23.07.2008

sorunum yapabilenlerle...


dayanıklılığına ve gücüne hayran kaldığım insanların çoğalması
- etrafımda -
beni mutlu ettiği kadar,
karamsarlığa da sürüklüyor.

- lütfen kıskançlık demeyelim buna -
benim asla onlar gibi olamayacağımı bilmem moralimi bozuyor..
bakın,
onlar gibi olmak istiyorum demiyorum,
onlar gibi olamayacağımı biliyorum diyorum.

çünkü kendimi bir dirayet abidesi gibi,
olayların ortasında kusursuz varlık gösteren biri gibi görmüyorum.
ben basitçe kediyim,
sevildiğim yeri severim,
ilgi görebileceğim yeri,
şımartılıp patilerimi öne uzatabileceğim,
sıkılınca da çekip gidebileceğim yeri..

umutsuz şeyler uğrunda boş uğraşlar bana anlamsız geliyor..

ölümüne sıkıldığı bir iş toplantısından gece 23:00’ te ayrılıp,
sabah 07:00’ de pırıl pırıl ve dimdik masasına oturabilen insanlara özeniyorum oysa..
ama ben öyle değilim..

aslında tamamen “ yok “ demek,
aslımı inkar etmiş olur..
bir işle 12 saat başından kalkmadan ilgilenebilme,
gözleri kan çanağına dönene kadar,
sabah 3(lere) kadar devam edebilme kapasitem
ve yapmışlığım var.
ama ancak söz konusu “ iş “ play station oynamaksa,
kitap okumaksa,
ya da Lost seyretmekse..
kısacası beni eğlendirecek bir şeyse,
enerji sınırım yok benim.
3 gün uyumadan ayakta kalabilir
ve gık! demeyebilirim.
problemim sıkıldığım –üstelik sürekli yapmak zorunda olduğum- işlerle
ve bu işleri hiç sıkılmadan yapabilenlerle..

PS: acılar büyük ve katlanılması zor olduğunda öylece bakıp kalıyorum..
donuyorum…
bu başkasının acısı olsa bile..

sarkuteri’ nin sayfasında gördüm az önce,
iki arkadaşını
- iki gencecik arkadaşını -
1 hafta arayla kaybettiğini..

bir anda içimden bir şeylerin çekildiğini hissettim..
ve dünyanın en bencil
ama en gerçek sorusunun beynimde yankılandığını fark ettim:
“ benim başıma gelse ne tepki veririm? “

belki de hayatta cevaplamaktan en çok nefret ettiğim soru bu benim…

8.07.2008

lost, wimbledon, federer - nadal, hancock


bana sevgi kelebeği deme,
kelebeğin ömrü az olur ey okuyucu!

geçen haftanın son günleri hastaydım,
yastık – yorgan yuvarlanmaktaydım.

cumartesi bir nebze toparlandım.
sevdicek tarafından akşamüstü ansızın evden çıkarıldım.
bir baktım Hancock’ ı seyretmek üzere Astoria Cinebonus’ un koltuklarındaydım.

filmi beğenmedim.
ama Okko’ yu beğendim.
( geçen hafta – ancak – keşfettiğimiz Astoria’ daki müthiş gurme market. )
film çıkışı sevdiceği koluma takıp,
uzun müddet Okko sularında gezindim.
peynirler denedim,
“ aaa bu da mı var adamlarda? “ şeklinde binlerce hayret ettim.
ortamına,
ışığına,
çeşidine,
her şeyine bittim.

eve döndük sonra.
yemeği beraber hazırlayacaktık bi an evvel ama,
bir miktar gecikme girdi araya.
şok edici bir haber vardı televizyonda zira
- ben O’ na yemek hazır olmadan TV’ yi açma demiştim oysa -
Hasan Doğan artık yoktu aramızda!

çok mu iyi tanırdık?
yooo..
pek mi bi hastasıydık?
yoooo..
kendisinden çok mu hoşlanırdık?
yooo..
ama ölümüyle sarsıldık.

evet..
bodrum’ da tatilinin ortasında,
böyle birdenbire,
erken bir yaşta,
pat diye göçüp gidivermesine,
fena hayıflandık..

her ölüm karşısında,
herkesin olduğu üzre,
biz de çaresiz kaldık,
bir şey yapamadık,
donuklaştık..

