13.06.2009

Avrupa Notları 2 - Sevgilimmmm Paris...

biraz uyuklamıştım..
hafif bir mahmurlukla gözlerimi araladım..
tatlı bir akşamüstü güneşi vurmuştu o muhteşem şehre..
sevgilinin “ hadi aç gözlerini bak neyi kaçırıyorsun “ sözlerini de duyunca,
resmi olarak Paris’ e giriş yaptığımı anladım..
önce fotoğraf makineme sarıldım..
ama bir yandan da kararsızdım:
otobüs camından bin bir güçlükle fotoğraf çekmeye
ve fotoğraflamaya yetişilmesi imkansız binlerce güzel ayrıntıyı ölümsüzleştirmeye mi çalışacaktım
yoksa cam kenarında kıpırtısızca durup içime derin nefesler çekerek,
yıllardır bir sevgili gibi hayalini kurduğum, özlemini duyduğum bu şehirle kavuşmamın tadını mı çıkaracaktım?
aslında,
ikisini de biraz biraz yapmaya çalıştım..






Paris’ in İstanbul’ la yarışan trafiğiyle tanışmam da bu dakikalara rastlar..
bizi öncelikle bir kaza karşıladı..
yol kenarında duran bir araba bütünüyle yanmıştı…
olay sebebiyle bir çok şerit de trafiğe kapanmıştı..
ama bu bana Paris’ e yavaşça girme fırsatı sunduğundan çok da sıkılmıyordum..
ayılmaya,
içinde bulunduğum durumun güzelliğini yaşamaya çalışıyordum..
çünkü artık klişe sayılsa da Paris benim için özeldi..
adını ilk duyduğum yüzünü ilk gördüğüm andan beri sevdiğimdi…
ve bu benim Paris’ e ilk gidişimdi..
yaşamım boyunca asla unutamayacağım günlerden geçtiğimi daha iyi anlıyorum şimdi..

evet Paris’ in trafiği kötü..
bu yüzden tüm Paris’ i çevreleyen
Periferik (peripherique) diye bir otoban yapmayı uygun görmüşler…
bu yol biraz kurtarıcı olmuş gibi ama yeterli değil..
her yere, her noktaya metro var neyse ki..
bakımsız ve pis bir metro ama ulaşamayacağınız yer yok gibi..
üstelik mantığı çok basit,
haritasını elinize aldıktan sonra,
gideceğiniz noktayı saptayıp belirtilen numaralı trene binmekte hiç zorluk çekmiyorsunuz..
şöyle söyleyeyim, hiç 2 dk.dan fazla metro beklemiyorsunuz..

akşamüstü giriş yaptığımız Paris’ imde ilk dakikalarımız panaromik tabir edilen şehir turuyla geçti..
önemli caddeler ve binalar bize şöyle bir gösterildi..
uygun bir noktada 5 dk Eiffel Kulesi için fotoğraf molası verildi.
bahsettiğim nokta sırf bu iş için düşünülmüş,
turistlerle dolu teras benzeri bir yükseltiydi..
Paris gözlerimizin önüne serilmişti.
ve bu benim aramızda otobüs camı olmadan canım sevgilimle ilk gözgöze gelişimdi..
öyle tuhaf hissettim ki!
oradaydım ama havalara uçamıyordum bile..
çünkü içime ilk dakikadan ayrılık acısı çökmüştü!
kaybedeceğini bilmenin derin sızısı kalbimde ara sıra oynatılan bir bıçak gibi yatıyordu..
mutluluk ve hüzünle aynı anda gölgelenmiş gözlerimle Eiffel Kulesi’ ne huzursuz nazarlar fırlatıp,
coşkulu görünen fotoğraflar çektiriyordum.
kameramız yoktu ama sevgili fotoğraf makinesiyle ufak videolar da çekiyordu ve ben durmadan: -beni çekme bu güzelliği çek diyordum.

