal oldu..

bu hafta da büyük ihtimalle cumartesi çalışacağım..
önümdeyse koca bir “ artı yoğun “ perşembe öğleden sonrası
ve “ tüm finansçıların kabusu “ cuma günü beklemekte.

temennilerimse bu haftasonunun,
hiç olmazsa bana kalan kısmının,
çok iyi geçmesi yönünde..

portekiz’ i mucizevi bir şekilde yenebilmemiz yönünde bir de…

22.05.2008

tatil düşü...



cuma günü..
saat 13 civarı…
“ benimki “ aradı..

- aşkım nasılsın?
- iyi.. sen?
- çok yoğun çalışıyorum hiç vaktim yok, senin vaktin varsa bize bi tatil ayarlasana
- !!!!!!!!!!! nasıl yani?
- ya 3 günlük tatilde bi yerlere kaçalım diyorduk ya!
- diyorduk ama sonra da “ boşver “ deyip en ufak bir hazırlık yapmamıştık!
- olsun, gidelim.. vaktin olursa bak sen..
- ……. ee… iyi tamam..bi bakarım..

sonrasını siz düşünün!
ertesi gün 3 günlük tatil başlıyor,
üstelik hava da güzel,
herkes programını günler önceden yapmış
ve ben harıl harıl bizi kabul edecek bi tur,
otobüs,
vapur,
uçak,
tren,
bi şey işte,
ne olursa onu arıyorum,
ama bulamıyorum!

bir yandan işleri yetiştirmeye çalışıyorum,
bir yandan telefon – internet trafiği yaşıyorum,
memleket dahilinde ne kadar tur şirketi varsa hepsiyle konuşuyorum,
hepsinden aynı cevabı alıyorum:
yer yok!

en sonunda adı sanı duyulmamış bir tur şirketinin hattında bir süre bekletiliyorum,
ardından şu sözü duyuyorum:
biz sizi birazdan arayalım..
o arada artık ne yapılıyor,
birileri rezervasyon mu iptal ediyor,
yoksa başka çeşitli ayarlamalar mı yürütülüyor bilmiyorum,
biraz sonra aranıyorum:
- Assos – Ayvalık – Kaz Dağları turumuz için 2 kişilik yerimiz var!


Allahım ağlamak istiyorum!
çünkü iş artık benim için sadece tatile gitme hevesi olmaktan çıktı,
öyle büyük çaba ve uğraş verdim ki,
artık afganistan’ a götürüyoruz deseler koşa koşa gidecek vaziyetteyim,
durum tamamen bir gurur hadisesi.

hemen onaylıyorum,
hatta hayatta yapmayacağım şeyi yapıp faxla kredi kartı numaramı veriyorum.
çünkü saat bu sırada 16:00 olmuş ve benim işim başımdan aşkın,
sanal kart vs ayarlamakla uğraşamam,
EFT saati zaten geçmiş.
en düşük limitli kart numaramı verdikten sonra,
birden kafamda akşamı planlamaya başlıyorum:
işten çıkıp eve gittikten sonra duş alınacak,
yemek yenecek,
bavul hazırlanacak,
saat 22:00’ de “ toplanma noktasında “ olunacak.

hem kabus gibi,
hem de çok zevkli..
son anda karar verip pılını pırtını toplayarak kaçıp gitme deliliği..

sonunda 21:30 civarında
elimde kocaman bir bavulla kendimi kapıda buluyorum.
sevdiceğin “ bu bavul ne ya!! “ diye tatilin sonuna kadar söyleneceğini biliyorum,
ama napiyim ben başka türlü evden ayrılamıyorum.

taksiye atlıyoruz,
otobüsü biraz bekliyoruz,
diğer elemanları toplamak için oyalanıyoruz,
İstanbul’ dan tahminlerimizden çok daha geç ayrılabiliyoruz
ve daha en başından berbat bir tur organizasyonunda olduğumuzu anlıyoruz ama,
ben inanılmaz mutluyum.
en söylendiğim anlarda bile içimden
“ allahım ben tatile kaçıyorum “ diye tekrar ediyorum,
çünkü inanılmaz heyecanlar yaşıyorum.