Lig Tv’ de Şansal Büyüka bizden beterdi,
ne dediğini bilmez haldeydi,
neden o anda orada olduğunu,
neden program yaptığını sorgular gibiydi..
üzüntü işte böyle bir şeydi..

tabii elimizden bir şey gelmezdi.
yemeğimizi yedik.
Okko’ dan aldığımız kaşarlı köfte ve tortelliniyi iştahla mideye indirdik.
az önce üzüntüler içinde düşüncelere dalan biz değil miydik?
“ ateş düştüğü yeri yakar “ da,
işte tamamen böyle bir şeydi..

pazar günü neredeyse tüm gün Lost izledik,
ben 2. turu atıyorum,
sevdicek ilk kez izliyor diziyi.
2. sezondayız
ve ikimiz farklı heyecanlardayız.

onda “ şimdi ne olacak? “ merakının dürtüsü
bende de “ hah birazdan şu olacak “ bilgeliğinin iç ses gürültüsü.
neyse ki ilerde olacaklarla ilgili ağzımı kapalı tutmayı beceriyorum da,
diziyi tadını kaçırmadan izleyebiliyoruz.
sürprizsiz lost lost değildir ne de olsa…

pazar akşamüstü Wimbledon finali vardı heyecan ekranımda,
uzun müddet bayılarak seyrettim de sonuçta,
ama yağmur girdi araya
ve son setleri izleme fırsatı bırakmadı bana..

çünkü kaçırılmayacak bir Brezilya – İngiltere finali vardı
diğer tarafta,
yani play stationda,
winning eleven’ da..

sonradan öğrendim ki,
daha once “ çimde oynayamama “ huyundan dolayı kazamadığı kupa,
bu kez nasip olmuş Nadal’ a..

darısı diğer maçlara…

PS: yazıyı bitirdikten sonra farkettim ki,
forumlarda ve internette,
Nadal – Federer taraftarlığı çatışması üst seviyeye ulaşmış durumda.
hayır,
GS - FB çekişmesi mi bu?
hani tenis kralların oyunuydu,
adildi,
asildi,
zarttı – zurttu?
niye ki bu şimdi vahşileşmeleriniz?
ben maçı izlerken hangisini tutacağıma bir türlü karar veremedim,
bir tarafta Federer’ in soğukkanlı tekniği,
topu ısrarla,
farklı şekillerle ve hızlarla Nadal’ ın en ulaşamayacağı yerlere indirmesi,
diğer tarafta Nadal’ ın tüm o “ yetişilmeyecek noktalara “ yetişmesi,
top peşinden koşarken adeta kendinden geçmesi,
gençliği,
dirayeti,
“ kazansa ya bu çocuk “ dedirtmesi.
karşıda Federer’ in kazanması durumunda bir
“ teknik ve tecrübe kazandı, hak yerini buldu “ şeklinin hissedilmesi.
izleyicide topla beraber bir o tarafa bir bu tarafa geçen
kimden yana olacağını bilememe hissi.
ve sonsuz bir seyir zevki..
niye yalnızca bunun keyfini çıkarmayı istemeyiz ki?

2.07.2008

gözaltılar- yahut nokta...

neyi gerçek sandımsa onun olumsuzlanmasından bıktım.
canım sadece
ve değişmez bir inançla hiçliğe inanmak istiyor.

yine de hayat hala beni şaşır(t)abilmekte..
gözümse hala aynı haberlerin üzerinde,
defalarca ve hatta,
yine defalarca gezinmekte.
canım fena halde
“ bugünki haksız gözaltıları protesto etmek için,
halk kitleler halinde sokaklara döküldü “ başlıkları görmek istemekte.

görebildiğim tek şey ise
“…… gözaltına alındı.(nokta) “
küçücük,
acınası, ruhu daha baştan düşük bir nokta!
ne oldu sizin tepki algılarınıza?

kalbinden beyne giden damarlarından biri kopmuş bir millet,
ebediyen uyutulmuş demektir.
( ey atam ey atam rahat uyu sen! )

Atatürk’ e hakaret etmeyi her daim marifet saymış
ve bu marifeti bir madalya gibi göğsünde taşımış,
hatta bu marifeti uğruna hapis(ler)de bile yatmış,
mağdur demokratlarımızın! baş tacı edilip,
göklere çıkarıldığı bugünlerde,
Atatürk’ ü (hala) sevme aymazlığına! düşmüş
( humeyni ve türdeşleri dururken hem de )
ve artık bir avuçtan da az kaldığından şüphelendiğim insanın,
yine sabahlara karşı
ye yine kapılar bacalar kırılarak “ götürülmesine “
bunca aydının,
okumuş yazmışın,
mevki ve güç sahibinin içinde
karşı gelecek,
bu yapılan haksızlıktır diyecek,
anında ve keskin bir tepkiyle ortaya atılacak tek 1 aydın bile yok!

biz noktayı biraz erken koymuşuz desenize!

