26.07.2009

şimdilik böyle...


bu aralar bir film arıyorum…
izleyeyim ve hayatım değişsin,
önüme her gelene o filmi anlatmak isteyeyim,
yoldan geçenlere “ acaba o da benim filmimi(!) seyretmiş midir? “ diye umutla,
çakmak çakmak bakayım istiyorum.
fakat heyhat!
bulamıyorum.

çok fazla film izlemiş olmaktan mıdır bilmiyorum,
izlerken küt diye kalıp,
sonrasında koltuğuma mıhlanacağım bir şey artık karşıma çıkmayacak gibi hissediyorum.
geçen hafta sonu büyük umutlarla Halk Düşmanları’ na gittim mesela.
beğendim ama beklediğim kadar da etkilenmedim.
evde izlediğim Last Chance Harvey için de sadece keyifli bir seyirlikti diyebilirim.
pazar öğleden sonra,
sırf pazar sıkıntımızı alsın diye izlediğimiz “ 17 Again “ den zaten bir şey beklememiştik.
ama sonraki akşam seyrettiğimiz belgesel-film Nanking’ ten olumsuz anlamda epey etkilendik.
1937 yılında Çin’ in Nanking şehrinde yapılan büyük katliam hakkında bolca sevimsiz bilgi edindik.
kadın-çocuk demeden 200.000 kişinin öldürüldüğünü,
binlerce kadına tecavüz edildiğini
ve insanların ne kadar vahşileşebileceğini,
dünyanın da buna nasıl seyirci kalabileceğini gördük.

fakat bu “ etkilenme “ benim beklediğim cinsten değildi.
ben insanların soysuzluğu karşısında dehşete düştüğüm bir belgesel izlemek değil,
kilitlenip kalacağım sinemasal anlamda gerçek bir eser izlemek istiyordum.
Bodrum’ dan beri.

Bodrum tatilinde yanımızda TV, lap top, internet bulundurmadığımızdan,
bilakis,
deniz kenarında balık yiyelim,
rakı içelim,
tekneye binelim tenimiz denize değsin,
kumsala gidelim rüzgar tenimizde essin modunda olduğumuzdan bahsetmiştim..
kısacası doğaya dönmüştük sevgili kadir kıymet bilir okur.

yalnız insan nankör, özlüyor.
TV’ yi biraz, DVD player’ ını çokça, Play Station’ ını ise deli gibi özlüyor.
yukarıdaki sıralamaya bakınca,
günlük hayatımda değer verdiğim şeylerden,
beni diğer insanlarla ne kadar çok ayırdığına inanırsam o kadar zevk aldığımı fark ettim.

örneğe bakarsak:
en az özlediğim TV : çünkü bunu herkes seyredebilir.
herkes sevebilir.
benim sevmem karakterimin bir getirisi ya da farklılığımın belirtisi değildir.
TV, TV’ dir.
tematik kanallarda kalınarak bu duygu biraz giderilebilir.

2. sırada özlediğim DVD Player: neden?
çünkü karakteri ortaya çıkartmaya birebirdir.
izleyeceğiniz filmi ya da diziyi siz seçersiniz, izleyeceğiniz saati siz seçersiniz.
örneğin dizi izleyicisiyseniz, “ 11 bölüm üst üste izledim olm dün gece. “ diyebilirsiniz.
burada bir virgül koyup konuya farklı bir açılım getirmek isterim canım ziyaretçi.
bu dizileri artık nasıl yapıyorlarsa, değişik yapıyorlar ( nasıl da sanatsal bir cümle! )
örneğin Lost izliyorsunuz diyelim.
bir bölümü yk. 40 dakika.
11 bölüm eder 440 dk.
yani 7 saat 20 dakika! - hesapları kendi kafamdan yaptım :) –

şimdi herhangi bir “ seyirliğin “ konusu ne kadar iyi olursa olsun,
ne kadar “ merak ettirme “ duygusuna oynarsa oynasın
normalde bu kadar izlenememesi lazım!
ben -ki sinema delisi bir kişiyim-
en sevdiğim filmi bile 7 buçççukk saat izleyemezdim.
ama dizi olunca izleniyor kardeşim.
anlamıyorum bu Lost, Prison Break, 24 türevi şeylerin içine nasıl bir uyuşturucu katıyorlar,
ne tür bir kamera oyunu vs ile aklımızı bulandırıyorlar ama kendilerini bal gibi seyrettiriyorlar.
hem de 5 saat, 6 saat seyrettiriyorlar.
sabah 06:30’ da kalkıp işe gidecekken,
gecenin 3’ lerine 4’ lerine kadar izletiyorlar.
bu konuya ayrıca değineceğim.

neyse efennim.
işte ben başkalarına garip gelen Avrupa Sineması seçkilerini
ya da kafama göre Amerikan filmlerini,
veyahut dizileri saatlerce izleyip birilerine heyecanlı heyecanlı onlardan bahsettiğimde
ve “ normal insanlar “ bana:
- deli misin? ne anlıyorsun onları izlemekten? dediğinde,
kendimi acayip mutlu hissediyorum
işte diyorum daha normalleşmemişim.
hala gencim, farklıyım, özelim.
diyorum.
onlar anlayamaz beni, bizi diyorum.
kendimi süper hissediyorum “ onlar “ beni beğenmedikçe.
- deli misin? , diyorlar.-
cevabım:
-hayır değilim. sadece sizin anlayamayacağınız biriyim.

en çok özlediğim Play Station III:
çünkü bu daha farklı bir statü.
başkalarının gözünde 27 yaşında,
evli barklı,
işinde gücünde yani artık “ durulması gereken” biriyken,
bir anda haftada 6 gün çalıştığı temposundan adeta sıyırarak toplayıp,
biriktirdiği azıcık zamanda Play Station oynayan biri haline dönüştüğüm zaman da aynı soru geliyor:
-deli misin?
-yoo.. değilim.. ama anlamazsın.

ben böyle deşarj oluyorum güzel kardeşim.
ben oyunlar dünyasında yaşamaktan zevk alıyorum.
her şeyde bir masalsılık, bir büyü,
bir buğu arıyorum.
ben futbolu da senin gördüğün gibi görmüyorum.
basketbolu da, tenisi de.
Fransa Bisiklet Turu’ nu da senin gözlerinle izlemiyorum.
ben oyunların, kazanmanın, naif tarafını gören öykü kısmında nefes alıp veriyorum.

evet hayatta kalabilmek için sistemin çarkları arasına kaptırmışım büyük bölümümü
ve kendimi ancak bu küçücük sihirli alanlarımda koruyup yaşatabiliyorum.
evet sana benzemiyorum.
sana benzemediğim her gün için de ruhuma şükrediyorum.
hatta sana benzeyeceğim günü görmeyi en büyük korkum addediyorum.
biliyorum senin için tehlike oluyorum.
ama bunun için özür dilemeyeceğim gerçeğini de baştan koyuyorum.

evet ben TV’ de senin merak bile etmeyeceğin şeyleri izliyorum.
evet DVD playerımın yanı başında senin tü kaka edeceğin bir sürü film sıralanmış.
evet geçip Play Station karşısına çocuklar gibi kendimi kaybederek oyun oynuyorum.
senin okumayacağın kitapları ben 2’ şer 3’ er yutuyorum.
ama ben bunları yapmayıp,
-dün akşam banyoyu cifledim, onun için 2’ de yattım, desem çok memnun olacaksın biliyorum.

seni üzmemek için söyleyeyim,
evde ne yardımcım var, ne gelip gidip yardım edenim.
mutfağı da temizliği de ben idare ediyorum.
balkon da yıkıyorum,
yerleri de siliyorum,
yemek de hazırlıyorum, banyoyu da cifliyorum.
ama bunları hep “ bitse de gitsek “ havasında yapıyorum.
bir an önce gerçek ben olduğum,
aşk dolu, oyunlu, filmli, sanatlı, civcivli hayatıma dalabilmek için bunları sadece mecburiyet olarak görüyorum ve
hayatımın merkezine koymuyorum.

ha ben istemez miyim seninle kapı önünde karşılaşıp:
- ay dün gece işler bitmedi şekerim, bir saat ocağı ovdum, bir saat tezgâhı ovdum,
2 saat fayansların arasındaki siyahları tırnaklarımla temizledim hepsi bembeyaz şimdi,
cam sildim, kapı sildim, 3 çeşit de yeni tariflerden bulunmuş yemek pişirdim,
diye sohbet edeyim.
sen de kocanı anlat,
yakın,
sıkıntılarını bana geçir,
kaynananı çekiştir, içimi daralt,
dedikodu yap,
komşu kadınlara ver veriştir,
beraber kadın programları izleyelim.

ama olmuyor işte,
benim sana vereceklerim bu noktada bitiyor
ve senin bana bakışın “ deli misin? “ seviyesinde kalıyor.

değilim diyorum..
kafan almıyor..



19.07.2009

deniz kokusu.. ya da gidince..


(hafta içi yazdığım yazıyı şimdi yayınlayabiliyorum.. sevgiler.. )


çantamda Bodrum kokusu getirmişim biraz..
daha doğrusu deniz kokusu..
nasıl yaptım bilmiyorum..

işyerinde tatil dönüşü ilk günüm.
ve ne zaman eğilip çantamda bir şey aramaya kalksam,
buram buram deniz kokusuna çarpıyor burnum.
tosluyorum.
afallıyorum.

oysa bu çantayı plaja hiç indirmedim ki.
odada bekledi hep beni.
denizden dönmemi.
akşamları ona uygun bir kıyafet giydiysem kullanıldı.
yanık tenli kolumda salındı.
ama hep duştan sonra,
giyinmemden – kuşanmamdan - mis mis misler gibi süslenmemden sonra kullanıldı.
püf püf parfümümü taşıdı hatta.
fakat plaja inmedi asla.

belki ben deniz dönüşü odanın içinde koştururken,
banyo öncesi pür telaş havlu-kıyafet-krem püsür ararken,
saçlarımın ucundan bir damla deniz suyu süzülüp üzerine düştü.
o da bir madalya gibi taşıdı bunu.
plaj görmemişliğinin mahzunluğuna sarınıp.
şimdi de İstanbul sıcağında kullanımıma sundu.