otele yerleştik.
sonra apar topar Champs Elysees’ ye gittik.
dünyanın bu belki de en ünlü caddesine..
çocukluğumdan beri hayal ettiğim şeylerden biri daha!
siz inanmayın “ Bağdat Caddesi’nin Paris versiyonu işte “ filan diye atıp tutanlara..
burası Arc de Triomphe ile başlayıp Concorde Meydanı ile biten bir yer bir defa..
ilk ayrıcalığı burada..
70 metre genişliğinde,
alabildiğine rahat,
etrafını çevreleyen ağaçlarla,
mağazalarla,
otomobil fuarlarıyla,
yeme-içme-eğlenme mekanlarıyla,
Lido’ suyla apayrı bir dünya..
gündüz saçlarınızın arasında gezinen o yumuşak rüzgarını hissetmek bir yana,
gece ışıklar altındaki halini bir kez görmek mutlaka nasip olmalı her insana..

bize iyi ki nasip oldu dedik..
bir aşağı bir yukarı gezindik.
caddeyi kesen her ara sokağa bakıp
“ aaa burada da süper binalar varmış “ dedik..
sonra karnımız acıktı.
gözümüze cadde üstünde güzel bir yer kestirip beyaz şarap eşliğinde somon yedik.
tatlı olarak da La Vie En Rose isimli,
çilekli - dondurmalı hafif ama nefis bir şey yedik...







zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik fakat epey geç olmuştu.
otelimiz şehrin biraz dışındaydı ve gece yarısından sonra metroya binmek olmazdı.
bir taksiye atlayıp dünyanın en ilginç taksicisiyle otele gittik!
adam zenciydi,
radyoda bangır bangır yankılanan bir futbol programı dinliyordu
ve biz tabii sıfır Fransızcamızla söylenenlerden zerrece bir şey anlamıyorduk.
sonra bize British misiniz diye sordu.
yok, türküz dedik.
adam hemen “ aaa Galatasaraayyy “ dedi..
fakat arkasından “ fenerbaaçe “ demeyi de ihmal etmedi.
marsilya’ yı tutuyormuş,
Gerets’ den dolayı Galatasaray’ ı daha iyi tanıyormuş,
UEFA kupasını da almıştınız siz dedi :)
evet Galatasaray febeden daha büyüktür dedim.
tabii sevdicek hemen itiraz etti.
kısacası yolculuğumuz neşeli geçti.
bedeli de 22 EUR idi.





ertesi gün sıra büyük Paris gezisindeydi.
ilk olarak Seine Nehri turu için tekneye gidildi.
üzeri açık ve fotoğraf çekmeye gayet müsait güzel bir tekneyle yapılan tur 1 saatten fazla sürdü.
ilk defa Paris’ in güzelliklerini bu denli yakından görüyorduk.
zaten Seine Nehri’ nin 2 yakasında bulunan binalar ve tarihi yapılar şehrin en görmeye değer,
en büyülü yerleri.
nehrin 2 yakasını birbirine bağlayan 36 köprü bile başlı başına birer sanat eseriydi.
tümünün üzerinde,
altında,
kenarlarında,
heykeller, altın varaklar, oymalar kısacası sanat örülüydü.
ve her birini geçtiğinizde müthiş bir eser karşınıza çıkıyordu.
Louvre Müzesi gibi,
d’Orsay Müzesi gibi,
cite adası üzerindeki muhteşem Notre Dame Katedrali gibi.
biraz uzaktan görülen Eiffel kulesi,
Sorbonne tarafı ve St. Michel bölgesi,
hem tarihi yanıyla,
hem de hala yaşayan cıvıl cıvıl varlığıyla benim için inanılmaz birer çekim merkeziydi.
en sıradan işler için kullanılan alelale gündelik binalar bile estetikti.
tümünde bir sanat kaygısı,
üstün bir güzellik anlayışı belirgindi.
savaş günlerinde neden pasif direnişe geçerek,
“ bu şehir bir dünya kültür mirasıdır,
zarar vermeyin şehir sizindir “ diyip bu güzelliği teslim ettiklerini daha iyi anlıyordunuz.
onun bir taşının bile eksilmesine göz yumulamayacağını daha iyi kavrıyordunuz.
Paris böyleydi,
milletler üstü,
ülkeler üstü bir yerdi.
kimin egemenliği altına girerse girsin yok edilmemeliydi.
iyi ki de edilmedi.