30.06.2008

tatil resimleri...


merhaba,
daha önce bahsettiğim bir tatil vardı...
resimli olmasını istemiştim yazının,
olmamıştı...

şimdi ekliorum resimleri..
bayağı uğraştım ama iyi oldu gibi...
çok fazla resim arasından seçmek cidden güç bir işti..
elimden ancak minik kolajlar yapmak geldi...

iyi seyirler...

burası akçay' ın girişi...
tatilimiz başlıyor...



burası otelimizin dışı, bahçesi, denizi...




güzel ayvalık....







güzeller güzeli cunda...

ve 1 adet şeytan sofrası kesiti...




hasanboğuldu ve muhteşem assos kesitleri...




dönüş yolu cumalıkızık gezisi..


bu dünya,galiba güzel bir yer değil mi?

19.06.2008

euro 2008.. türkiye, hollanda.. ve daniel - mariane pearl...


türk milleti olarak,
ne kadar lüzumsuz şey varsa hepsini yapmaya teşneyiz.
mesela bir maçı kazanmak,
öne geçmek için,
önce mutlaka gol yemeliyiz,
bu da yetmemeli,
hakem tarafından ezilmeliyiz,
sonunda da küllerimizden doğup “ yeminimi bozdum ağalar “ şekli yapmalıyız..

ben en baştan söyledim,
biz bu çeklerden korkuyoruz,
durmadan geri pas yapıyoruz,
böyle bacaklarımız titrerse gol yememiz kaçınılmaz diye..
yedik de..
hem de 2 tane..
arkasından kaç tane attık?
- hem de 15 dk. da -
3 tane..
gerisinden bize ne,
galibiyet şahane..

sesimin çıkabileceği son notada bağırıyorum,
hatta o desibeli de geçtim,
kapasite üstü haykırıyorum,
nihat’ ın 2. golüne ben ancak böyle seviniyorum..
çünkü ben de türküm..
yumurta kapıya dayandıktan sonra gelen galibiyetlere,
hepsinden fazla seviniyorum..
ama bir yandan da,
bu strese gerek var mıydı diye düşünüyorum..
“ yapmasak daha mı iyi olur ki? “ diye sayıklarken bile,
aynı hataları tekrar tekrar yapacağımızı biliyorum…

tıpkı dün gece Hollanda’ nın kazanacağını taa en baştan bildiğim gibi..
günlerdir etrafımda dönen:
- hollanda kesin yedeklerle çıkıp romanya’ ya yatar, çünkü fransa ve italya elenir o zaman,
geyiklerine
“ saçmalamayınnnn “ diye şarladığım gibi..

çünkü hollanda büyük takım…
üstelik öyle yunanistan gibi tek bir turnuvada şampiyon olmakla filan değil,
hep iyi futbol oynadığı için,
geleneğini yıllara yayarak sürdürdüğü için,
bir dönem başarısızlıklar yaşasa da,
hala iyi oynadığı için büyük takım.
şimdi serde “ büyüklük “ varsa,
burnun yere düşse eğilip almayacaksın,
başına gelecekleri göze alacaksın
ve adına leke sürülmesi için kapıları sonuna kadar açmayacaksın..


“ ama yarın, bu elemediği takım önüne çıkar da hollanda’ yı elerse ? “
filan gibi şark kurnazlıkları gözümde ahlaksızlıkla eşit neredeyse..
gerçek erkeklerden kurulu,
gerçekten şampiyonluğu kovalayan bir takım
“ bugün yediğim hurmalar… “ mantalitesiyle hareket etmemeli bence..
etmedi de…
aferin size..
kupada türkiye’ den sonraki favorim hollanda bundan böyle…

neyse..
gördüğünüz gibi EURO 2008 şu sıralar benim hayatımda da hükmünü sürmekte,
izlenecek maçlar,
diğer tüm programların üzerinde gelmekte..
ama arada bir film de izlemek ister bu bünye..
ben de dün yine başladım film film diye inlemeye..
ve ne yaptım?
evde hafta sonundan beri izlenmeyi bekleyen A Mighty Heart DVD’sini taktım,
uzun uzun seyre daldım…

filmin bazı sahneleri gereksiz uzatılmış mı?
evet..
eleştirilebilecek yanları var mı?
evet..
insan seyrederken içinden
“ bunlar acaba alttan alttan Amerikalıları sevimli göstermeye çalışmasın bak! “ gibi Türkçe ötesi cümleler kuruyor mu?
kuruyor..