ilk defa otobüsle uzun yol yapıyorum,
sabaha kadar biraz uyuyorum,
biraz uyuyanlara bakıyorum,
ışıklar el verdiğince dışarıyı seyrediyorum,
arada aşkımı uyandırıp
“ aşkım uzaklarda ışıklar yanıyor..
hep buralarda yaşayan insanların olması ne ilginç “ değil mi diyorum..
susurluk’ ta mola yerinde tost yerken fotoğrafımı çekiyor..
( zaten sürekli fotoğraf çekiyor )


sabah Akçay’ da otelimize giriş yapıyoruz.
1-2 saat dinlenip ilk gün aktivitelerimiz için Ayvalık’ a yola çıkıyoruz.
yolda,
ota,
böceğe,
çiçeğe her şeye hayran olarak,
etrafa doya doya bakarak ayvalık’ a giriyoruz.
ayvalık’ ı çok beğeniyorum.
hemen teknelerin önüne geçip,
Atatürk heykellerinin önüne gidip poz veriyorum,
daracık sokaklarında koşturuyorum.
kiliseden bozma caminin bahçesinden papatya kopartıyorum,
sevgili de her şeyi fotoğraflıyor.

birden:
- kırtasiye bulalım diye tutturmaya başlıyorum.
kadar coşkuluyum ki
hissettiklerimi mutlaka yazmak zorundayım!
kocaman bir defter alıyorum.
bundan sonraki bölümlerde hep elimde defterle geziyorum.

cunda’ ya geçiyoruz,
dünyanın ilk boğaz köprüsü marifetiyle..
aşık oluyoruz,
eski Rum evlerine,
denizine,
güneşine,
her şeyine..
2 saat serbest zamanımız var,
biz de coşuyoruz,
adanın altını üstüne getiriyoruz,
sahilde dondurma yerken deftere bir şeyler karalıyoruz..


küçücük otellerinde kalmak için ölüp bitiyoruz,
bir eskicide Rumlardan kalan onca eski eşyaya tek tek bakıyoruz,
özellikle bir tabloyu çok beğeniyoruz..
ama almıyoruz..
onun yerine bir sürü ıvır zıvır,
hediyelik,
yiyecek içecek alıp,
bu sarışın havada kaybolan şımarık çocuklar gibi koşturup,
yorgunluk içinde adadan ayrılıyoruz.

otobüse biniyoruz,
sarımsaklı’ dan geçip,
şeytan sofrası’ na ulaşıyoruz.
aman tanrım!
bu ne manzara!
tam anlamıyla bir deniz haritası gibi önümüze serilen görüntüye doyamıyoruz.
çay kahve içip otele doğru yola çıkıyoruz.

otel kötü sayılır,
üstelik soğuk,
ama bu kadar yorgunluğun üzerine bir de masa tenisi oynuyoruz.
sonra da odaya çıkıp uyuyoruz.

ertesi gün Zeytinli’ den bindiğimiz minibüslerle
( yukarı başka araç çıkmıyor! )
hasanboğuldu’ ya çıkıyoruz,
sutüven şelalesini görüyoruz,
ayakkabılarımızı çıkarıp,
buzzzz gibi sulardan çıplak ayakla geçiyoruz,
oradan assos’ a gidiyoruz,
önce behramkale tarafını geziyoruz,
burada mantı-gözleme-avcı böreği yiyoruz.
( zaten biz sürekli yiyoruz! )

dünyanın en şirin,
bumburuşuk,
güleç yüzlü teyzesinden saçma sapan bi şiyler satın alıyoruz.
sonra liman tarafına inip bir kez daha hayran kalıyoruz.
iskelede yürüyoruz,
dondurma yiyoruz,
ben dünyanın en büyük tesadüfü sonucu bizim şirketin avukatıyla karşılaşıyorum!
dönüşte adatepe zeytinyağı müzesi,
tahtakuşlar etnografya müzesi,
bir sürü köy,
Atatürk tepesi vs vs geziliyor..

otelde artık kaynaşmış olduğumuz arkadaşlarla denize karşı bira içip
01:00’ e kadar sohbet ediyoruz,
sonra yatıyoruz çünkü sabah “ depar “ ımız var!

istanbul’ a dönüş yolunu da değerlendiriyoruz.
cumalıkızık’ a uğruyoruz,
geziyoruz,
köyün içinden akan dereye bitiyoruz,
reçel alıyoruz,
hediyeler alıyoruz..
ardından Bursa’ da yemek molası,
çaresiz! iskender yiyoruz.
ardından feribot ve istanbul’ a varıyoruz.

ama siz düşünün,
bir taksiye atlayıp eve yol alırken,
kalbimizin ne kadarını Ege’ de bırakıyoruz..