güneşli bir havada süren tekne gezimizde,
Burgonya’ dan doğup Manş Denizi’ ne dökülen,
nazlı nazlı Paris içlerinde kıvrılıp giden Seine Nehri’ ni yine
“ çok özleyeceğim “ nazarlarıyla süzdükten
ve etrafındaki yapılardan yayılan büyülü kokuyu doya doya içimize çektikten sonra,
Montmarte denilen ve Sacre Coeur kilisesinin de bulunduğu ressamlar tepesine gittik.






yukarı füniküler mantığında ama açıktan giden basit bir araçla çıkılıyordu.
isterseniz hemen yanındaki merdivenleri de kullanabiliyordunuz
-ki biz inerken öyle yaptık –
yukarıda sizi karşılayan Sacre Coeur merdivenlerine daha çok öğrenciler, müzisyenler ve turistler oturmuşlardı.
şehri bir balkon gibi gören bu tepeden muhteşem manzarayı seyrediyorlardı.
gitar çalanlar da vardı.

Sacre Coeur bembeyaz bir kilise..
Paris’ in belki de en beyaz şeyi..
Sacre Coeur’ un anlamı kutsal kalpmiş…
Fransa-Prusya Savaşı’ nda ölen Fransızlar anısına yapılmış.
yapımına 1875 yılında başlanmış ancak 1914 yılında tamamlanmış ve I. Dünya Savaşı’ ndan sonra açılmış.
kare şeklindeki çanı çok ünlüymüş ve sıkı durun bu çanın ağırlığı tam 18,8 tonmuş.






biz de burada biraz soluklanıp Montmarte içlerine doğru ilerledik.
onlarcası yan yana dizilmiş ressamların eserlerini inceledik.
ama vakit kısıtlı olduğu için kendi resmimizi çizdiremedik.
karnımız da acıkmıştı.
buranın meşhur yemeği olduğu söylenen soğan çorbasından biraz tane içtik.
biraz nefes alıp nispeten daha ucuz bulduğumuz dükkanlarından evimiz için birkaç magnet seçtik.
sonra elimizde aldıklarımız,
midemizde soğan çorbamız,
ruhumuzda kelebeklerle,
güle oynaya merdivenlerden indik,
buluşma yerimize gittik,
otobüsümüze bindik
ve birkaç dakika sonra..
Louvre Müzesi’ ndeydik.






öncelikle Louvre için ilk görüşte söyleyecek laf bulmadığımı belirtmek isterim.
çok konuşabilen bir insan olmama rağmen,
ilk birkaç saniye buraya uygun bir söz bulup söylemeyi beceremedim.
o denli büyülenmiştim.
sonunda galiba muhteşem, müthiş, benzersiz gibi cümleler kurabildim.
öyle büyük, öyle ihtişamlı, öyle kudretli görünüyordu ki..
içindeki eserlerle birlikte düşündüğümde,
benim için sadece bir müzeden çok daha fazla şey ifade ediyordu.
tam önündeki devasa cam piramidi ise maalesef sevemedim.
tek başına ya da farklı bir yerde görsem belki biraz olsun sempati besleyebilirdim.
ama klasik mimariyle modernizmi sentezlemek adına Louvre gibi müthiş bir yapının bahçesine böyle bir “ şey ” oturtulmasını içime sindiremedim.