sanki hiç gelmemiş gibiyim..
cenazelerden, acılardan, karmaşadan kaçıp Bodrum’ a gittim.
10 her şeyden uzak gün geçirdim.
TV yoktu, internet yoktu, olamayacağı için değil, ben istemediğim için yoktu.
dünyanın en güzel manzarasına karşı koca bir balkon vardı,
yanımızda arkadaşımız vardı.
pırıl denizlerde 10 metre derinlikteki taşlardan kendine koleksiyon parçası beğenmek vardı.
tekne vardı.
2 kere.
adalar vardı.
koylar..
müzik vardı.
minicik kıvrımlarında kayaların,
ısınmış sular bulup kuytu köşelerde yüzmek vardı.
Poyraz’ da dalıp balıkları seyretmek vardı.
eşsiz, bitimsiz, biricik Gümüşlük’te balık yemek-rakı içmek vardı.
Akyarlar, Turgutreis demeden gezmek vardı.
yine rakı, yine balık, sonra pideler, pizzalar, dondurmalar, Çökertmeler yemek vardı.
Bodrum Sultanahmet Köftecisi’nde,
ayaklarımız neredeyse suya değerek,
kıyı masamızda kahkahalı sohbetlerimiz vardı.
Fink’ te tepinmek vardı.
Gümbet’ te votka-Red Bull ve turist kalabalığı vardı.
2 kitap bitirmek,
birinin de sonuna gelmek vardı.
Elif Şafak – Mahrem..
Nermin Bezmen – Bizim Gizli Bahçemizden..
Lance Armstrong – Yaşama Çevrilen Pedal..

bir arkadaş da Murathan Mungan – Kadından Kentler’ i emanet etti.
okuma listesinde bekliyor şimdi..
Bit Palas’ ın beklediği gibi..

dönmek hiç işime gelmedi.
öğlene yakın kalkmalar yok şimdi.
gün boyu denize girip güneşlenmek yok.
akşam olunca süslenip püslenip,
“ şimdi nerede yiyeceğiz, nereye gideceğiz? “ diye düşünmeler yok..

tatlı sıcak meltemler değil,
yapış yapış nemli rüzgarlar var.
saçlarım karışıyor ve artık eskisi gibi aşk uyandırmıyor bende İstanbul’ un kokusu.
tam tersine onu yağlı,
vıcık vıcık,
inat buluyorum.
sevmiyorum ve uzağında kalmak istiyorum.
ama kendimi kucağında buluyorum.
isteksiz bir eski sevgili gibi bıkkınlık doluyum.
yine gitmek,
hep gitmek,
gitmek, gitmek, gitmek istiyorum..

( yarım kalan Avrupa dizisinin son halkası olan Amsterdam da aşağıda..
huzurlarınızda... )





Avrupa Notları 4 - Amsterdam..


Amsterdam’ ı göreceğim için heyecanlıydım ama
tatilin son 2 gününe giriyor olmanın sızısını da içimde ince ince hissetmekteydim..
hakkında daha önce gördüklerim ve duyduklarımdan dolayı pozitif bir önyargı içindeydim.
benim gibi özgürlüğüne düşkün biri için Amsterdam adeta dünya üzerindeki cennetti.
acaba öyle miydi?

önce,
rahatlıkla bu fikrimde yanılmadığımı söylemeliyim.
ama Amsterdam sadece Kırmızı Fener Sokağı' ndan,
uyuşturucudan ya da çılgınlıktan ibaret değildi.
neredeyse her sokakta karşınıza çıkan su kanalları,
köprüleri,
kanalların 2 yanına sıralanmış müthiş şirinlikte evleri
ve şehrin neredeyse tamamını kaplayan bisikletleriyle,
aslında burası aynı zamanda yaşamaya çok uygun bir yerdi.






“ aşmış “ tabir edilen merkezden birkaç sokak uzaklaşıldığında,
gayet mazbut kabul edilebilecek bir hayat da sürdürülebilirdi.
yani insan bu şehirde öğrenci hayatı da yaşayabilirdi,
aile hayatı da,
çocuk da büyütebilirdi,
barlarında sarhoş olup uyuşturucudan kendini kaybedebilirdi de..
müzeler de vardı,
rezillikler de,
bu şehirde yüksek sanata da rastlanıyordu,
canlı seks gösterilerine de..

ilk akşam klasik panaromik şehir turu yaptık.
kanalları,tekneleri, asırlık evleri
ve tabii Kırmızı Fener Sokağı’ nı gördük.
ardından şehrin merkzine gittik.
Sports Cafe’de kocaman biftekler ısmarlayıp,
bira ve patates eşliğinde bir güzel yedik.
fakat ben seçtiğim Guinness birasını içemedim,
çünkü sevemedim..
masada elden ele dolaştı bir süre benim şişe.
kimse içemedi.

yemekten sonra Amsterdam’ ı gezmeye devam ettik.
müzeler bölgesi olarak bilinen yere gittik.
kocaman yeşil bir alanın çevresinde müzeler..
ertesi gün daha kapsamlı gezmek üzere buluşma yerimize yöneldik..
trenle kısa bir yolculuktan sonra Schiphol havaalanına yakın olan otelimize gittik.
otelden havaalanına sürekli işleyen shuttle hizmeti,
havaalanından da Amsterdam merkeze 10-15 dk.da varan trenler sayesinde,
ulaşımda bir zorluk çekmedik.

5 yıldızlı otelimiz Radisson’ da rahat bir gece geçirdik.
ben sınırsız ve hızlı internetten yararlanarak Prison Break’ in büyük finalini indirip seyrettim.
( merak etmeyin, ağlamayı ihmal etmedim. )
bu arada uçağı da sayarsak tatilim boyunca 2 kitaba başladım.
1.si Sineklerin Tanrısı
2.si Sevdalım Hayat / Zülfü Livaneli.
ikisini de ancak dönüşte bitirebildim.

ertesi gün turdakilerden ayrı dolaşmaya karar verdik.
çünkü onlar Volendam’ a gideceklerdi ama biz Amsterdam’ ı daha doğru dürüst görememiştik
ve ertesi gün İstanbul’ a dönecektik.

elimize bir harita alıp kafamıza göre gezmeye karar verdik.
iyi ki de öyle yapmışız çünkü tatilin neredeyse en keyifli bölümleri,
gruptan ayrılıp,
hiç bilmediğimiz bir şehirde,
kaybolma korkusu bile duymadan,
macera duygusu içinde neşeyle gezdiğimiz günlerdi.
Amsterdam’ ın ayak basmadık noktasını bırakmadık.
yürüye yürüye her sokağa girdik.

otelden ayrılıp bir şeyler atıştırdıktan sonra,
müthiş büyüklük ve çeşitlilikteki Artis hayvanat bahçesini gezdik.
müzeler bölgesine tekrar gidip,
burada sembol haline gelmiş olan “ I Amsterdam “ yazısı önünde resim çektirdik.
Van Gogh Müzesi' ni Rijks
Müzesi' ni gördük.
ancak ikisinde de metrelerce kuyruk olduğundan içlerine giremedik.
fotoğrafını çekmekle yetindik.







Hard Rock Cafe’ nin de bulunduğu merkeze daha yakın bölümlere gelip biraz daha gezdik.
kafamızda en çok bisikletlerle dolu,
kanallarla bezeli
ve her an her yerinden esrar-marihuana kokusu alabileceğiniz,
müthiş evlerle,
rahat insanlarla ve her türlü özgürlükle çevrelenmiş bir şehir imgesi kaldı.
galiba biz bu resmi çok sevdik.





ertesi gün üzüle üzüle,
gönlümüz,
aklımız,
her şeyimiz Avrupa’ da kala kala döndük İstanbul’ a..
inanın, az söylenmedik.
şimdi biz bu megaköyde nasıl yaşayacağız,
o güzellikleri nasıl unutup buranın sefaletine razı olacağız diye az hayıflanmadık.
belki de tek sevincimiz uçaktan sağ salim inmemizdi.

bavullarımızı alıp yola düştük.
Boğaz Köprüsü’ ne geldik sonra.
Boğaz gözüktü.
güneş batıyor ve Boğaz’ ı sarı kızıl tonlara boyuyordu.
sıcak, tuhaf bir şey o sulardan yansıyıp gözüme girdi.
kulağımda çalan müzik de galiba kalbime sihirli birkaç söz söyledi.
gözlerim doldu bir anda.

İstanbul sanki az önce söylediklerimle incittiğim bir sevgili gibiydi.
ben Avrupa denen başka bir sevgilinin yatağından çıkıp gelmiştim.
İstanbul ise her şeye rağmen beni sevmekten,
beni beklemekten vazgeçmemişti.
ve karşıma çıktığı anda,
yüreğimi ellerinin ortasına alıp,
akşamüstü güneşinin ışık huzmeleri arasında,
içime ılık ılık akıvermişti.
ben onu sevmekten vazgeçtiğimi sanıyordum oysa..

yine de artık o benim aldattığım sevgilimdi.
hiçbirşey eskisi gibi olamaz,
hiçbir şey bir daha düzelemezdi.
belki de bunu bildiğimden,
gözlerimden aceleyle saklamaya çabaladığım bir damla yaş geldi.
sevgilim fark etti.
bir bana bir Boğaz’ a bakıp gülümsedi.

son 2 gündür rüyalarıma giren,
bembeyaz bir tutku gibi burnumda tüten,
süt kokulu canım kedime kavuştum sonra..



30.06.2009

michael.. sen de gitme!!!!