12.05.2008

HER ZAMANNNN.. HER YERDEEE... EN BÜYÜK ŞAMPİYON CİMBOMMMM...


CİMBOMUMMMMMMMM
EN BÜYÜKSÜNNNNNNNNNNN
HEP BÜYÜKSÜNNNNNNNNNNNN
ŞAMPİYONSUNNNNNNNNNNNNNNNNNNN

SARIYLA KIRMIZIYLA ALNIMIZIN AKIYLA DİYE YOLA ÇIKTIK,
EMEK VERDİK,
İSTEDİK,
LEKE SÜRDÜRMEDİK,
SON MAÇIMIZI DA KAZANARAK,
KİMSENİN PUAN KAYBETMESİNE BEL BAĞLAMADAN,
6 PUAN FARK ATARAK,
KUPAYA UZANDIKKKK..

bizlere,
yine yine yeniden bu güzelliği yaşatan,
bütün oyuncularımıza,
teknik ve yönetim kadromuza,
büyük ve asil taraftarımıza,
sonsuzzz teşekkürler..

bizleri maçtan sonra sokaklara döktüler..
babamla atladık arabaya,
önce Mecidiyeköy,
oradan Beyoğlu' na...

coştuk,
sevindik,
eğlendik!
febeli sevgiliyi evde bırakıp,
trafik,
gürültü,
karmaşa demedik,
bütün taraftarlar bütünleştik..

ne mutlu bizlere,
ne mutlu galatasaraylıyım diyene!!


30.04.2008

taze evli... yeni gelin...


merhaba
“ taze evli “ yeni gelininizden selamlar.
yazıya böyle başladım çünkü hayatımın bu döneminde duyduğum sözcük bu.
taze evli,
yeni gelin.
- nasıl gidiyor hayat?
- iyi..
- evlilik nasıl?
- iyi..

cevabı kısa ve önceden malum bu soruları sormaktan bıkmıyor insanlar.
bu onlara bir çeşit yükümlülük gibi geliyor çünkü.
ben de sonsuz bir kayıtsızlıkla yapıştırıyorum hep aynı cevabı:
- iyi!
( daha başka ne denilebilecekse! )

favori soru no 2 ise:
yemek yapabiliyor musun?
ki bu aslında “ yemek yapmayı öğrendin mi “ sorusunun kibar biçimi.
etrafımdakiler yemek yapmayı bilmediğimi biliyorlar zira.
( bilmediğimi bildiklerinin tarafımdan bilinmesi! )

yani bu “ ince “ sorunun altında aslında:
- dün akşam bişiyler pişirebildin mi bari?
iması gizli!

genel bi cevap veriyim:
pişirebildim,
pişirebiliyorum
gerekirse pişiririm.

örn. dün akşam fırında köfte yaptım.
cidden yaptım.
ama,
önce patatesleri tepsiye dizdiiiiimmmmm
filan gibi bir tarif beklemiyorsunuz benden herhalde?
herkesin yaptığı gibi yaptım işte!
lezzetli de oldu.
sefkiliden bi:
- anneminkinden daha güzel olmuş!
cümlesi kopardım.
düşünün bi tümcenin içeriğini!
( elimde minik ve hain bir koz var artık. )

bunun dışında,
şu sıralar evde sürekli DVD izlediğimizden,
gündemden oldukça uzak kaldım.
işyerinde ne kadar göz atabilirsem onunla yetiniyorum.
kısacası çoğu konuda Fransızım.

yine de çevrede gezinen 14 yaşında çocuğa tecavüz iğrençliğinden haberdar değilim demek değil bu!
olayın farkındayım,
rezilliğinin farkındayım,
utanç vericiliğinin ve iğrençliğinin de.
bir taraftan da “ biz bunların böyle olduğunu zaten biliyorduk “ duygusu içimde.
bunca insana destekledikleri siyasi akım yüzünden kızmamızın sebebi de bu.
kanaat önderi saydıkları insanların iç yüzünü göremiyorlar diye!
ha,
ben bu yapılana karşı değilim,
14 gayet iyi yaştır,
çoluk çocuk dinlemem ilişkiye girerim diyen,
adamı da yaptığında haklı gören varsa,
onu bilemeyeceğim!

ben sadece bu olayı lanetlemekle yetineceğim.
ve kendi hayatımla ilgilenmeye devam edeceğim.
arada olan,
bu olayı yaşamak zorunda kalmış olan kıza olacak.

ama ben yeni evliyim,
kimi yeni anne – baba olmuş,
kiminin işyeri problemli,
kimisi ise tatilde vs.
kısacası her zaman,
herkesin bir yerlerde bi işi çıkacak.
ateş hep olduğu gibi,
yine düştüğü yeri yakacak.

o zaman,
hayatta başarılar hepimize.