içeri girdik.
3 saat kadar vaktimiz vardı ki,
bu Louvre söz konusu olduğunda bir hiç demekti!
ilk yaptığımız 3 ana bölümden birini tercih etmekti:
-Denon
-Sully
-Richelieu
aceleyle Denon denilen bölümü seçip içeri girdik.
burada İtalyan ressamların eserlerinin olduğu bölümü gezebildik.
Mona Lisa’ yı da görme şerefine eriştik.
aslında yüzlerce başyapıt içinde bakıldığında,
Mona Lisa size pek de bir şey ifade etmiyor.
ama işte “ ün “ böyle bir şey.
merak yaratıyor ve sizi kendine çekiyor.
bizi de çekti.
“ aaa pek de küçükmüş “ gibi saçma bir ilk tepki gösterdik,
fotoğraflarını çektik
ve gezebildiğimiz kadar Denon tarafının kalan kısımlarını gezdik.
3 saat bittiğinde ayaklarımıza kara sular inmişti.




yine de biraz Seine Nehri kıyısına indik.
etrafı dolaşıp güzel bir köprünün üzerinde resimler çektik..
ardından buluşma yerine yakın bir bistroda oturup bir şeyler içerek azıcık serinledik.
sonra yavaş yavaş herkes toplanmaya başladı ve ve ve…
artık o büyük ana gelmiştik..
Tour Eiffel’ e gidecektik..
heyecandan karnımızda kelebekler uçuşarak Eiffel’ in altına ulaşıp birazcık da sıra bekledik..
sonra etrafı tamamen açık bir asansöre bindik..
saniyeler içinde büyük büyük aşkımın en önemli simgesi Eiffel’ in ikinci katında,
112 metrede,
muhteşem Paris manzarasını süzmekteydik..
saat 19:00’ du ama güneş parlıyordu.
zaten kuzeye doğru yol almış olduğumuzdan,
gittiğimiz hiçbir şehirde güneş 22:00-22:30’ dan önce batmıyordu.
uzun bir aydınlığı yaşıyorduk..






Eiffel Kulesi’ ni Gustave Eiffel adında bir mimar tasarlıyor…
yapımına 1887’ de başlanıyor,
26 ay gibi kısa bir sürede bitirilerek Fransız Devrimi’ nin 100. yıl kutlamalarına yetişiyor.
300 metre yüksekliğindeki bu kulenin yapımında,
3.000 işçi 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle birleştiriyor..

ilk yapıldığında Parisliler tarafından sevilmeyip,
şehir görüntüsüne zarar verdiği,
sokak lambasına ya da fabrika bacasına benzediği söyleniyor.
zaten 20 yıllık bir ömrü var.
çünkü Eiffel bu kule için yalnızca 20 yıllık izin alıyor ve yapının 1909 yılında yıkılması gerekiyor.
ancak 1909 yılına gelindiğinde,
kulenin yüksekliği nedeniyle Atlantik ötesi haberleşmeye uygun olması göz önünde bulunduruluyor
ve yıkımdan vazgeçiliyor.
zaten yavaş yavaş bir sembol haline gelmiş olan Tour Eiffel,
giderek bir gözbebeğine dönüşüyor
ve günümüze kadar gelebilmesi için çeşitli tekniklerle sürekli korunuyor.
7 yılda bir boyanıyor ve bu işlem 15 ay sürüyor..
kısacası bu kule bir şekilde sağlam tutuluyor
ve bizim gibi çok uzaklardan gelmiş hayranlarının ağzı kulaklarında onunla buluşmasını bekliyor..

biz de onun beklentilerini geri çevirmedik.
üzerinde bol bol kalıp fotoğraf çektik,
etrafı izledik ve istemeye istemeye de olsa aşağı indik.
otele dönüş yoluna geçtik.
ama biz otelde yemek istemiyorduk.
rehberden bizi St Michel’ de indirmesini istedik.
bizimle birlikte birkaç kişi daha indi.
dönüş saatimiz geç olacağından,
ve metro o saatlerde pek tekin olmadığından,
gece buluşmak üzere onlarla sözleştik,
ve yemek yiyecek bir yer aramaya giriştik.