bir taraftan da
“ yoksa Amerikalıları sevimli göstermiyor da,
aslında Amerikalılar kendi besleyip destekledikleri teröre,
masum olsun olmasın,
kendi çocuklarını da kurban veriyor,
suçları o kadar büyük ki kendi vatandaşlarını bile koruyamıyor göndermesi mi yapıyor? “ diyorsunuz..
mesajını çözemiyorsunuz..
çünkü istemeden de olsa,
öyle çekildiği için,
filmi öncelikle mariane pearl’ ün gözünden izliyorsunuz,
sanki onun içinde yaşıyorsunuz..

düşünün,
bir gece,
9’ da geleceğini bildiğiniz kocanız gelmiyor,
kayboluyor,
sonra kaçırıldığını öğreniyorsunuz,
başına silah dayanmış halde teröristlerin elindeki görüntülerine bakıyorsunuz..
eşiniz de siz de gazetecisiniz,
idealleriniz uğruna dünyanın en karmaşık yerlerini gezmişsiniz,
şimdi pakistan’ da,
karaçi’ desiniz,
üstelik 5 aylık hamilesiniz…
ve eşinizin azılı teröristlerin elinde öldürülmek üzere olduğunu bilmektesiniz..

gerisini önemser misiniz?
olay bir Müslüman – Yahudi çatışması mı
yoksa Amerikalı – Pakistanlı çatışması mı,
tüm bu başınıza gelenler küresel adaletin bir yansıması mı,
bunun muhasebesini yapabilir misiniz?
yoksa sadece ve sadece çok sevdiğiniz
ve karnınızdaki 5 aylık oğlunuzun babası olan biricik eşinizin eve sağ salim dönmesini mi istersiniz?

karaçi’ de öldürülen wall street journal yazarı daniel pearl’ ün,
kaçırılışı ve öldürülüşünü mariane pearl’ ün gözünden anlatan bu film,
bu yüzden benim için etkileyiciydi..
mariane rolünde angelina jolie de,
duygu sömürüsüne başvurmadığı sade oyunculuğuyla gayet iyiydi..

akşam daha sonra geç saatlerde Bodrum’ dan dönen annemlerin bize uğramasıyla devam etti.
babalar günü’ nde göremediğim babama hediyesi verildi,
milli takım geyikleri çevrildi,
çaylar içildi.

sonra,
sohbetler bitti,
herkes evine gitti.

ama yazarınızın içinde korkular
ve kaygılar var gibiydi..
sizce sebepsiz mi?

8.06.2008

Kelebek.. yahut eksiklik...

bu belki aptallıktı,biliyorum.bu aptallığım yüzünden şu an " eksiğim " onu da biliyorum..ama birazdan tamamlanacağım,ya da yerine birazını daha koymaya başlayacağım,hayat denen puzzle parçalarının..

şimdiye kadar çoktan " çamuruma katılması " gerekirdi bu kitabın,biliyorum,ama,bugüne dek hep ertelemiştim işte..
nasıl olsa yeri gelir,zamanı gelir diye diye...

hep rafta gördüm,elime aldım,bıraktım,nedense..

Henri Charriere' den Kelebek, bahsettiğim..aslında adını küçükken işittim..bir defasında salonda otururken babam:- gençken bana şu Kelebek' i eline alan,bitirmeden bırakamaz demişlerdi,10-15 sayfadan sonra bıraktım ben,okuyamadım,üniversite vs yoğun zamanlardı..sonra da unutuldu gitti,herhalde dünyada bu kitabı " okuyamayan " tek insanım, dedi..

sırf bu sözleri için bile hemen o gün alıp okumuş olmalıydım halbuki.ah ben!..

neyse,sanırım bundan sonra dilenecek özürler faydasız,kendime bile..

daha fazla bekletmemek için hazineyi,burada,bu saatte başlıyorum okumaya...( tam anlamıyla geceni 3' ü! )

dışarıda ufak tefek sesler duyulmakta..sevdicek içerde uyumakta...

benimse belki bulmakta biraz huzuru,bir türlü uyku tutmayan deli ruhum...