25.04.2008

bir ev varmış.. dünyadaymış.. dünyaeviymiş.. artık içindeyim...


evet gelemedim
ve yazamadım.
ama inanın yazamamamın önemli bir sebebi vardı :
evlendim.

bunca koşuşturmalar,
hazırlıklar,
telaşlar sonucunda,
12 Nisan 2008 günü resmi olarak dünyaevine girdim.
( tebrikleri bilahare aliiim )

Nikah Beşiktaş Evlendirme Dairesi’ ndeydi.
ardından da Beyoğlu Andon’ a gidildi.
terasta yenildi, içildi, eğlenildi.

ama o ana gelinceye kadar likelife’ ınız ne aşamalardan geçti!
kuaförler,
fotoğrafçılar,
yok efendim “ evden çıkmalar “..
çoğunluğu kabus gibiydi.
gelin arabasının üzerine atlayan çocuklar da cabası.
nikah dairesinden çıkışta süslerin tümünü çıkardık tabi.

erken bir saatte vardığımız nikah salonunda,
gelin odasında bekleme işi stresliydi.
şahidim bir türlü gelemedi.
ama çelenklerimiz,
çiçek buketlerimiz,
telgraflarımız geldi.
çoğu heyecanlı birkaç dakika hızla geçti
ve ben birdenbire evli biri oluverdim.

ertesi gün balayı için abant’ a doğru yola çıktığımızda istanbul’ da trafik kilitti.
uzun dakikalar boş yere geçti.
istanbul’ dan kurtulduktan sonra,
2 saatte vardık abant’ a.
çevrede neresi varsa gezdik.
köy kahvaltıları ettik,
dere kenarında sucuk ekmekler yedik,
gölün etrafında faytonla gezdik,
yedigöller’ e giderken inanılmaz tehlikeler geçirdik.
( 26 km daracık bir stabilize yol.
tamamı viraj ve arabanın içine dolan toz toprakla ancak 1 saatte çıkabildik 1.200 küsur metre rakıma.
arabanın lastiği patlasa,
ya da biri önümüzü kesip bizi soysa,
görecek,
duyacak,
yardımcı olacak bir Allah’ ın kulu yok.
cep telefonu da çekmiyor bittabii )

kısacası bol bol gezdik,
gördüğümüz,
dokunduğumuz,
tattığımız her şeyde,
neşemize “ vay beee “ nidalarını ekledik.
şaşırdık,
hayran kaldık,
ezberledik,
sevdik.

kafamda durmaksızın dönen
“ hayatımın son anına kadar,
bugünleri özleyeceğimi biliyorum “ cümlesiyle döndüm İstanbul’ a…



7.04.2008

bu anı sakla.. bu anıyı unutma..


kendi kendine hatırlat:
“ bu anı unutma “
“ bu anıyı hatırla! “
bu aralar daha sık yapmaya çalıştığım,
ancak pek başarılı olamadığım şey bu.

çok mutlu olmam gereken anlar gelip geçtiğinde,
ancak ben stres ve heyecandan onların geçip gittiğini göremeyecek duruma geldiğimde,
“ yaşadığın mutluluğu fark et “ diye uyarılmaya ihtiyacım var.
bunu “ o anda “ yapabilecek tek kişi de benim sonuçta!

bu yüzden ara sıra kendimi durdurmak
ve anın önemini kendime hatırlatmak zorunda kalıyorum.

12-13 yaşlarından itibaren,
tüm orta - üst yaş grubundan duyduğumuz
“ gençliğinin kıymetini bil! “ talimatının benzerini,
yani,
“ nişanlı olmanın kıymetini bil “ şekline getirilmişini,
mütemadiyen almaktayım.
ancak tıpkı gençliğimin kıymetini bilmeyi nasıl yapacağım konusunda hiçbir fikrim olmadığı gibi,
bu yeni “ nişan döneminin kıymetini bil “ önerisini nasıl gerçekleştireceğim konusunda da fikir sahibi değilim.

bulduğum tek yol az önce bahsettiğim,
“ aklını bu saniyeye odakla
ve ileride bu mutluluğu hatırla! “
yöntemi.

geçmişte düşlediğm,
ancak bir çoğu için karnıma sancılar girerek “ ya başaramazsam? “ dediğim pek çok şeyi başarmış vaziyetteyim,
bir kısmını ise başarmanın eşiğindeyim.

eminim,
lisedeyken olduğum kızın yanına bir anlığına gidebilseydim
ve aklındaki bir çok şeyi başaracağını kulağına fısıldayabilseydim,
bu mutlulukla onu yıldızlara götürüp geri getirebilirdim.