şanssızlığa bakın ki biz daha avare biçimde dolaşmaya doyamadan inanılmaz bir sağanak yağmur bastırdı!
biz de “ Avrupa’ dır havası güvenilmezdir “ diyerek gezinin başından beri yanımızda şemsiye taşıyorduk.
fakat hava çok güzel gidiyordu ve güneş her gün bize yüzünü gösteriyordu.
o yüzden sadece o gün şemsiyeyi yanımıza almamıştık ve bütün tatilin tek yağmuru o anda yağdı!
hem de ne yağmak..
bardaktan boşanırcasına..
kapanmış bir dükkanın saçak altına sığındık ama burada bile kuru kalmak imkansızdı.
kısa süre içinde dinecek gibi de görünmüyordu.
biz de kafamıza ceket vs bir şeyler tutmaya çalışarak,
yolun karşısında gördüğümüz Cafe Benjamin’ e kadar koştuk.
ıslak giysilerimizle orada oturduk.

güçlükle ne yiyebileceğimizi sorduk çünkü efsane doğruydu.
Fransızların neredeyse hiçbiri İngilizce konuşmuyordu.
garsonlar bile!
anlasalar dahi hiçbiri size İngilizce cevap vermiyordu.
sürekli Fransızca cevap verirlerse birdenbire Fransızca öğreneceğinize dair tuhaf bir inançları vardı.
çoğu menüde, tabelada ya da haritada İngilizce sözcükler bulunmuyordu.
o yüzden tuhaf bir yemekle karşılaşmamak için hamburger, patates kızartması ve bira söyledik.
neyseki hepsi büyük tabaklarda,
salatasıyla filan nefis hazırlanmış şekilde geldi.
cam kenarındaki masamızda yağmurlu Paris sokaklarına dalıp giderek
bu basit ama lezzetli yemeğin tadını çıkarttık.

orada epey zaman geçti.
yağmur dindi.
biz de biraz daha turlayıp soluğu önceden sözleştiğimiz buluşma yerinde aldık.
metroyla otele dönmeyi başardık ve yorgun ama mutlu bir uykuya daldık.
ertesi gün turdan ayrılacaktık çünkü onlar Disneyland gezisi yapacaktı ama
biz henüz Paris’ in bir çok yerini görememiş,
en önemlisi sokaklarına doyamamıştık.
Paris gibi bir hazinede geçirecek sadece 3 günlük bir zamanımız varsa
bunun koskoca 1 tam gününü Disney’ de geçirebilmeyi aklımız almıyordu.
belki 7 gün ya da daha fazla kalsak biz de katılırdık ama
kısıtlı zamanımızı düşünerek bu organizasyonun dışında kaldık.

bu kararımızda “ küçük “ bir başka etkenin de katkısı vardı
o da annemlerin de o tarihte birkaç akrabamız ile birlikte Paris’ e giriş yapmış olmasıydı!
onlarınki 1 haftalık bir Paris tatiliydi ve şans eseri 1 günümüz çakışıyordu.
ertesi sabah 10 gibi bizim aileden 8 kişi Arc de Triomphe namı diğer Zafer Takı’ nın altındaydık.
sarıldık.
bakıştık.
annem:
“ başardın sonunda “ dedi bana.
“ Paris’ tesin işte “..
küçüklük hayallerimi bildiğinden beni en iyi o anlamıştı tabii.
gülümsedim.
ama içimde bir yerlerde ağlamak istedim.
çünkü ertesi gün çok uzaklara gidecektim.
Paris’ te 3 günün yetmeyeceğini biliyordum ama
bu kadar derinden etkileneceğimi tahmin etmemiştim.