19 Haziran sabahı..
çalışıyorum..
aynı işleri paslaşarak yaptığım arkadaşım yıllık izinde..
o yüzden 2 kişilik iş yapıyorum..
yoğunum..
koşturuyorum..
o koşturmaca arasında cep telefonum çalıyor..
ekrana bakıyorum, ablam..
saat 10:50..
Allah Allah?
ablam beni hafta içi bu saatte hiç aramaz ki?
o gün arıyor..
açıyorum..

sesi ağlamaklı ve titrek geliyor..
sevdicekten bahsederek:
- xxx aramadı mı seni, diyor?
- yooo, niye arayacaktı ki?
- seni almaya gelecekti..
- neden gelsin ki?, diyecek oluyorum..
- babaannemiz ölmüş, diyor..
-( kafama balyozla vurulmuş gibi oluyorum ) n.. ne.. nası.. ne zaman.. neden?, diye kekeliyorum..
- ( ağlayarak )bilmiyorum bu sabah herhalde, diyor.
- ……………. ben konuşamayacağım şu an kapatıyorum, diyebiliyorum…

ağlayarak lavaboya gidiyorum…
etraftakiler yüzüme gözüme kolonya sürmeye kalkıyorlar..
sevdiceği arıyorum telefonu kapalı..
haberi bilmediğimi sanıyor..
yüz yüze söylemek istiyor..
ablam erken davranmış, bilmiyor..

biraz sonra aşağıdan arıyor beni,
insene ben geldim diye,
şirketten aşağıya asansörle ineceğim halde yalnız bırakmıyorlar,
koluma giriyor biri,
ben titriyorum,
ağlıyorum..
sevdicek “ söylediler mi yoksa? “ diyor..
aşağıda sarılıyoruz..
ağlıyorum..

eve uğruyoruz önce..
siyah bi şeyler giymek lazım filan diye..
sevdicek bana bir şeyler yedirmeye uğraşıyor..
orada ayakta kalacaksın,
aç kalacaksın uzun süre diyor..
elime tutuşturduğu ekmekten bir lokma ısırıp öksürmeye başlıyorum..
yutma hareketini becermeye muktedir olmadığımı anlıyorum..
boğazımdan geçmiyor..

hemen annemlere gitmemiz gerek ve yolumuz uzun,
o yüzden çabucak üzerimi değiştirip yüzümü yıkayıp çıkmam gerektiğini biliyorum.
ama evin içinde tuhaf hareketler yapıyorum..
sonunda kedime sarılıyorum..
ilginç bir şekilde kediler sizin ruh halinizi anlıyor..
normalde kucakta durmayı sevmeyen kedim,
en ufak bir huysuzluk yapmıyor,
gözlerimin içine “ ben buradayım “ der gibi bakıyor,
gündüzleri hep yaptığı gibi kıvrılıp uyumak yerine,
evin içinde peşimde dolaşıyor,
hiç adeti olmadığı halde miyavlıyor,
sanki beni desteklemeye,
acıma ilaç olmaya çalışıyor..

annemlere giriyoruz..
akrabalar var..
annem halimi görünce paniğe kapılıyor..
evladının derdine düşen her anne gibi
“ bu kadar üzülme evladım, sana bakmaktan sana üzülmekten ben de hastalanacağım şimdi “ diyor..

onun yanında düzgün durmaya çalışıyorum..
cenaze ikindi namazına yetiştiriliyor..
camide kim bilir kaç yıldır görülmeyen akrabalarla karşılaşılıyor..
“ bir düğünde bir cenazede görüşmeyelim artık, hep buluşalım “ diye sözler veriliyor.
insanoğlu tuhaf yaratık..
sevdiklerini görünce avunuyor..
kalabalığın arasında acımı biraz olsun unutup onlarla sohbet edebiliyorum…
çocuklarını anlatıyor herkes..
cenaze namazı kılınıyor..
tekrar ağlıyorum..
mezarlıkta ise katılaşıyorum..
gömülme anını buz gibi dimdik karşılıyorum..
tepki verme sınırını aştığımı anlıyorum..

evinde okuması oluyor sonra babaannemin..
yıllarca yemekler yaparak heyecanla beklediği neredeyse tüm akraba ve komşuları orada..
herkes iyi yönlerinden bahsediyor…
kimse kötü bir şey hatırlamıyor..
hatta arada bir güzel anılar hatırlanıp gülümseniyor..
o zaman anlıyorum bazı adetler bir sebebe dayanıyor..
ölüm gününde yalnız bırakılmamak, insana dayanma gücü veriyor..

evet,
ben tam tersini düşünürdüm,
zaten acısı olan insanları bir de kalabalıkla boğmamak gerekir der,
çok yakınlarım dışında ölümlerde kimseye gitmek istemezdim ama
tam tersi olduğunu anlıyorum..
insan her teselli sözcüğüne ihtiyaç duyuyor..
her tanıdık yüzü sevinçle karşılıyor..
her sarılmaya minnettar oluyor..

o günü böylece atlatıyoruz..
gece annemlerde kalıp cumartesinin de önemli bölümünü beraber geçiriyoruz..
pazar babalar günü zaten..
annemler, dayımlar, kayınvalidemler,
hepimiz anneannemlerde toplanıyor,
nispeten rahat bir gün geçiriyoruz..
hediyelerimizi veriyoruz..
“ annesini kaybetmenin yükü çok ağır gelecek “ diye düşündüğüm babam bile iyi gibi..
konuşuyor,
arada bir gülümseyebiliyor..
geç saatlere kadar yemek eşliğinde sohbet edip evlerimize dağılıyoruz..

işte o gece evde iki kişi kalınca asıl acı anlaşılmaya başlıyor..
sevdicek sonuçta babaannemi çok tanımadığı için,
kendimi evde acımla tek başına gibi hissediyorum..
inanılmaz bir boşluk duygusuyla uyuyup sabah daha da berbat halde kalkıyorum..
elim kolum kıpırdamıyor,
işe gitmek istemiyorum ama zorla kendimi sürüklüyorum..
gün çok yavaş,
çok ağır geçiyor..
ertesi gün ve ertesi gün de..
tüm hafta kendimle boğuşuyorum..
akşamları yemek bile hazırlamıyorum..

babaannemi kaybetmenin acısı dışında,
ölüm fikri ve sonunda bitecek kısacık bir hayat düşüncesiyle başa çıkamıyorum,
daha sinirliyim,
insanlara sert davranıyorum,
çünkü herkesin ölümden muafmışçasına saçma sapan konularla uğraşıyor olmasına katlanamıyorum..
kalan zamanımı kendi istediğim şeyleri yaparak geçirmek istiyorum..

zar zor perşembe akşamı oluyor..
babaannemin 7’ si yapılıyor.
annem sen gelme diyor..
gitmiyorum..
evde tüm haftayı düşünüp kalan 1 günü geçirebilmenin
ve artık üzerimdeki ölü toprağını atabilmenin hesaplarını yapıyorum..

babaannemin ölümü aynı zamanda çocukluğumun parıltılı bayram günlerinin
ve heyecanın bitmesi,
aniden büyüyüvermek ve ölüme saplantılı sıkıcı bir yetişkin oluvermek gibi..
ben bu olmamalıyım diyorum..
“ öyleyse daha çok sarılmalıyım çocuklukta bana mutluluk veren her şeye “ diyorum..
zaten bir gece önce Cine5’ te Moonwalker filmini izlemişim..
Michael dinlemekle başlayacağım işe diye karar veriyorum..
çocukluğumdaki gibi delilercesine Michael dinleyeceğim..

ona çılgınca bağlı olduğum günleri hatırlayıp gülümsüyorum..
zorla aldırdığım kasetlerini,
binlerce kez izlediğim kliplerini,
gazetede çıkan her resmini kesip yapıştırdığım,
yanına da yazılar yazdığım “ Michael Defteri’ ni “ anımsıyorum..
özellikle Dangerous albümünü sony walkman’ imle defalarca dinlediğimi,
sonra bana annemin o albümün arabadan çalındığını söylediğini hatırlıyorum..
günlerce ağlamıştım ama yenisini aldırmamıştım..
o yüzden de hala albümün aslında çalınmadığına,
annemin benim sürekli Michael dinlememden dolayı korktuğu için kaseti sakladığına inanırım..
herhalde bu sevgiden hastalanacağım falan sanıyordu..
öyle seviyordum..
öyle huzur duyuyordum..
sonra hayatıma metal ve rock girdi..
önce Metallica, Iron Maiden, Pink Floyd,
sonra Panthera, Slayer, Sepultura,
biraz da Bon Jovi - Nirvana..
metal- rock- grunge..
hepsini seviyordum ama artık pop da Michael da dinlemiyordum..
onu kalbimin bir köşesine koymuş, geçmişte unutmuştum..
tabii ara sıra haberlerini duyuyor,
ama hakkında söylenen tek bir kötü şeye inanmıyordum..

o benim için platonik bir ilkokul aşkı,
hatta bir sıra arkadaşı kadar değerliydi,
kutsaldı,
özeldi.
ben onu çocukluğumda da bir hayran psikolojisiyle sevmemiştim..
onu hep kendime yakın bir dost gibi görmüştüm..
okuduğum röportajlarında,
erken ünlü olmaktan duyduğu sıkıntıyı,
kendini yalnız ve mutsuz hissedişini anladığımda,
yanına gitmek isterdim..
sanki beni tanırsa bütün üzüntüsü bitecek gibi gelirdi..
ister kızı gibi,
ister arkadaşı gibi,
ister sevgilisi gibi,
ister annesi gibi..
hangi rolde hayatına girersem gireyim benden sonra mutlu olacaktı işte..

onun evinde yaşayabilirdim..
onu neşelendirebilirdim..
seyahat de edebilirdik,
oyun da oynayabilirdik,
fark etmezdi.
ben yanında olup ona olan büyük sevgimi her gün tekrar anlattıkça,
o da benim ne kadar harika biri olduğumu görüp beni o kadar çok sevecekti ki,
benimle olmanın mutluluğu her şeyi silecekti.
işte ben Michael’ ı bir hayran psikolojisiyle değil,
bu psikolojiyle seviyordum
ve beni tanıyıp mutlu olacağı günün bir an önce gelmesi için,
Amerika’ ya gidip karşısına çıkmanın hayallerini kuruyordum..

evet,
bunlar çocukluk günlerimin masum hayalleriydi..
evet,
babaannem gitmişti ama çocukluğum bana geri gelebilir,
masum heyecanlarıyla bana yeniden huzuru getirebilirdi..
evet,
yeniden Michael dinleyecektim..
haftasonu gidip Transformers’ ı izleyecektim..
ve daha bir çok şeyi geçmişten geri döndürecektim..

perşembe gecesi yatağa bu duygularla gittim..
yeni aldığım kararların etkisiyle biraz daha iyi gibiydim…

sabah kalkar kalkmaz televizyonu açtım..
ve Michael’ ın öldüğünü öğrendim..
Neeee?????????
Neeeeeeee?????????
Neeeeeeeeeeeeeee????????? dedim..
Michael ölemezdi ki!!
o gidemezdi..
benim için “ uzaklardaki koskoca bir efsanenin “ değil,
bir yakınımın kaybı gibiydi..
babaannemin ölümü
ve o sıkıntıdan çıkmak için aldığım kararlardan sonra,
bu çocukluk sevdasının üstelik 50 yaşında ellerimden alınması çok ağır geldi..

haftasonu evde olduğum tüm zamanları MTV izleyerek geçirdim..
onu yad ettim,
ağladım,
düşledim..

hiç kendimde değilim..






25.06.2009

Avrupa Notları 3 - Lüksemburg ve Köln..