16 yaşındaki halimle 26 yaşındaki halim arasında eminim şu konuşmalar geçerdi:

- 16 yaş ( gözlerini kocaman açarak ) : 18 yaşına gelebilecek miyim?
- 26 yaş : eee karşında olduğuma göre? evet geleceksin.
- 16 yaş : yani reşit olduğum o muhteşem günü görebileceğim?
- 26 : evet!
- 16 : peki ehliyet alabilecek miyim?
- 26 : tabii ki!
- 16: sormaya korkuyorum ama, üniversiteyi kazanabilecek miyim?
- 26: merak etme!
- 16: İstanbul dışı mı peki?
- 26 : İstanbul dışında okumana zaten izin vermezler ki!
- 16 ( gözleri dolarak ) : biliyorum. ama zorla da olsa kazanırsam gideceğimi de biliyorum. o yüzden sen söyle.
- 26 : üzülme. gideceğin yer İstanbul Üniversitesi.
- 16 ( çığlık atarak ) : aşık olduğum şehrimde kalıyorum yani!!
- 26 ( sıkılarak ) : evettttt..
- 16 : peki arkadaşlarımla istediğim gibi vakit geçirebiliyor muyum,
Taksim’ de gönlümce, istediğim zaman gezebiliyor muyum?
- 26 : Taksim’ den kusacak hale geliyorsun. her zaman ki gibi işin suyunu çıkarıyorsun.
- 16 : olsun.. peki aşk konusunda kafamı toparlayabiliyor muyum?
- 26 : o konuya hiç girmesek?
- 16 : lütfennnnn..
- 26 : tamam.. önce her şeyi arapsaçına çeviriyorsun.. ama sonra toparlıyorsun..
- 16 : bu ne demek oluyor?
- 26 : üniversite 2. sınıfta başlayacağın ilişkiye hala devam ediyorum
ve bir kaç gün içinde onunla evleniyorum demek oluyor
- 16 : neeeeeeeeeeeeeeeeee?
- 26 : …
- 16 : 26 yaşında evleniyorum demek!
- 26 : ???
- 16 : evleneceğimi hiç düşünmemiştim..
- 26 : emin misin?
- 16 : yani tamam.. belki olacağını biliyordum ama.. 26 ha? 30’ u bekleyemez misin?
- 26 : neden bekleyeyim? zaten senelerdir birlikteyiz..
- 16 : nasıl bir aşktı peki? hiç bitmedi mi, yormadı mı, üzmedi mi?
- 26 : aşktan bahsettiğimizin farkında mısın sen?
- 16 : pardon, büyüdükçe belki bir şeyler değişiyordur demiştim..
- 26 : hayır, değişmiyor. ruhun aynen şu anki gibi kalıyor. tabi aşka bakışın da..
- 16 : yerlerde sürünmeye devam yani?
- 26 : daha da beteri.. ama en güzeli..
- 16 : nasıl yani?
- 26 : çok seveceksin.. çok da sevileceksin.. tutkuyu da, acıyı da dibine kadar yaşayacaksın yani..
- 16 : peki sen, şu anda nasıl hissediyorsun kendini?
- 26 : ne gibi?
- 16 : şu an bu yaşadıklarının, mutluluklarının tadını çıkarabiliyor musun yani?
- 26 : daha çok.. koşturuyorum ve yorgunum aslında.. pek.. pek düşünemiyorum sanki..
- 16 : o zaman bir dakika durakla ve benim yaşımdayken şu an sahip olduklarının özlemini nasıl çektiğini hatırla!
- 26 : ???
- 16 : 18 yaşından büyüksün, ehliyetini almışsın, üniversiteyi kazanmışsın, üstelik bitirmişsin, işe bile girmişsin, yıllardır sürdürdüğün bir ilişkin var ve onunla evlenmek üzeresin.
- 26 : e.. e-vet..
- 16 : yani önünde sevgilinle beraber geçirebileceğin kocaman bir ömür uzanıyor..
- 26 : öyle görünüyor..
- 16 : bildiğin sağlık problemin de yok anladığım kadarıyla..
- 26 : neyse ki..
- 16 : zıplayarak bağırıp “ mutluluktan uçuyorum “ dememek için nasıl tutuyorsun kendini?
- 26 : b-ben.. bilmiyorum aslında.. korkularım var hala..
- 16 : mesela?
- 26 : mutlu olabilecek miyiz mesela? istediğimiz gibi bir hayat yaşayabilecek miyiz mesela? aynı evde yaşamak bize nelere mal olacak mesela? aşkımıza, tutkumuza, bağlılığımıza ne olacak mesela?
- 16 : bunca yıldır ne olduysa o olacak!
- 26 : yani?
- 16 : acı çeksen de yok olmayacak.. derin aşkları anlatan kitaplarda yazan her şeyi unuttun mu sen?
- 26 : ya gerçek hayat o kitaplardaki gibi olmazsa?
- 16 : bu da hayatın güzelliği ya zaten.. sürprizin hiç bitmemesi.. kötü şeylerle de yüzleşebilirsin.. ayrılabilirsin, hastalanabilirsin, ölebilirsin..
- 26 : korkutucu şeyler de yok değil yani!
- 16 : iyi de sırf bu bile, şu an yaşadıklarının değerini bilmen için yeterli değil mi?
- 26 : iyi ya da kötü, tüm yaşanacaklarıyla yaşamın büyük bir hediye paketi gibi önümde durmasından söz ediyorsun sanki!
- 16 : evet öyle yapıyorum.. ve korkularını anlayamıyorum..
- 26 : ya dayanamazsam.. ya çok mutsuz olursam ve katlanamazsam diye düşünüyorum..
- 16 : sen katlanırsın! sen dayanırsın! ölümleri de, ayrılıkları da, tüm sancıları da atlatırsın.. mutlulukları da sonuna kadar yaşarsın..
- 26 : o halde beynimi şu ana odakla.. bu mutluluğu sakla..
- 16 : kayıtlara geçsin o halde…