önce Zafer Takı’ na tırmandık.
Zafer Takı Napolyon’ un isteği üzerine Austelitz’ deki askerlerin anısına yapılmış.
“ bu seferden dönenler zafer taklarının altından geçecekler “ anlamına gelen bir cümlesi de var..
yüksekliği sanırım 49 metre..
Charles De Gaulle meydanında bulunuyor
ve zahmet edip bizim gibi merdivenlerini tırmanırsanız,
aize güzel bir Paris manzarası ve Champs Elysees görünümü sunuyor..
altında meçhul askerleri temsil eden,
hiç sönmediği ve hiç söndürülmeyeceği rivayet edilen bir ateş bulunuyor.
söylenenlere göre bu ateş ilk 1923 yılında yakılmış
ve o günden bu yana her gün burada askeri tören yapılıp ateş beslenerek hiç sönmemesi sağlanmış.
hatta Hitler Paris’ i işgal ettiğinde bile,
bu ateş Alman askerlerinin gözü önünde yakılmaya devam edilmiş..
( vayyy bee.. )






bu ateşin ve yukarıdan izlenebilen müthiş manzaranın resimlerini çektikten sonra,
Napoleon’ un Mezarına ve hemen yanındaki askeri müzeye uğradık.
Napoleon’ un mezarı altın kaplı kubbesiyle Paris’ in her yerinden dikkatinizi çekiyor.
içeri girildiğinde dev bir İsa Heykeli önüne kazılmış büyük bir çukurla karşılaşılıyor.
bu çukurda Napoleon’ un sandukası var.
girdiğiniz kattan sandukayı görmek için eğilmek zorunda kalıyorsunuz.
bu da iddiaya göre herkesin Napoleon’ un huzurunda eğilmesini sağlamak için özellikle yapılmış bir şey.
sonra merdivenlerden inerek sandukayla aynı hizaya gelebiliyorsunuz gerçi.





aynı zamanda Napoleon’ un da eğitim gördüğü Parisian Ecole Royale Militaire namlı askeri okulu da buradan çıkar çıkmaz gezebiliyorsunuz.
biz de aynen öyle yapıp aynı zamanda burada bulunan bir kilisede hayır için 5 EUR’ ya mum diktik.
ardından Grand Palais ve Petit Palais bölgesine geldik.
Büyük Saray kapalıydı,
Küçük Saray’ a ise şöyle bir dışarıdan bakıp bahçesinde oturmakla yetindik,
çünkü çok acıkmış ve yorulmuş bir haldeydik.
dolayısıyla Champs Elysee’ ye geçip bir yemek molası verdik…
Pizza Pino’ da cam kenarında bir masaya tüneyip nefis pizzalarını bir çırpıda tükettik..
bu arada Champs Elysees’ de akan trafiğin tam ortasında durup cadde üzerinde fonda Zafer Takı ile bir fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik.

sonra soluğu La Defense bölgesinde aldık.
Paris’ in modern tarafı olarak nitelendirebileceğimiz bu bölgede
Zafer Takı’ nın tam karşısına yapılmış olan,
La Grande Arche de La Defense isimli yapıya çıktık.
mimarisi itibariyle Zafer Takı’ nı andırıyor ancak dediğim gibi modern mimariyi temsil ediyor.
yüksekliği yanlış hatırlamıyorsam 112 metre.
genişliği de 108 civarı.
yani genel itibariyle yüksek, devasa bir kare.

neyse ki burada asansör kullandık.
tüp biçiminde yapılmış ve kenarları tamamen şeffaf olan bu asansörle,
Paris’ in modern yüzüne tepeden bakmaya daha yol üzerindeyken başladık.
yukarıda yine fotoğraflar,
gözlemler,
anlatılanlarla güzel dakikalar yaşadık.
hediyelik eşya dükkanından hoş bir duvar saati aldık.
galiba birkaç da magnet aldık.
o kadar çok magnet aldık ki artık nereden alındıklarını ayırt edemiyorum..