( aşağıdaki yazı yoğun acılar yaşadığım bir dönemde yayınlandı.
önceden yazıp hazırladığım için sayfaya koydum ama asıl içinden geçtiğim dünyayı sonraki yazılarda, Avrupa serisi bitince ve ben yeni yazı yazabilecek kadar kendime gelince anlatacağım )

ertesi sabah Lüksemburg’ a gitmek üzere rüyalarımın şehri Paris’ ten ayrıldık.
ama ayrılır ayrılmaz kentin biraz dışındaki outlet kasabasında uzunca bir mola verildi.
hesapta burası ünlü markaları ucuza satın alabileceğiniz bir yerdi.
ama bizim aklımız ve ruh halimiz alışveriş modunda değildi.
yine de biraz gezindik.
fakat tercih ettiğimiz marka ve modellerin fiyatları Türkiye ile hemen hemen aynı gibiydi.
gümrükten geçirme zorluklarını vs de düşünerek bir şey almayı tercih etmedik.

ama millet arılar gibi etrafa saldırmış olmalı ki,
çoğu kişi buluşma noktasına eli kolu alışveriş torbalarıyla dolu geldi.
daha sonra bunları taşımak hep sorun oldu tabii.


birkaç saatlik yolculuk ve bir yemek molasının ardından biraz daha devam edip Lüksemburg’ a girdik.
küçük, zengin, düzen abidesi Lüksemburg’a..







Lüksemburg minik bir ülke.
400.000 nüfuslu.
kişi başına gelirin ortalama 86.000 USD olduğu
ve saat 16.30 gibi bütün işyerlerinin kapadığı bir yer.
insanlar sakin,
huzurlu ve uyumlu.
sessizliği ve düzeni bozacak pek bir şey yok gibi.
bunun yanında bir meydan ve vitraylarıyla ünlü bir katedral dışında görülecek de pek bir şey yok.

biz de meydandaki kafelerde yemek yedik
ve şehrin en önemli bölgesi olan Petrus vadisini gezdik.
bu vadi oldukça derin bir vadi ve üzerinde etkileyici bir köprü mevcut.
köprünün kemerinin çapı 85 metre ve yapıldığı zaman için dünyanın en geniş kemeriymiş.
şu an da bu durum pek değişmemiş gibi
ve bu köprü hala mimari açıdan dünyadaki sayılı köprülerden biri.





saat çok geç olmadan otelimize gittik.
önceki otellerimiz de fena olmamakla birlikte,
Lüksemburg’ ta kaldığımız Novotel ve Amsterdam’ da kaldığımız Radisson en iyileriydi.

rahat lobide rehberle biraz sohbet edip gırgır şamata yaptık,
otelin Türk aşçısıyla tanıştık,
sonra odaya çıkıp yarım yamalak UEFA finalinin 2. yarısını izledik.
çünkü sabah erken kalkacaktık ve uyukluyorduk..
zaten tüm tatil boyunca uyandırma 05:30 ya da 06:30 saatlerinden biri olarak belirleniyordu.
çünkü ülkeler arası yolculuklarımız otobüsle gerçekleşiyordu,
haliyle bu da zaman alıyordu.
gün kaybetmemek için çok az uyuyorduk ama yaşadıklarımız buna değiyordu.
bir sabah Brüksel’ de ertesi sabah Paris’ te uyanmak,
sonra 3 gün Paris’ in büyülü havasını soluyup,
ardından Lüksemburg’ a,
Köln’ e,
Amsterdam’ a ulaşmak,
tümüne ilk defa gittiğimiz bu yerlerde inanılmaz deneyimler yaşamamıza neden oluyordu.
en basit bir yapı,
bir katedral
ya da geleneksel bir yemek bile bize büyük mutluluklar veriyordu.
çünkü biz tamamen yabancı olduğumuz koskoca bir dünyanın kapılarını aralıyorduk.
Lüksemburg bu açıdan biraz fakir bir ülke olduğundan,
orada 1 gün kalmakla yetiniyor,
ardından günübirlik gezimiz için Köln’ e geçiyorduk.







Köln de Paris gibi şehirlerle karşılaştırıldığında tarih açısından çok zengin sayılamayacak bir şehir..
ama öyle bir varlığa sahip ki,
bu eserle eksiklerini büyük ölçüde kapatıyor:
Dom Katedrali..
bu katedral için ne demek, onu nasıl tarif etmek gerekir bilmiyorum.
hem güzel, hem ürkütücü, hem karanlık, hem çekici,
devasa,
heybetli,
eski
ya da sadece çok güzel!
Ren Nehri kıyısından tatlı bir girişle sizi karşılayan Köln’ ün,
gezdiğimiz diğer şehirlerin tümünden daha temiz olan mis gibi sokaklarının size merhaba dediği bir anda,
bu katedrali karşınızda görüyor
ve karmaşık duygulara sürükleniyordunuz.
onu sevecek miydiniz, ürkecek miydiniz?
yoksa sadece hayran olup sorgulamayı kesecek miydiniz karar veremiyordunuz.

dile kolay karşınızdaki 761 yaşında muhteşem bir eser.
yapımına 1248 yılında başlanıyor.
ancak 1880 yılında tamamlanıyor.
düşünün, yapımı tam 632 yıl sürüyor..
gotik bir mimariye sahip ve yüksekliği 157 metreyi buluyor..
ve yazarınızla sevdiceği ne yapıyor?
buraya –da- tırmanmaya karar veriyor.





o dönen merdivenlerde nasıl yitip gitmedik,
nasıl kalp krizi geçirmedik bilmiyorum.
ama en tepeye çıktığımızda resmen bitmiştik!
yine de güzelim Ren nehri manzarasına ve etrafımızı çevreleyen kutsal kulelere bakıp değer dedik..
birkaç fotoğraf çekip yine zorlu bir iniş gerçekleştirdik ve Köln meydanına indik.
burada früh diye bir köln birası içtik
ve toskana usulü pizza benzeri bir şey yedik.

sanırım gelişimiz İsa’ nın göğe yükselişi gibi bir güne denk gelmişti o yüzden resmi tatildi.
dolayısıyla çoğu dükkan kapalıydı.
biraz etrafı gezip açık bulduğumuz dükkanlardan yine magnet ve hediyelik birkaç şey aldık.
donut yedik..
sonra da ben Avrupa’ ya gitmişken bunu yapmadan gitmek olmaz diye düşünerek,
yaldızlı makyajlar yapıp heykel gibi duran,
para atınca kıpırdayıp fotoğraf çektiren sokak sanatçılarından biriyle resim çektirdim.
10 sn.lik yan yana gelmemizde adam benimle epey sohbet etmeyi başarabildi.
önce İngilizce mi Fransızca mı konuşacağız diye sordu..
ingilizce dedim..
nereden geliyorsun dedi..
türkiye dedim..
ben de ispanyolum dedi..
akdeniz kültürü yakın sayılırız dedim..
gülüp bana sımsıkı sarıldı..
böyle sarılmazsak olmazmış, bu resmin özelliği buymuş..

peki diyip resmimi çektirdim.
başımın göğe erdiğine karar verdikten sonra 2 EUR verdim
ve turdakilerle buluşma yerimize gittik.
artık gideceğimiz son yer olan Amsterdam’ a doğru ilerlemekteydik..

13.06.2009

Avrupa Notları 2 - Sevgilimmmm Paris...

biraz uyuklamıştım..
hafif bir mahmurlukla gözlerimi araladım..
tatlı bir akşamüstü güneşi vurmuştu o muhteşem şehre..
sevgilinin “ hadi aç gözlerini bak neyi kaçırıyorsun “ sözlerini de duyunca,
resmi olarak Paris’ e giriş yaptığımı anladım..
önce fotoğraf makineme sarıldım..
ama bir yandan da kararsızdım:
otobüs camından bin bir güçlükle fotoğraf çekmeye
ve fotoğraflamaya yetişilmesi imkansız binlerce güzel ayrıntıyı ölümsüzleştirmeye mi çalışacaktım
yoksa cam kenarında kıpırtısızca durup içime derin nefesler çekerek,
yıllardır bir sevgili gibi hayalini kurduğum, özlemini duyduğum bu şehirle kavuşmamın tadını mı çıkaracaktım?
aslında,
ikisini de biraz biraz yapmaya çalıştım..






Paris’ in İstanbul’ la yarışan trafiğiyle tanışmam da bu dakikalara rastlar..
bizi öncelikle bir kaza karşıladı..
yol kenarında duran bir araba bütünüyle yanmıştı…
olay sebebiyle bir çok şerit de trafiğe kapanmıştı..
ama bu bana Paris’ e yavaşça girme fırsatı sunduğundan çok da sıkılmıyordum..
ayılmaya,
içinde bulunduğum durumun güzelliğini yaşamaya çalışıyordum..
çünkü artık klişe sayılsa da Paris benim için özeldi..
adını ilk duyduğum yüzünü ilk gördüğüm andan beri sevdiğimdi…
ve bu benim Paris’ e ilk gidişimdi..
yaşamım boyunca asla unutamayacağım günlerden geçtiğimi daha iyi anlıyorum şimdi..

evet Paris’ in trafiği kötü..
bu yüzden tüm Paris’ i çevreleyen
Periferik (peripherique) diye bir otoban yapmayı uygun görmüşler…
bu yol biraz kurtarıcı olmuş gibi ama yeterli değil..
her yere, her noktaya metro var neyse ki..
bakımsız ve pis bir metro ama ulaşamayacağınız yer yok gibi..
üstelik mantığı çok basit,
haritasını elinize aldıktan sonra,
gideceğiniz noktayı saptayıp belirtilen numaralı trene binmekte hiç zorluk çekmiyorsunuz..
şöyle söyleyeyim, hiç 2 dk.dan fazla metro beklemiyorsunuz..

akşamüstü giriş yaptığımız Paris’ imde ilk dakikalarımız panaromik tabir edilen şehir turuyla geçti..
önemli caddeler ve binalar bize şöyle bir gösterildi..
uygun bir noktada 5 dk Eiffel Kulesi için fotoğraf molası verildi.
bahsettiğim nokta sırf bu iş için düşünülmüş,
turistlerle dolu teras benzeri bir yükseltiydi..
Paris gözlerimizin önüne serilmişti.
ve bu benim aramızda otobüs camı olmadan canım sevgilimle ilk gözgöze gelişimdi..
öyle tuhaf hissettim ki!
oradaydım ama havalara uçamıyordum bile..
çünkü içime ilk dakikadan ayrılık acısı çökmüştü!
kaybedeceğini bilmenin derin sızısı kalbimde ara sıra oynatılan bir bıçak gibi yatıyordu..
mutluluk ve hüzünle aynı anda gölgelenmiş gözlerimle Eiffel Kulesi’ ne huzursuz nazarlar fırlatıp,
coşkulu görünen fotoğraflar çektiriyordum.
kameramız yoktu ama sevgili fotoğraf makinesiyle ufak videolar da çekiyordu ve ben durmadan: -beni çekme bu güzelliği çek diyordum.