ben, şu an, 26 yaşında, koltuğumda oturmakta, şu ana kadar ulaşmış olduğum tüm noktaların tadını çıkarmakta,
bulunduğum yerin keyfine varmaktayım..
evliliğime günler kala,
evimin neredeyse tüm eksiklerini tamamlamış,
gelinliğimi alıp uyuduğum odanın duvarına asmış,
kendini ” o günün “ büyük heyecanına hazır vaziyette beklemeye almış,
çalışan,
para kazanan,
okuyan,
gelecekten hem korkan,
hem de mutlulukla kalbi deli gibi çarpan,
16 yaşının heveslerini de hala yanında taşıyan biriyim…

galiba,
bir an sonra bu duyguyu kaybedebilme ihtimalini bilsem de,
ben,
şu an,
gayet iyiyim…

1.04.2008

gidişat budur...


zamanın dışında kalmaktansa,
içine girmeyi tercih ederim.
ama bir şeyi tercih ediyor olmam,
onu hemen başarıyor olmam demek değil.
başaramıyorum nitekim.

bu “ evlilik hazırlıkları “ denen dönem de,
ne menem bir şeyse,
bir anda avucunun içine alıveriyor sizi.
düşünmeden attığınız her hangi bir adımın
ya da boşa geçirdiğiniz herhangi bir dakikanın
suçluluk duygusunu yaşayabiliyorsunuz.
ya da yaptıklarınız,
bir anda boyunuzu aşabiliyor.
yetiştiremiyorsunuz,
unutuyorsunuz,
bulunmanız gereken yerler,
teslim almanız gereken şeyler son anda aklınıza gelebiliyor.
sürekli bir panik
ve kaos duygusu.
artısı da üzerinize akşamları birdenbire çöken korkunç yorgunluk oluyor.

anlayacağınız işler bu rayda.
işin romantik boyutu tamamen unutulmuş durumda.
hem de ben tam tersini isterken.
ama bana fikrimi ve duygularımı çok fazla soran yok nasılsa.

kırıldığım ve üzüldüğüm şeyleri taraf tarafa toplasam,
bu işten çoktan soğuyup gitmiştim.
gel gör ki adam gibi önümü bile göremeyecek kadar karışmış vaziyetteyim.
“ affet ve unut “ şu anki hislerime çok uzak bir felsefe.
ama eninde sonunda yapmak zorunda bırakılacağım şey bu.
en azından yüzeyde.

peki ya derinde?