ardından opera bölgesine gittik.
opera binasına baktık.
baktık.
biraz daha baktık.
kısacası bakakaldık.
tam önünde müzik yapanları fotoğrafladık.

orada biraz daha kaldıktan sonra meşhur Concorde meydanına gittik.
şimdi burası önemli..
Fransız Devrimi’ nin belki de en önemli simgesi..
anlatılanlara göre devrimciler
13 Temmuz 1789’ da krallığa ait kışlaları basıyor,
silah benzeri ne varsa ele geçiriyor.
Tuileries Sarayı’na da baskın düzenliyorlar ve XVI. Louis’ yi esir alıyorlar.
14 Temmuz’ da Bastille Zindanı yıkılıyor ve tutsaklar serbest bırakılıyor.
yeni anayasa Concorde Meydanı’nda halka açıklanıyor,
cumhuriyet ilan ediliyor.
binlerce Parislinin “ Yaşasın cumhuriyet, krala ölüm!” şeklinde haykırışları Concorde Meydanı’ nı çınlatıyor.Kral XVI. Louis’in başı, kalabalığın karşısında burada giyotinle uçuruluyor.
10 ay sonra Marie Antoniette’ in ki de..
bu devasa meydan daha sonra pek çok başka idama da tanıklık ediyor..
yıllar sonra Cezayir’ de bağımsızlık isteyenlerin gösterilerine de..
etrafını çeşmeler ve heykeller çevreliyor..
insana inanılmaz bir uçsuz bucaksızlık hissi veriyor..






meydanı turlayıp eserleri inceledikten sonra Tuileries Bahçeleri’ nde bir cafede oturup nefes aldık.
tatlı bir şeyler yiyip içeceklerimizi yudumlarken,
bir yandan da koyu bir sohbete daldık.
kalktıktan sonra ortadaki havuz-gölet benzeri şeyin başında da biraz oyalandık.
kuşlara baktık.
iş çıkışı buraya gelmiş spor yapan insanlara baktık.
yürüyerek Louvre bahçesine kadar uzandık.
o ihtişamı bir de akşamüstü güneşinin altında izleme fırsatı yakaladık.
tam da bu anda bir sokak sanatçısı buraya gelmiş yan flüt çalıyordu.
bir yandan onu dinleyerek,
bu kutsal havayı soluya soluya nehir kıyısına doğru yol adık.

akşam yemeği için Latin Mahallesi’ ne gittik.
burada yeme içme ve eğlenme amaçlı yapılmış çeşit çeşit mekanın arasından,
bir yunan meyhanesinde karar kıldık.
çoğunun Türkçesini de bildiğimiz yunan şarkıları eşliğinde yemek yedik,
uzo içtik.
yemeğin üzerine yunan tatlısı adı altında baklava,
yunan kahvesi adı altında türk kahvesi getirdiler.
bizse tartışmaya girmedik :)

yemekten sonra annemler kendi yoluna biz kendi yolumuza gittik.
bir taksiye atlayıp,
bu kez jazz dinleyen suskun bir taksici eşliğinde otele gittik.
sanki ışıklar altında bir başka görünen,
bir bir önünden geçtiğimiz tüm o görkemli eserler,
benimle gözyaşları içinde vedalaşıyor gibiydi.
ya da bana öyle geldi.
ve Paris’ teki son gecemizi de böyle bitirdik.


2 yorum:

alpernatif dedi ki...

Önce yeni blog hayırlı olsun :)
Kafamı henüz toparlayamadığım için doğru düzgün okuyamadım bir türlü :(
En kısa zamanda geri geleceğim :))

Lydia dedi ki...

aşkımmm Parisim...defalarca gittim, gittim de doymadım, o güzelim sokakların, minik mağazaların, hatta manyak trafiğinin bir parçası olmak istiyorum, Paris de beni kabullensin özümsesin, bir olalım istiyorum.