otele yerleştik.
sonra apar topar Champs Elysees’ ye gittik.
dünyanın bu belki de en ünlü caddesine..
çocukluğumdan beri hayal ettiğim şeylerden biri daha!
siz inanmayın “ Bağdat Caddesi’nin Paris versiyonu işte “ filan diye atıp tutanlara..
burası Arc de Triomphe ile başlayıp Concorde Meydanı ile biten bir yer bir defa..
ilk ayrıcalığı burada..
70 metre genişliğinde,
alabildiğine rahat,
etrafını çevreleyen ağaçlarla,
mağazalarla,
otomobil fuarlarıyla,
yeme-içme-eğlenme mekanlarıyla,
Lido’ suyla apayrı bir dünya..
gündüz saçlarınızın arasında gezinen o yumuşak rüzgarını hissetmek bir yana,
gece ışıklar altındaki halini bir kez görmek mutlaka nasip olmalı her insana..

bize iyi ki nasip oldu dedik..
bir aşağı bir yukarı gezindik.
caddeyi kesen her ara sokağa bakıp
“ aaa burada da süper binalar varmış “ dedik..
sonra karnımız acıktı.
gözümüze cadde üstünde güzel bir yer kestirip beyaz şarap eşliğinde somon yedik.
tatlı olarak da La Vie En Rose isimli,
çilekli - dondurmalı hafif ama nefis bir şey yedik...







zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik fakat epey geç olmuştu.
otelimiz şehrin biraz dışındaydı ve gece yarısından sonra metroya binmek olmazdı.
bir taksiye atlayıp dünyanın en ilginç taksicisiyle otele gittik!
adam zenciydi,
radyoda bangır bangır yankılanan bir futbol programı dinliyordu
ve biz tabii sıfır Fransızcamızla söylenenlerden zerrece bir şey anlamıyorduk.
sonra bize British misiniz diye sordu.
yok, türküz dedik.
adam hemen “ aaa Galatasaraayyy “ dedi..
fakat arkasından “ fenerbaaçe “ demeyi de ihmal etmedi.
marsilya’ yı tutuyormuş,
Gerets’ den dolayı Galatasaray’ ı daha iyi tanıyormuş,
UEFA kupasını da almıştınız siz dedi :)
evet Galatasaray febeden daha büyüktür dedim.
tabii sevdicek hemen itiraz etti.
kısacası yolculuğumuz neşeli geçti.
bedeli de 22 EUR idi.





ertesi gün sıra büyük Paris gezisindeydi.
ilk olarak Seine Nehri turu için tekneye gidildi.
üzeri açık ve fotoğraf çekmeye gayet müsait güzel bir tekneyle yapılan tur 1 saatten fazla sürdü.
ilk defa Paris’ in güzelliklerini bu denli yakından görüyorduk.
zaten Seine Nehri’ nin 2 yakasında bulunan binalar ve tarihi yapılar şehrin en görmeye değer,
en büyülü yerleri.
nehrin 2 yakasını birbirine bağlayan 36 köprü bile başlı başına birer sanat eseriydi.
tümünün üzerinde,
altında,
kenarlarında,
heykeller, altın varaklar, oymalar kısacası sanat örülüydü.
ve her birini geçtiğinizde müthiş bir eser karşınıza çıkıyordu.
Louvre Müzesi gibi,
d’Orsay Müzesi gibi,
cite adası üzerindeki muhteşem Notre Dame Katedrali gibi.
biraz uzaktan görülen Eiffel kulesi,
Sorbonne tarafı ve St. Michel bölgesi,
hem tarihi yanıyla,
hem de hala yaşayan cıvıl cıvıl varlığıyla benim için inanılmaz birer çekim merkeziydi.
en sıradan işler için kullanılan alelale gündelik binalar bile estetikti.
tümünde bir sanat kaygısı,
üstün bir güzellik anlayışı belirgindi.
savaş günlerinde neden pasif direnişe geçerek,
“ bu şehir bir dünya kültür mirasıdır,
zarar vermeyin şehir sizindir “ diyip bu güzelliği teslim ettiklerini daha iyi anlıyordunuz.
onun bir taşının bile eksilmesine göz yumulamayacağını daha iyi kavrıyordunuz.
Paris böyleydi,
milletler üstü,
ülkeler üstü bir yerdi.
kimin egemenliği altına girerse girsin yok edilmemeliydi.
iyi ki de edilmedi.





güneşli bir havada süren tekne gezimizde,
Burgonya’ dan doğup Manş Denizi’ ne dökülen,
nazlı nazlı Paris içlerinde kıvrılıp giden Seine Nehri’ ni yine
“ çok özleyeceğim “ nazarlarıyla süzdükten
ve etrafındaki yapılardan yayılan büyülü kokuyu doya doya içimize çektikten sonra,
Montmarte denilen ve Sacre Coeur kilisesinin de bulunduğu ressamlar tepesine gittik.






yukarı füniküler mantığında ama açıktan giden basit bir araçla çıkılıyordu.
isterseniz hemen yanındaki merdivenleri de kullanabiliyordunuz
-ki biz inerken öyle yaptık –
yukarıda sizi karşılayan Sacre Coeur merdivenlerine daha çok öğrenciler, müzisyenler ve turistler oturmuşlardı.
şehri bir balkon gibi gören bu tepeden muhteşem manzarayı seyrediyorlardı.
gitar çalanlar da vardı.

Sacre Coeur bembeyaz bir kilise..
Paris’ in belki de en beyaz şeyi..
Sacre Coeur’ un anlamı kutsal kalpmiş…
Fransa-Prusya Savaşı’ nda ölen Fransızlar anısına yapılmış.
yapımına 1875 yılında başlanmış ancak 1914 yılında tamamlanmış ve I. Dünya Savaşı’ ndan sonra açılmış.
kare şeklindeki çanı çok ünlüymüş ve sıkı durun bu çanın ağırlığı tam 18,8 tonmuş.






biz de burada biraz soluklanıp Montmarte içlerine doğru ilerledik.
onlarcası yan yana dizilmiş ressamların eserlerini inceledik.
ama vakit kısıtlı olduğu için kendi resmimizi çizdiremedik.
karnımız da acıkmıştı.
buranın meşhur yemeği olduğu söylenen soğan çorbasından biraz tane içtik.
biraz nefes alıp nispeten daha ucuz bulduğumuz dükkanlarından evimiz için birkaç magnet seçtik.
sonra elimizde aldıklarımız,
midemizde soğan çorbamız,
ruhumuzda kelebeklerle,
güle oynaya merdivenlerden indik,
buluşma yerimize gittik,
otobüsümüze bindik
ve birkaç dakika sonra..
Louvre Müzesi’ ndeydik.






öncelikle Louvre için ilk görüşte söyleyecek laf bulmadığımı belirtmek isterim.
çok konuşabilen bir insan olmama rağmen,
ilk birkaç saniye buraya uygun bir söz bulup söylemeyi beceremedim.
o denli büyülenmiştim.
sonunda galiba muhteşem, müthiş, benzersiz gibi cümleler kurabildim.
öyle büyük, öyle ihtişamlı, öyle kudretli görünüyordu ki..
içindeki eserlerle birlikte düşündüğümde,
benim için sadece bir müzeden çok daha fazla şey ifade ediyordu.
tam önündeki devasa cam piramidi ise maalesef sevemedim.
tek başına ya da farklı bir yerde görsem belki biraz olsun sempati besleyebilirdim.
ama klasik mimariyle modernizmi sentezlemek adına Louvre gibi müthiş bir yapının bahçesine böyle bir “ şey ” oturtulmasını içime sindiremedim.

içeri girdik.
3 saat kadar vaktimiz vardı ki,
bu Louvre söz konusu olduğunda bir hiç demekti!
ilk yaptığımız 3 ana bölümden birini tercih etmekti:
-Denon
-Sully
-Richelieu
aceleyle Denon denilen bölümü seçip içeri girdik.
burada İtalyan ressamların eserlerinin olduğu bölümü gezebildik.
Mona Lisa’ yı da görme şerefine eriştik.
aslında yüzlerce başyapıt içinde bakıldığında,
Mona Lisa size pek de bir şey ifade etmiyor.
ama işte “ ün “ böyle bir şey.
merak yaratıyor ve sizi kendine çekiyor.
bizi de çekti.
“ aaa pek de küçükmüş “ gibi saçma bir ilk tepki gösterdik,
fotoğraflarını çektik
ve gezebildiğimiz kadar Denon tarafının kalan kısımlarını gezdik.
3 saat bittiğinde ayaklarımıza kara sular inmişti.




yine de biraz Seine Nehri kıyısına indik.
etrafı dolaşıp güzel bir köprünün üzerinde resimler çektik..
ardından buluşma yerine yakın bir bistroda oturup bir şeyler içerek azıcık serinledik.
sonra yavaş yavaş herkes toplanmaya başladı ve ve ve…
artık o büyük ana gelmiştik..
Tour Eiffel’ e gidecektik..
heyecandan karnımızda kelebekler uçuşarak Eiffel’ in altına ulaşıp birazcık da sıra bekledik..
sonra etrafı tamamen açık bir asansöre bindik..
saniyeler içinde büyük büyük aşkımın en önemli simgesi Eiffel’ in ikinci katında,
112 metrede,
muhteşem Paris manzarasını süzmekteydik..
saat 19:00’ du ama güneş parlıyordu.
zaten kuzeye doğru yol almış olduğumuzdan,
gittiğimiz hiçbir şehirde güneş 22:00-22:30’ dan önce batmıyordu.
uzun bir aydınlığı yaşıyorduk..






Eiffel Kulesi’ ni Gustave Eiffel adında bir mimar tasarlıyor…
yapımına 1887’ de başlanıyor,
26 ay gibi kısa bir sürede bitirilerek Fransız Devrimi’ nin 100. yıl kutlamalarına yetişiyor.
300 metre yüksekliğindeki bu kulenin yapımında,
3.000 işçi 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle birleştiriyor..

ilk yapıldığında Parisliler tarafından sevilmeyip,
şehir görüntüsüne zarar verdiği,
sokak lambasına ya da fabrika bacasına benzediği söyleniyor.
zaten 20 yıllık bir ömrü var.
çünkü Eiffel bu kule için yalnızca 20 yıllık izin alıyor ve yapının 1909 yılında yıkılması gerekiyor.
ancak 1909 yılına gelindiğinde,
kulenin yüksekliği nedeniyle Atlantik ötesi haberleşmeye uygun olması göz önünde bulunduruluyor
ve yıkımdan vazgeçiliyor.
zaten yavaş yavaş bir sembol haline gelmiş olan Tour Eiffel,
giderek bir gözbebeğine dönüşüyor
ve günümüze kadar gelebilmesi için çeşitli tekniklerle sürekli korunuyor.
7 yılda bir boyanıyor ve bu işlem 15 ay sürüyor..
kısacası bu kule bir şekilde sağlam tutuluyor
ve bizim gibi çok uzaklardan gelmiş hayranlarının ağzı kulaklarında onunla buluşmasını bekliyor..

biz de onun beklentilerini geri çevirmedik.
üzerinde bol bol kalıp fotoğraf çektik,
etrafı izledik ve istemeye istemeye de olsa aşağı indik.
otele dönüş yoluna geçtik.
ama biz otelde yemek istemiyorduk.
rehberden bizi St Michel’ de indirmesini istedik.
bizimle birlikte birkaç kişi daha indi.
dönüş saatimiz geç olacağından,
ve metro o saatlerde pek tekin olmadığından,
gece buluşmak üzere onlarla sözleştik,
ve yemek yiyecek bir yer aramaya giriştik.