PS 1: bugün sinemada Indiana Jones' u izledim, eğlendim..
PS 2 : milli takımın portekiz maçını izledim,
şekilden şekile girdim,
sinirlendim..


5.06.2008

olan biten...



başından çok şeyler geçmiş o insanların gizemli havasını bürünmeye çalışmayacağım size.
yazamadığım bunca süre içinde akla hayale sığmayacak şeyler gerçekleşmedi neticede.
en son yazdığım “ tatil havadislerinin “ üstünde değildi hiçbiri en azından.
( hiç olmazsa bana göre )

evlendiğimizden beri 1 ( yazıyla bir ) kerecik bile sinemaya gitmemiş olmamız,
benim için en büyük havadis sayılabilir aslında.
“ flört dönemi “ tabir edilen dönemde,
o kadar çok gezmişiz,
o kadar çok – gerekli, gereksiz –
cafe,
sinema,
alışveriş merkezi vs görmüşüz ki,
mal bulmuş Mağribi gibi eve çöreklendik.
koltuklara,
mutfağa,
play station’ a kilitlendik,
durmadan DVD izledik.

bu haftasonu artık tam da
“ sinemaya gidicez bak kaytarmak yok “ yaparız diye düşünürken,
arkadaşlar aradı:
- cumartesi bize gelin beraber takılalım,
gece de kalırsınız, dedi.
teklif güzeldi,
biz de biraz düşünüp kabul ettik.

ben hala içimden,
“ pazar günü geç de kalksak nasıl olsa tatil,
o zaman gideriz sinemaya “ diye geçirmekteydim.

neyse cumartesi günü akşamüstü gibi gittik,
önce alışveriş yaptık marketten bir sürü,
sonra eve geçip biraz sohbet ettikten sonra,
yemek yedik.

yemek faslında:
- ee piizlenmeyecek miyiz biz? dedim.
onlar da “ biz yemekten sonra tekila içiciiiiz “ dediler
- sevdicek dahil -
ben de,
( buraya dikkat )
tekila bende ertesi gün baş ağrısı yapıyor diye rakı içtim.
“ benimki “ 1 kadeh rakıda bana eşlik ettikten sonra,
yemek sonrası “ tekila shotlarına “ iştirak ettiğinden,
neredeyse “ bir küçüğün “ tamamını tek başıma içtim.

ama neyse ki geceyi ayılıp bayılmadan,
midemden dışarı bir şeyler çıkarmadan,
sadece gereğinden biraz fazla konuşup gülerek tamamladım.

tamamladım da..
bu işin sabahını hesaba katmadım…
ya da sevdicek katmadı..
sabahın dokuzunda uyandı..
beni de kaldırmak için elinden geleni yaptı!
“ bak daha ev sahipleri kalkmadı,
biz misafiriz,
yat! “ diyorum,
habire kımıldanıyor,
bir şeyler anlatıyor,
cep telefonumun müzikleriyle oynuyor!
neyse zorlukla da olsa bir lavaboya gideyim bari dedim.
fakat başım sanki 5 dk önce içki içmişim gibi dönmekte,
akşamki sarhoşluk aynen devam etmekte!
zerre kadar ayılmamışım.
üzerine bir de mide bulantısı ve baş ağrısı eklenmiş!
ayakta durmayı bırakın,
oturamıyorum!

oradan nasıl çıktık,
ben takside mide bulantıma dayanıp kendimi eve nasıl attım bilmiyorum.
ama uyuyup uyanıp arada bir ilaç içerek akşam 9’ a kadar yattığımı biliyorum.
böylece pazar planları yine iptal oldu..

bu hafta da büyük ihtimalle cumartesi çalışacağım..
önümdeyse koca bir “ artı yoğun “ perşembe öğleden sonrası
ve “ tüm finansçıların kabusu “ cuma günü beklemekte.

temennilerimse bu haftasonunun,
hiç olmazsa bana kalan kısmının,
çok iyi geçmesi yönünde..

portekiz’ i mucizevi bir şekilde yenebilmemiz yönünde bir de…

22.05.2008

tatil düşü...



cuma günü..
saat 13 civarı…
“ benimki “ aradı..