şanssızlığa bakın ki biz daha avare biçimde dolaşmaya doyamadan inanılmaz bir sağanak yağmur bastırdı!
biz de “ Avrupa’ dır havası güvenilmezdir “ diyerek gezinin başından beri yanımızda şemsiye taşıyorduk.
fakat hava çok güzel gidiyordu ve güneş her gün bize yüzünü gösteriyordu.
o yüzden sadece o gün şemsiyeyi yanımıza almamıştık ve bütün tatilin tek yağmuru o anda yağdı!
hem de ne yağmak..
bardaktan boşanırcasına..
kapanmış bir dükkanın saçak altına sığındık ama burada bile kuru kalmak imkansızdı.
kısa süre içinde dinecek gibi de görünmüyordu.
biz de kafamıza ceket vs bir şeyler tutmaya çalışarak,
yolun karşısında gördüğümüz Cafe Benjamin’ e kadar koştuk.
ıslak giysilerimizle orada oturduk.

güçlükle ne yiyebileceğimizi sorduk çünkü efsane doğruydu.
Fransızların neredeyse hiçbiri İngilizce konuşmuyordu.
garsonlar bile!
anlasalar dahi hiçbiri size İngilizce cevap vermiyordu.
sürekli Fransızca cevap verirlerse birdenbire Fransızca öğreneceğinize dair tuhaf bir inançları vardı.
çoğu menüde, tabelada ya da haritada İngilizce sözcükler bulunmuyordu.
o yüzden tuhaf bir yemekle karşılaşmamak için hamburger, patates kızartması ve bira söyledik.
neyseki hepsi büyük tabaklarda,
salatasıyla filan nefis hazırlanmış şekilde geldi.
cam kenarındaki masamızda yağmurlu Paris sokaklarına dalıp giderek
bu basit ama lezzetli yemeğin tadını çıkarttık.

orada epey zaman geçti.
yağmur dindi.
biz de biraz daha turlayıp soluğu önceden sözleştiğimiz buluşma yerinde aldık.
metroyla otele dönmeyi başardık ve yorgun ama mutlu bir uykuya daldık.
ertesi gün turdan ayrılacaktık çünkü onlar Disneyland gezisi yapacaktı ama
biz henüz Paris’ in bir çok yerini görememiş,
en önemlisi sokaklarına doyamamıştık.
Paris gibi bir hazinede geçirecek sadece 3 günlük bir zamanımız varsa
bunun koskoca 1 tam gününü Disney’ de geçirebilmeyi aklımız almıyordu.
belki 7 gün ya da daha fazla kalsak biz de katılırdık ama
kısıtlı zamanımızı düşünerek bu organizasyonun dışında kaldık.

bu kararımızda “ küçük “ bir başka etkenin de katkısı vardı
o da annemlerin de o tarihte birkaç akrabamız ile birlikte Paris’ e giriş yapmış olmasıydı!
onlarınki 1 haftalık bir Paris tatiliydi ve şans eseri 1 günümüz çakışıyordu.
ertesi sabah 10 gibi bizim aileden 8 kişi Arc de Triomphe namı diğer Zafer Takı’ nın altındaydık.
sarıldık.
bakıştık.
annem:
“ başardın sonunda “ dedi bana.
“ Paris’ tesin işte “..
küçüklük hayallerimi bildiğinden beni en iyi o anlamıştı tabii.
gülümsedim.
ama içimde bir yerlerde ağlamak istedim.
çünkü ertesi gün çok uzaklara gidecektim.
Paris’ te 3 günün yetmeyeceğini biliyordum ama
bu kadar derinden etkileneceğimi tahmin etmemiştim.






önce Zafer Takı’ na tırmandık.
Zafer Takı Napolyon’ un isteği üzerine Austelitz’ deki askerlerin anısına yapılmış.
“ bu seferden dönenler zafer taklarının altından geçecekler “ anlamına gelen bir cümlesi de var..
yüksekliği sanırım 49 metre..
Charles De Gaulle meydanında bulunuyor
ve zahmet edip bizim gibi merdivenlerini tırmanırsanız,
aize güzel bir Paris manzarası ve Champs Elysees görünümü sunuyor..
altında meçhul askerleri temsil eden,
hiç sönmediği ve hiç söndürülmeyeceği rivayet edilen bir ateş bulunuyor.
söylenenlere göre bu ateş ilk 1923 yılında yakılmış
ve o günden bu yana her gün burada askeri tören yapılıp ateş beslenerek hiç sönmemesi sağlanmış.
hatta Hitler Paris’ i işgal ettiğinde bile,
bu ateş Alman askerlerinin gözü önünde yakılmaya devam edilmiş..
( vayyy bee.. )






bu ateşin ve yukarıdan izlenebilen müthiş manzaranın resimlerini çektikten sonra,
Napoleon’ un Mezarına ve hemen yanındaki askeri müzeye uğradık.
Napoleon’ un mezarı altın kaplı kubbesiyle Paris’ in her yerinden dikkatinizi çekiyor.
içeri girildiğinde dev bir İsa Heykeli önüne kazılmış büyük bir çukurla karşılaşılıyor.
bu çukurda Napoleon’ un sandukası var.
girdiğiniz kattan sandukayı görmek için eğilmek zorunda kalıyorsunuz.
bu da iddiaya göre herkesin Napoleon’ un huzurunda eğilmesini sağlamak için özellikle yapılmış bir şey.
sonra merdivenlerden inerek sandukayla aynı hizaya gelebiliyorsunuz gerçi.





aynı zamanda Napoleon’ un da eğitim gördüğü Parisian Ecole Royale Militaire namlı askeri okulu da buradan çıkar çıkmaz gezebiliyorsunuz.
biz de aynen öyle yapıp aynı zamanda burada bulunan bir kilisede hayır için 5 EUR’ ya mum diktik.
ardından Grand Palais ve Petit Palais bölgesine geldik.
Büyük Saray kapalıydı,
Küçük Saray’ a ise şöyle bir dışarıdan bakıp bahçesinde oturmakla yetindik,
çünkü çok acıkmış ve yorulmuş bir haldeydik.
dolayısıyla Champs Elysee’ ye geçip bir yemek molası verdik…
Pizza Pino’ da cam kenarında bir masaya tüneyip nefis pizzalarını bir çırpıda tükettik..
bu arada Champs Elysees’ de akan trafiğin tam ortasında durup cadde üzerinde fonda Zafer Takı ile bir fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik.

sonra soluğu La Defense bölgesinde aldık.
Paris’ in modern tarafı olarak nitelendirebileceğimiz bu bölgede
Zafer Takı’ nın tam karşısına yapılmış olan,
La Grande Arche de La Defense isimli yapıya çıktık.
mimarisi itibariyle Zafer Takı’ nı andırıyor ancak dediğim gibi modern mimariyi temsil ediyor.
yüksekliği yanlış hatırlamıyorsam 112 metre.
genişliği de 108 civarı.
yani genel itibariyle yüksek, devasa bir kare.

neyse ki burada asansör kullandık.
tüp biçiminde yapılmış ve kenarları tamamen şeffaf olan bu asansörle,
Paris’ in modern yüzüne tepeden bakmaya daha yol üzerindeyken başladık.
yukarıda yine fotoğraflar,
gözlemler,
anlatılanlarla güzel dakikalar yaşadık.
hediyelik eşya dükkanından hoş bir duvar saati aldık.
galiba birkaç da magnet aldık.
o kadar çok magnet aldık ki artık nereden alındıklarını ayırt edemiyorum..





ardından opera bölgesine gittik.
opera binasına baktık.
baktık.
biraz daha baktık.
kısacası bakakaldık.
tam önünde müzik yapanları fotoğrafladık.

orada biraz daha kaldıktan sonra meşhur Concorde meydanına gittik.
şimdi burası önemli..
Fransız Devrimi’ nin belki de en önemli simgesi..
anlatılanlara göre devrimciler
13 Temmuz 1789’ da krallığa ait kışlaları basıyor,
silah benzeri ne varsa ele geçiriyor.
Tuileries Sarayı’na da baskın düzenliyorlar ve XVI. Louis’ yi esir alıyorlar.
14 Temmuz’ da Bastille Zindanı yıkılıyor ve tutsaklar serbest bırakılıyor.
yeni anayasa Concorde Meydanı’nda halka açıklanıyor,
cumhuriyet ilan ediliyor.
binlerce Parislinin “ Yaşasın cumhuriyet, krala ölüm!” şeklinde haykırışları Concorde Meydanı’ nı çınlatıyor.Kral XVI. Louis’in başı, kalabalığın karşısında burada giyotinle uçuruluyor.
10 ay sonra Marie Antoniette’ in ki de..
bu devasa meydan daha sonra pek çok başka idama da tanıklık ediyor..
yıllar sonra Cezayir’ de bağımsızlık isteyenlerin gösterilerine de..
etrafını çeşmeler ve heykeller çevreliyor..
insana inanılmaz bir uçsuz bucaksızlık hissi veriyor..






meydanı turlayıp eserleri inceledikten sonra Tuileries Bahçeleri’ nde bir cafede oturup nefes aldık.
tatlı bir şeyler yiyip içeceklerimizi yudumlarken,
bir yandan da koyu bir sohbete daldık.
kalktıktan sonra ortadaki havuz-gölet benzeri şeyin başında da biraz oyalandık.
kuşlara baktık.
iş çıkışı buraya gelmiş spor yapan insanlara baktık.
yürüyerek Louvre bahçesine kadar uzandık.
o ihtişamı bir de akşamüstü güneşinin altında izleme fırsatı yakaladık.
tam da bu anda bir sokak sanatçısı buraya gelmiş yan flüt çalıyordu.
bir yandan onu dinleyerek,
bu kutsal havayı soluya soluya nehir kıyısına doğru yol adık.

akşam yemeği için Latin Mahallesi’ ne gittik.
burada yeme içme ve eğlenme amaçlı yapılmış çeşit çeşit mekanın arasından,
bir yunan meyhanesinde karar kıldık.
çoğunun Türkçesini de bildiğimiz yunan şarkıları eşliğinde yemek yedik,
uzo içtik.
yemeğin üzerine yunan tatlısı adı altında baklava,
yunan kahvesi adı altında türk kahvesi getirdiler.
bizse tartışmaya girmedik :)

yemekten sonra annemler kendi yoluna biz kendi yolumuza gittik.
bir taksiye atlayıp,
bu kez jazz dinleyen suskun bir taksici eşliğinde otele gittik.
sanki ışıklar altında bir başka görünen,
bir bir önünden geçtiğimiz tüm o görkemli eserler,
benimle gözyaşları içinde vedalaşıyor gibiydi.
ya da bana öyle geldi.
ve Paris’ teki son gecemizi de böyle bitirdik.


7.06.2009

Avrupa Notları 1 - Brüksel ve Brugge..



merhabalar efenim..
bloğumu taşıma zorunluluğu yüzünden ve bunun “ nasıl yapacağım? “ sancılarından dolayı,
5 ülkeyi dolaştığım kapsamlı Avrupa seyahatimi anlatamadım günlerdir..
uzun yazmaya mecalim var aslında ama zamanım yok..
hiçbir şeyi geçiştirmek istemiyorum yine de..
her şey iyi güzeldi de,
diğer yandan insanı çileden çıkaracak cinstendi..
çünkü dönüşte yaşamlarımız bize daha da yavan geldi..

bölümlere ayıracağım merak etmeyin..
önce Brüksel..
Avrupa Birliği için önemli şehirlerden biri..
İlk bakışta tüm Brüksel büyük bir park gibi..
biz varoşları görmedik belki ama gördüğümüz kadarıyla böyle..
ağaçlar içinde, yemyeşiller içinde zevkli küçük binalar,
tarihi yapılar…
demek ki bir şehir çok iyi planlanabiliyor istenirse..
çoğu yerde ağaçlardan evler fark edilmeyecek neredeyse..

Heysel Stadı’ nı gördük önce..
faciadan sonra adı değiştirilmiş ama yeni adı aklımda kalmadı işte..
ne olmuştu Heysel’ de?
“ Liverpool –Juventus arasında oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin başlamasından önce taraftarlar arasında çıkan kavgada 39 kişi ölmüştü “
cevabını alacaklar her söylenişte..
ingilizler saldırmış ilk, anlatılanlara göre..
güvenlik bariyeri yokmuş, italyanların olduğu bölüme saldırmak kolay olmuş..
italyanların kaçmak istediği noktada ise bir duvar varmış..
duvar yıkılmış..
taraftarlar tel örgülere sıkışmış..
olaydan sonra İngiltere’ ye uluslar arası karşılaşmalardan 5 yıl men cezası verilmiş…
liverpool’ a da 8 yıl..
ölenler mi?
tabii ki geri gelmemiş..





Atomium’ u gördük sonra..
50’ lı yıllarda Expo fuarı için yapılmış..
yüksekliği 102 metre..
atomun 165 milyon kere büyütülmüş haliymiş..
9 küre birleştirilmiş,
kürelerin içine de yeme içme mekanları yerleştirilmiş..
artık Brüksel’ de modern mimarinin simgesi gibi bir şeymiş..
eh, peki dedik,
ilerledik..
geldik eski şehrin meydanına..
binaların yüksekliği ve güzelliği göz kamaştıracak boyutlarda..
her katı, her noktası ayrı ayrı işlenmiş,
heykeller yerleştirilmiş,
o heybetli görünüm bilinçli olarak verilmiş..
o günlerin koşullarında inanılmaz bir emekle korkunç bir sabırla bu binalar yapılabilmiş..






bol bol “ vay bee” çektik,
etkilendik,
eonra bizdeki Kumkapı-Çiçek Pasajı tarzı mekanların olduğu dar sokaklarda ilerledik.
bir de gaylar festivaline denk gelmişiz,
defalarca tuhaf makyajlı ve etrafa sataşan bol içki içmiş ilginç tiple gözgöze geldik..
bazı ünlü mekanlar hakkında da bilgi edindik..
Leon bunlardan biri..
tüm Avrupa’ ya yayılmış ama Brüksel asıl doğum yeri..
fakat daha çok Fransa’ da faaliyet gösteriyor..
9 şubesi oradaymış galiba..
biz ancak Champs Elysees’ dekini görme şerefine nail olabildik daha..
çok pahalı filan değil ama meşhur işte..

midyeden envai çeşit yemek yapıyorlar..
en önemlisi çorba türü bir şey ama midyeler içine kabuğuyla atılıyor..
ben güvenip yemedim..
yakınlarımızdakilerden yiyeni de görmedim..

zaten midye Belçikalıların bayağı önemli bi şeyi..
patates kızartması da bir diğeri..
ilginç soslarıyla yaptıkları patatesleri elde yenebilecek şekilde sunup satıyorlar,
millet de elinde patates ve bira eşliğinde Brüksel sokaklarında gezebilmek için uzun kuyruklar oluşturuyor..
bu patates olayından biz de nasiplendik tabii :)
Avrupa Birliği binalarının olduğu bölümü de görüp otele gittik…
feci yorgun olduğumuzdan tekrar şehre inemedik..
yemeği otelde yiyip BBC’ den Eurovision’ un bir kısmını – sonunu –izledik..
( türk heryerde türktür evet, zaten diğer TV kanallarında izlenebilecek düzgün bir alternatif de yoktu pek )
ben Norveç’ in şarkısını henüz Türkiye’ deyken dinleyip ayakta alkışlamıştım..
dünyanın en güzel şarkısı değil belki ama bir an için bende o hissi yaratmıştı.
( evet hem de bunu bir Eurovision şarkısı başarmıştı. )

sonraki durak bir masal şehriydi: Brugge..
ortaçağ’ ın masalsı zamanlarından fırlamış,
hiç bozulmamış,
deforme olmamış,
çikolatamsı güzellik..
daha In Brugge filmini izlerken vurulup aşık olduğum minik sihir..
belki de dünyanın en iyi korunmuş yeri.
iyi ki de korunmuş yeri.
küçük bir göl üzerine yapılmış güzel bir köprüden geçerek giriyorsunuz şehre..
yeşil alanlar, yürüyüş parkurları ve bisiklet yolları karşılıyor sizi.
şehrin meydanına doğru faytonlarla buluşuyorsunuz.
her yeri kaplayan su kanalları,
üzerlerinde minik köprüler,
teknelerle müthiş keyifli gezintiler..
ve evler evler evler..
her biri şekerlemeden yapılmışçasına size göz kırpan,
belki de dünyanın en eski ve en güzel evleri..







meydanda yine görkemli birkaç yapı ve görkemli bir kule..
yani Belfry Tower..
bu kuleye tırmanıp tüm şehri görebiliyorsunuz..
hatta uzaktaki yel değirmenlerini bile..
bir de pencerelerinde, o istikamette yer alan şehirlerin yeri ok ile kazınmış biçimde gösteriliyor,
yanında da örneğin Paris 180 km vb biçiminde ibareler yer alıyor..
88 metre yüksekliğindeki bu kuleye girişte epey bir sıra bekliyorsunuz,
tırmanırken 2 kişinin yan yana geçemeyeceği daracık dönen merdivenleri kullanıyorsunuz
ve epey yoruluyorsunuz,
ama yine de değiyor işte.
avrupa’ nın bu müthiş şehrine bir de şöyle tepeden bakma fırsatı buluyorsunuz..
ayrıca In Brugge filmini izlediyseniz,
oradaki önemli sahnelerin bu daracık merdivenlerde nasıl çekilebildiğine kafa yoruyor,
biraz da filmden şeker enstantaneler hatırlayıp gülebiliyorsunuz..






aşağı inip şehrin sokaklarını turladığınızda çikolata, patates kızartması ve bira kokularını sıkça duyuyorsunuz..
ayrıca danteli meşhur olan bu şehrin minik dantel satan dükkanlarında,
dantelden hiç hoşlanmayanların bile bayılabileceği bir çok obje görebiliyorsunuz.
ve bütçeniz doğrultusunda bunlardan birkaçını kapıp hediye olarak yanınızda götürebiliyorsunuz..
biz pek dantel düşkünü olmadığımız için kısıtlı zamanımızda önceliği çikolatacılara verdik :)
Leonidas adındaki epey meşhur bir çikolatacıdan bi şiyler yüklendik..
sonra da meşhur Brugge birası eşliğinde patates kızartması
ve şimdi ismini hatırlayamadığım ilginç bir et yemeği yedik..
kalan zamanımızda da kuzeyin Venedik’ i denilen bu müthiş yerin büyülü sokaklarını gezdik..
tabii ki yetinemedik..
tabii ki biz bu masala doyduk diyemedik..
fakat bizi bu üzüntülerden
ve şehirden ayrılmanın kederinden sıyıran bir bahanemiz vardı,
birkaç saat içinde Paris’ a gidecektik..