- aşkım nasılsın?
- iyi.. sen?
- çok yoğun çalışıyorum hiç vaktim yok, senin vaktin varsa bize bi tatil ayarlasana
- !!!!!!!!!!! nasıl yani?
- ya 3 günlük tatilde bi yerlere kaçalım diyorduk ya!
- diyorduk ama sonra da “ boşver “ deyip en ufak bir hazırlık yapmamıştık!
- olsun, gidelim.. vaktin olursa bak sen..
- ……. ee… iyi tamam..bi bakarım..

sonrasını siz düşünün!
ertesi gün 3 günlük tatil başlıyor,
üstelik hava da güzel,
herkes programını günler önceden yapmış
ve ben harıl harıl bizi kabul edecek bi tur,
otobüs,
vapur,
uçak,
tren,
bi şey işte,
ne olursa onu arıyorum,
ama bulamıyorum!

bir yandan işleri yetiştirmeye çalışıyorum,
bir yandan telefon – internet trafiği yaşıyorum,
memleket dahilinde ne kadar tur şirketi varsa hepsiyle konuşuyorum,
hepsinden aynı cevabı alıyorum:
yer yok!

en sonunda adı sanı duyulmamış bir tur şirketinin hattında bir süre bekletiliyorum,
ardından şu sözü duyuyorum:
biz sizi birazdan arayalım..
o arada artık ne yapılıyor,
birileri rezervasyon mu iptal ediyor,
yoksa başka çeşitli ayarlamalar mı yürütülüyor bilmiyorum,
biraz sonra aranıyorum:
- Assos – Ayvalık – Kaz Dağları turumuz için 2 kişilik yerimiz var!


Allahım ağlamak istiyorum!
çünkü iş artık benim için sadece tatile gitme hevesi olmaktan çıktı,
öyle büyük çaba ve uğraş verdim ki,
artık afganistan’ a götürüyoruz deseler koşa koşa gidecek vaziyetteyim,
durum tamamen bir gurur hadisesi.

hemen onaylıyorum,
hatta hayatta yapmayacağım şeyi yapıp faxla kredi kartı numaramı veriyorum.
çünkü saat bu sırada 16:00 olmuş ve benim işim başımdan aşkın,
sanal kart vs ayarlamakla uğraşamam,
EFT saati zaten geçmiş.
en düşük limitli kart numaramı verdikten sonra,
birden kafamda akşamı planlamaya başlıyorum:
işten çıkıp eve gittikten sonra duş alınacak,
yemek yenecek,
bavul hazırlanacak,
saat 22:00’ de “ toplanma noktasında “ olunacak.

hem kabus gibi,
hem de çok zevkli..
son anda karar verip pılını pırtını toplayarak kaçıp gitme deliliği..

sonunda 21:30 civarında
elimde kocaman bir bavulla kendimi kapıda buluyorum.
sevdiceğin “ bu bavul ne ya!! “ diye tatilin sonuna kadar söyleneceğini biliyorum,
ama napiyim ben başka türlü evden ayrılamıyorum.

taksiye atlıyoruz,
otobüsü biraz bekliyoruz,
diğer elemanları toplamak için oyalanıyoruz,
İstanbul’ dan tahminlerimizden çok daha geç ayrılabiliyoruz
ve daha en başından berbat bir tur organizasyonunda olduğumuzu anlıyoruz ama,
ben inanılmaz mutluyum.
en söylendiğim anlarda bile içimden
“ allahım ben tatile kaçıyorum “ diye tekrar ediyorum,
çünkü inanılmaz heyecanlar yaşıyorum.

ilk defa otobüsle uzun yol yapıyorum,
sabaha kadar biraz uyuyorum,
biraz uyuyanlara bakıyorum,
ışıklar el verdiğince dışarıyı seyrediyorum,
arada aşkımı uyandırıp
“ aşkım uzaklarda ışıklar yanıyor..
hep buralarda yaşayan insanların olması ne ilginç “ değil mi diyorum..
susurluk’ ta mola yerinde tost yerken fotoğrafımı çekiyor..
( zaten sürekli fotoğraf çekiyor )


sabah Akçay’ da otelimize giriş yapıyoruz.
1-2 saat dinlenip ilk gün aktivitelerimiz için Ayvalık’ a yola çıkıyoruz.
yolda,
ota,
böceğe,
çiçeğe her şeye hayran olarak,
etrafa doya doya bakarak ayvalık’ a giriyoruz.
ayvalık’ ı çok beğeniyorum.
hemen teknelerin önüne geçip,
Atatürk heykellerinin önüne gidip poz veriyorum,
daracık sokaklarında koşturuyorum.
kiliseden bozma caminin bahçesinden papatya kopartıyorum,
sevgili de her şeyi fotoğraflıyor.

birden:
- kırtasiye bulalım diye tutturmaya başlıyorum.
kadar coşkuluyum ki
hissettiklerimi mutlaka yazmak zorundayım!
kocaman bir defter alıyorum.
bundan sonraki bölümlerde hep elimde defterle geziyorum.

cunda’ ya geçiyoruz,
dünyanın ilk boğaz köprüsü marifetiyle..
aşık oluyoruz,
eski Rum evlerine,
denizine,
güneşine,
her şeyine..
2 saat serbest zamanımız var,
biz de coşuyoruz,
adanın altını üstüne getiriyoruz,
sahilde dondurma yerken deftere bir şeyler karalıyoruz..


küçücük otellerinde kalmak için ölüp bitiyoruz,
bir eskicide Rumlardan kalan onca eski eşyaya tek tek bakıyoruz,
özellikle bir tabloyu çok beğeniyoruz..
ama almıyoruz..
onun yerine bir sürü ıvır zıvır,
hediyelik,
yiyecek içecek alıp,
bu sarışın havada kaybolan şımarık çocuklar gibi koşturup,
yorgunluk içinde adadan ayrılıyoruz.

otobüse biniyoruz,
sarımsaklı’ dan geçip,
şeytan sofrası’ na ulaşıyoruz.
aman tanrım!
bu ne manzara!
tam anlamıyla bir deniz haritası gibi önümüze serilen görüntüye doyamıyoruz.
çay kahve içip otele doğru yola çıkıyoruz.

otel kötü sayılır,
üstelik soğuk,
ama bu kadar yorgunluğun üzerine bir de masa tenisi oynuyoruz.
sonra da odaya çıkıp uyuyoruz.

ertesi gün Zeytinli’ den bindiğimiz minibüslerle
( yukarı başka araç çıkmıyor! )
hasanboğuldu’ ya çıkıyoruz,
sutüven şelalesini görüyoruz,
ayakkabılarımızı çıkarıp,
buzzzz gibi sulardan çıplak ayakla geçiyoruz,
oradan assos’ a gidiyoruz,
önce behramkale tarafını geziyoruz,
burada mantı-gözleme-avcı böreği yiyoruz.
( zaten biz sürekli yiyoruz! )

dünyanın en şirin,
bumburuşuk,
güleç yüzlü teyzesinden saçma sapan bi şiyler satın alıyoruz.
sonra liman tarafına inip bir kez daha hayran kalıyoruz.
iskelede yürüyoruz,
dondurma yiyoruz,
ben dünyanın en büyük tesadüfü sonucu bizim şirketin avukatıyla karşılaşıyorum!
dönüşte adatepe zeytinyağı müzesi,
tahtakuşlar etnografya müzesi,
bir sürü köy,
Atatürk tepesi vs vs geziliyor..

otelde artık kaynaşmış olduğumuz arkadaşlarla denize karşı bira içip
01:00’ e kadar sohbet ediyoruz,
sonra yatıyoruz çünkü sabah “ depar “ ımız var!

istanbul’ a dönüş yolunu da değerlendiriyoruz.
cumalıkızık’ a uğruyoruz,
geziyoruz,
köyün içinden akan dereye bitiyoruz,
reçel alıyoruz,
hediyeler alıyoruz..
ardından Bursa’ da yemek molası,
çaresiz! iskender yiyoruz.
ardından feribot ve istanbul’ a varıyoruz.

ama siz düşünün,
bir taksiye atlayıp eve yol alırken,
kalbimizin ne kadarını Ege’ de bırakıyoruz..



12.05.2008

HER ZAMANNNN.. HER YERDEEE... EN BÜYÜK ŞAMPİYON CİMBOMMMM...