6.05.2009

korku...


her duyguyu yaşamaya meğilli olmamdan çok şey kaybettim ben..
ama aynı zamanda da çok şey öğrendim.

tuhaf isteklerim olurdu eskiden..
çocukluğumda,
çok sevdiği birinin ölümüyle sarsılan bir arkadaşım olduğunda örneğin,
benim de bir yakınım ölsün isterdim.
sarsıcı.
evet.
ama isterdim.
çok üzüleceğimi tahmin edip,
yine de merak ederdim..
nasıl dayanırım, etrafımdakilerden ne tepki görürüm,
insanlar bir yakınımı kaybettim diye çok üstüme düşerler mi filan diye.
sonra da hangi yakınımı kaybetmem gerektiğini geçirirdim aklımdan,
çevremdekiler tarafından bunun “ tam “ bir kayıp sayılması için..
fakat sevdiklerimi bir bir gözümün önünden geçirmeye başlayınca,
aslında hiçbirinin yokluğuyla başa çıkamayacağımı fark ederdim.
ve o an,
deli gibi sevdiğim biri gerçektem ölmüş ve
hatta ölümüne de ben sebep olmuşum gibi üzülür,
ağlamaya başlardım.
tüm bunlar saniyeler içinde aklımdan ve kalbimden geçerken,
yanında oturduğum ve gerçekten yakınını kaybeden arkadaşım ise onunla beraber ağladığımı,
acısını paylaştığımı zannederdi
ve onun gözünde birden dünyanın ennnnn yakın,
ennnnnnn müthiş arkadaşı oluverirdim.

biraz büyüdükten sonra ise uzun süre kendi ölümümü düşledim.
belki herkes içinden geçirir ama belli etmez,
ben açıkça itiraf edeyim:
bazı günler ölmek isterdim.
sevgisiz ve ilgisiz kaldığım için değil,
bilakis.
çok sevildiğime inandığım için,
ben ölürsem kim ne tepki gösterecek,
kim hayata küsecek bilmek isterdim.
ama benim orada olup bunları göremeyecek olmam gibi bir ihtimale olan kuvvetli inancımı yenemedim.
bu inancım olmasa,
sırf deneme olsun diye,
belki de intihar edebilirdim.

bu “ her duyguyu yaşama “ hevesimi,
uzun zaman dizginleyemedim.
aşkı iliklerimde en hissettiğim anda
“ şu anda pat diye ayrılalım desem “
ne olacağını merak ettim.
gidiş gelişlerle,
sansasyonlarla dolu bir bir insan olmak istedim.

olmayacak kişilere,
olmayacak yerlerde avazım çıktığı kadar bağırarak,
ya da herhangi bir eylemle
kendimi zor durumlara sokup,
“ bakalım şimdi ne yapacağım “
diye uzaktan bakmak,
uzun zaman tek uğraşımdı benim.
bu yüzden belki bazen yanımdaki insanlara huzur yerine tekinsizlik hissi verdim.
kendilerini hep kaygan bir zeminde hissettirdim.
mutlu etmedim.

her şeye rağmen bu med cezirleri sevenler kaldılar.
etrafımda inatla,
bana rağmen bir koza oluşturdular.
işte içime ilk korku tohumları böyle düştü.

şimdi içimde,
kendime yakıştıramadığım yemyeşil korku filizleri var.
artık sevdiğim birini kaybetmekten de,
hastalanmaktan da,
ölmekten de,
başıma gerlmesi olası her şeyden de korkuyorum.
paranoyaklık derecesinde değil.
belli belirsiz,
ufak tefek korkular.
belki çoğu çıplak gözle baksa içimde onları bulamazlar.
yine de oradalar.
ıssızlığın ortasında yatmaktalar.

ama bu ben değilim biliyorum..
kaybedebilme ihtimaline sımsıkı sarılıp,
kendi korkularına sürekli kılıf uyduranları hala sevmiyorum..

hiçbirşeyden değil de,
sırf başka birine dönüşmediğimi kendime kanıtlamak için olmayacak bir şey yapacağım diye,
kendimden korkuyorum..





30.04.2009

acıları beslemek...


kara büyü için kullanılan bebekler vardır hani..
bir kurban seçersin,
onun bir de bezden bir bebeğini yaparsın,
sen bebeğin kolunu kaldırırsın,
kurbanın kolu kalkar,
sen bebeğin kafasına vurursun,
kurbanın kafası acır..

anne değilim ama kendi annemden yola çıktığımdan,
anneler hep bu “ deneydeki “ kurbanlarmış gibi gelir bana,
bizler de onların voodoo bebekleriyiz..
bizim elimize diken batsa,
gider bunu görmemiş dahi olsa annemizin eli acır…
hatta abartıp kalkar telefon açar,
“ bugün içimde bir sıkıntı var iyi misin? “,
sorusunu yapıştırır..
biz de onu kahretmeyelim diye işi gırgıra vururuz:
- turp gibiyim anne, amma evhamlı kadınsın ya, diye..
içimizdense biliriz ki,
evet,
doğru hissetmiştir yine..

şimdi..
bugün..
dokuz anne öldü..
Diyarbakır’da verdiğimiz dokuz şehidimizle beraber dokuz anne..
patlayan,
un ufak olan,
gözbebeği evlatlarının vücutlarından ayrılan her milimetrekarelik etin acısını kendi yüreklerinde duydular..
belki haber daha duyulmadan,
onlar sadece içlerinde gerçeği hissedip bilerek,
evlerinin tahta kapısının önünde kara haberi getirmesi için gönderilecek askerleri beklemeye durdular..
sonra da evlat diye o askerlere sarıldılar..
dağıldılar..
artık mezardalar..
hem de haince hayatları ellerinden alınmış oğullarının aksine,
canlı canlı mezardalar..

şimdi ağlayacaklar..
yanacaklar..
ve hatta acıları o denli büyük olduğundan,
sanacaklar ki tüm dünya da onlarla ağlayacak,
Türkiye’ nin her bir ferdi bir olup onların acısını paylaşacaklar.

halbuki daha çekecekleri bitmemiş olacak.
kendini aydın ve sözüm ona insan hakları savunucusu ilan etmiş aşağılıkların sözlerini duyacaklar.
o aşağılıklar diyecek ki:
DTP kadrolarına operasyon düzenlenmeseydi,
onlarca kişi gözaltına alınmasaydı,
PKK’ nın 1 hazirana kadar ilan ettiği ateşkes(!) dikkate alınsaydı,
devlet PKK’ nın üzerine bilerek gitmeseydi bu olaylar olmayacaktı!!
kısacası:
Türkler kendi kaşındı, alın size cezası demeye getirecekler.

şimdi bu arkadaşlara soruyorum:
hangi meşru devlet,
kendi içinden çıkan bir grubun,
dağa çıkıp binlerce kişiyi öldürmesine,
anavatandan toprak talep etmesine,
yani bölünmeyi istemesine
ve bu uğurda kadın-çocuk-erkek-silahlı-silahsız demeden önüne geleni katletmesine ses çıkartmaz?
kim “ demokratik tepki “ diyerek 20 yaşındaki fidanlarının ölmesine göz yumabilir?
bu katliamların baş aktörü,
ellerinde hala bebek kanı olan teröristbaşını,
sanki sıradan bir kitap filan yazmış bir düşünce suçlusuymuşçasına serbest bırakabilir
ya da daha ileri gidip,
“ evet halklısınız, alın size bağımsızlık “ diyerek vatanının topraklarını onlara verebilir?
hiç kimse.

“ bu durumlara gelmemize sebep sizsiniz,
bizi geri bıraktınız,
geliştirmediniz,
yok saydınız “ diyorlar..
bunu söyleyenlere ülke topraklarını şöyle bir gezmelerini öneririm.
açlık, sefalet, pislik maalesef ülkemizin her noktasında var.
batıdaki köyleri,
hatta İstanbul’ u kendi yaşadıkları yerlerden çok farklı mı zannediyorlar?
değil!
şehirlerde hayat magazin programlarında görülen birkaç kişinin yaşadığı hayat değil.
en büyük,
en yıkılmaz kabul edilen İstanbul’ da bile insanlar ya aç
ya da 3-5 kuruş kazanmak için insanlıkları kaybettirilircesine çalıştırılıyorlar.
yine de bir hastaneye gittiklerinde bile adam yerine konmuyorlar.
paraları yoksa acil kapılarında kalıyorlar,
ölüme terk ediliyorlar
ve inanın türk mü kürt mü olduklarına bakılmıyor bile!!

güzeller güzeli 17 yaşında bir kız olsanız
ve kafanız çöpten,
bedeniniz bir gitar kutusundan çıksa bile hakkınız korunmuyor..
bu ülkede türk olan ya da kürt olan değil,
parası olan yaşıyor,
kollanıyor,
saklanıyor..

siz de çoğu fakir olan ailelerin 20 yılda bin bir emekle yetiştirip askere yolladığı evlatlarını öldürerek,
hem de vahşice öldürerek,
katlederek,
müreffeh bir hayata kavuşacağınızı mı hayal ediyorsunuz?
bundan mı medet umuyorsunuz?

peki “ geri bırakıldık, önemsenmedik “ diye sitemde bulunurken,
neden sizi aydınlatmak,
refahınızı biraz olsun arttırmak için gelmiş gencecik mühendisleri,
öğretmenleri öldürüyorsunuz?

bilin ki onların da çoğu en az sizin kadar zorluk içinde yetişti.
onlar da gün oldu yırtık ayakkabısıyla okula gitti, gizledi.
gün oldu beslenme diye çantasına bir kuru ekmekten başka bir şey yerleştiremedi.
gün oldu okuldan istenen 1 YTL’ lik bir parayı ödeyemeyeceği için okula gitmek istemedi.
ama gitti.
yetişti.
öğretmen oldu.
mühendis oldu.
ya da çakı gibi asker oldu.
siz de onları paramparça ederek ulvi bir amaca hizmet ettiğinizi zannettiniz.
halbuki sadece kader ortağınız kardeşlerinizi katlettiniz.

bu mu şimdi demokratik tepkiniz?

28.04.2009

Münevver için..


yok..
yazmayayım ya da sinirlenmeyeyim diyorum ama olacak gibi değil..
bu konuları görmezden gelemiyorum..
yeni yılın ilk sabahı,
neşeli şekilde yataklarımızdan uyanıp yüzleşmek zorunda kaldığımız:
“doğalgazdan zehirlenen gençlerin üstleri çıplaktı “
tavrının eşi, ekürisi, sevdiği bir görüş daha “ gündelik “ hayatımızda kendine yer edindi:
- ee sahip çıksalarmış kızlarına.

evet.
kafası kesilip gitar kutusuna konularak çöp kutusuna atılan,
yani cesedi 2 parça! halinde bulunmuş 17 yaşındaki gencecik Münevver Karabulut’ un ailesi kast edilerek,
Celalettin Cerrah tarafından bu cümle sarf edilebildi.

kendi kızı aynı şekilde öldürülmüş olsa,
ve birisi çıkıp “ sahip çıksaydın kızına “ dese,
kendisi ne tepki verirdi acaba?
benim kızıma öyle bir şey olmaz derdi mutlaka.

büyük bölümü vakit okuyan bir grup insana göre,
17 yaşında bi kızın giyinip süslenmesi,
erkek arkadaşının olması ( neeeaaaaaaa erkek miiiaaaaaa?? )
hele hele o kişinin evine gitmesi ( ne işi var bi erkeğin evindeeaaaaaaaa)
filan Allahım ne büyük suç, ne büyük hata!!!!
o zaten ölmeyi hak etmişti diyecekler de,
hesapta aileyi suçlayarak örtüyorlar nidalarını:
- en azından bundan sonra günah işlemeyecek,
diyerek.

hayır geçtim empati kurmanızı,
biraz kafayı çalıştırmanızı.
zaten tek hücreniz olduğu için onu da düşünmek gibi boş! işlere ayıramamanızı anlıyorum da,
o zehirli fikirlerinizi “ haber yorum “ vs kisvesi altında atmosfere saçmayın bari. iğrendiriyorsunuz beni