CİMBOMUMMMMMMMM
EN BÜYÜKSÜNNNNNNNNNNN
HEP BÜYÜKSÜNNNNNNNNNNNN
ŞAMPİYONSUNNNNNNNNNNNNNNNNNNN

SARIYLA KIRMIZIYLA ALNIMIZIN AKIYLA DİYE YOLA ÇIKTIK,
EMEK VERDİK,
İSTEDİK,
LEKE SÜRDÜRMEDİK,
SON MAÇIMIZI DA KAZANARAK,
KİMSENİN PUAN KAYBETMESİNE BEL BAĞLAMADAN,
6 PUAN FARK ATARAK,
KUPAYA UZANDIKKKK..

bizlere,
yine yine yeniden bu güzelliği yaşatan,
bütün oyuncularımıza,
teknik ve yönetim kadromuza,
büyük ve asil taraftarımıza,
sonsuzzz teşekkürler..

bizleri maçtan sonra sokaklara döktüler..
babamla atladık arabaya,
önce Mecidiyeköy,
oradan Beyoğlu' na...

coştuk,
sevindik,
eğlendik!
febeli sevgiliyi evde bırakıp,
trafik,
gürültü,
karmaşa demedik,
bütün taraftarlar bütünleştik..

ne mutlu bizlere,
ne mutlu galatasaraylıyım diyene!!


30.04.2008

taze evli... yeni gelin...


merhaba
“ taze evli “ yeni gelininizden selamlar.
yazıya böyle başladım çünkü hayatımın bu döneminde duyduğum sözcük bu.
taze evli,
yeni gelin.
- nasıl gidiyor hayat?
- iyi..
- evlilik nasıl?
- iyi..

cevabı kısa ve önceden malum bu soruları sormaktan bıkmıyor insanlar.
bu onlara bir çeşit yükümlülük gibi geliyor çünkü.
ben de sonsuz bir kayıtsızlıkla yapıştırıyorum hep aynı cevabı:
- iyi!
( daha başka ne denilebilecekse! )

favori soru no 2 ise:
yemek yapabiliyor musun?
ki bu aslında “ yemek yapmayı öğrendin mi “ sorusunun kibar biçimi.
etrafımdakiler yemek yapmayı bilmediğimi biliyorlar zira.
( bilmediğimi bildiklerinin tarafımdan bilinmesi! )

yani bu “ ince “ sorunun altında aslında:
- dün akşam bişiyler pişirebildin mi bari?
iması gizli!

genel bi cevap veriyim:
pişirebildim,
pişirebiliyorum
gerekirse pişiririm.

örn. dün akşam fırında köfte yaptım.
cidden yaptım.
ama,
önce patatesleri tepsiye dizdiiiiimmmmm
filan gibi bir tarif beklemiyorsunuz benden herhalde?
herkesin yaptığı gibi yaptım işte!
lezzetli de oldu.
sefkiliden bi:
- anneminkinden daha güzel olmuş!
cümlesi kopardım.
düşünün bi tümcenin içeriğini!
( elimde minik ve hain bir koz var artık. )

bunun dışında,
şu sıralar evde sürekli DVD izlediğimizden,
gündemden oldukça uzak kaldım.
işyerinde ne kadar göz atabilirsem onunla yetiniyorum.
kısacası çoğu konuda Fransızım.

yine de çevrede gezinen 14 yaşında çocuğa tecavüz iğrençliğinden haberdar değilim demek değil bu!
olayın farkındayım,
rezilliğinin farkındayım,
utanç vericiliğinin ve iğrençliğinin de.
bir taraftan da “ biz bunların böyle olduğunu zaten biliyorduk “ duygusu içimde.
bunca insana destekledikleri siyasi akım yüzünden kızmamızın sebebi de bu.
kanaat önderi saydıkları insanların iç yüzünü göremiyorlar diye!
ha,
ben bu yapılana karşı değilim,
14 gayet iyi yaştır,
çoluk çocuk dinlemem ilişkiye girerim diyen,
adamı da yaptığında haklı gören varsa,
onu bilemeyeceğim!

ben sadece bu olayı lanetlemekle yetineceğim.
ve kendi hayatımla ilgilenmeye devam edeceğim.
arada olan,
bu olayı yaşamak zorunda kalmış olan kıza olacak.

ama ben yeni evliyim,
kimi yeni anne – baba olmuş,
kiminin işyeri problemli,
kimisi ise tatilde vs.
kısacası her zaman,
herkesin bir yerlerde bi işi çıkacak.
ateş hep olduğu gibi,
yine düştüğü yeri yakacak.

o zaman,
hayatta başarılar hepimize.