30.04.2008

taze evli... yeni gelin...


merhaba
“ taze evli “ yeni gelininizden selamlar.
yazıya böyle başladım çünkü hayatımın bu döneminde duyduğum sözcük bu.
taze evli,
yeni gelin.
- nasıl gidiyor hayat?
- iyi..
- evlilik nasıl?
- iyi..

cevabı kısa ve önceden malum bu soruları sormaktan bıkmıyor insanlar.
bu onlara bir çeşit yükümlülük gibi geliyor çünkü.
ben de sonsuz bir kayıtsızlıkla yapıştırıyorum hep aynı cevabı:
- iyi!
( daha başka ne denilebilecekse! )

favori soru no 2 ise:
yemek yapabiliyor musun?
ki bu aslında “ yemek yapmayı öğrendin mi “ sorusunun kibar biçimi.
etrafımdakiler yemek yapmayı bilmediğimi biliyorlar zira.
( bilmediğimi bildiklerinin tarafımdan bilinmesi! )

yani bu “ ince “ sorunun altında aslında:
- dün akşam bişiyler pişirebildin mi bari?
iması gizli!

genel bi cevap veriyim:
pişirebildim,
pişirebiliyorum
gerekirse pişiririm.

örn. dün akşam fırında köfte yaptım.
cidden yaptım.
ama,
önce patatesleri tepsiye dizdiiiiimmmmm
filan gibi bir tarif beklemiyorsunuz benden herhalde?
herkesin yaptığı gibi yaptım işte!
lezzetli de oldu.
sefkiliden bi:
- anneminkinden daha güzel olmuş!
cümlesi kopardım.
düşünün bi tümcenin içeriğini!
( elimde minik ve hain bir koz var artık. )

bunun dışında,
şu sıralar evde sürekli DVD izlediğimizden,
gündemden oldukça uzak kaldım.
işyerinde ne kadar göz atabilirsem onunla yetiniyorum.
kısacası çoğu konuda Fransızım.

yine de çevrede gezinen 14 yaşında çocuğa tecavüz iğrençliğinden haberdar değilim demek değil bu!
olayın farkındayım,
rezilliğinin farkındayım,
utanç vericiliğinin ve iğrençliğinin de.
bir taraftan da “ biz bunların böyle olduğunu zaten biliyorduk “ duygusu içimde.
bunca insana destekledikleri siyasi akım yüzünden kızmamızın sebebi de bu.
kanaat önderi saydıkları insanların iç yüzünü göremiyorlar diye!
ha,
ben bu yapılana karşı değilim,
14 gayet iyi yaştır,
çoluk çocuk dinlemem ilişkiye girerim diyen,
adamı da yaptığında haklı gören varsa,
onu bilemeyeceğim!

ben sadece bu olayı lanetlemekle yetineceğim.
ve kendi hayatımla ilgilenmeye devam edeceğim.
arada olan,
bu olayı yaşamak zorunda kalmış olan kıza olacak.

ama ben yeni evliyim,
kimi yeni anne – baba olmuş,
kiminin işyeri problemli,
kimisi ise tatilde vs.
kısacası her zaman,
herkesin bir yerlerde bi işi çıkacak.
ateş hep olduğu gibi,
yine düştüğü yeri yakacak.

o zaman,
hayatta başarılar hepimize.


25.04.2008

bir ev varmış.. dünyadaymış.. dünyaeviymiş.. artık içindeyim...


evet gelemedim
ve yazamadım.
ama inanın yazamamamın önemli bir sebebi vardı :
evlendim.

bunca koşuşturmalar,
hazırlıklar,
telaşlar sonucunda,
12 Nisan 2008 günü resmi olarak dünyaevine girdim.
( tebrikleri bilahare aliiim )

Nikah Beşiktaş Evlendirme Dairesi’ ndeydi.
ardından da Beyoğlu Andon’ a gidildi.
terasta yenildi, içildi, eğlenildi.

ama o ana gelinceye kadar likelife’ ınız ne aşamalardan geçti!
kuaförler,
fotoğrafçılar,
yok efendim “ evden çıkmalar “..
çoğunluğu kabus gibiydi.
gelin arabasının üzerine atlayan çocuklar da cabası.
nikah dairesinden çıkışta süslerin tümünü çıkardık tabi.

erken bir saatte vardığımız nikah salonunda,
gelin odasında bekleme işi stresliydi.
şahidim bir türlü gelemedi.
ama çelenklerimiz,
çiçek buketlerimiz,
telgraflarımız geldi.
çoğu heyecanlı birkaç dakika hızla geçti
ve ben birdenbire evli biri oluverdim.

ertesi gün balayı için abant’ a doğru yola çıktığımızda istanbul’ da trafik kilitti.
uzun dakikalar boş yere geçti.
istanbul’ dan kurtulduktan sonra,
2 saatte vardık abant’ a.
çevrede neresi varsa gezdik.
köy kahvaltıları ettik,
dere kenarında sucuk ekmekler yedik,
gölün etrafında faytonla gezdik,
yedigöller’ e giderken inanılmaz tehlikeler geçirdik.
( 26 km daracık bir stabilize yol.
tamamı viraj ve arabanın içine dolan toz toprakla ancak 1 saatte çıkabildik 1.200 küsur metre rakıma.
arabanın lastiği patlasa,
ya da biri önümüzü kesip bizi soysa,
görecek,
duyacak,
yardımcı olacak bir Allah’ ın kulu yok.
cep telefonu da çekmiyor bittabii )

kısacası bol bol gezdik,
gördüğümüz,
dokunduğumuz,
tattığımız her şeyde,
neşemize “ vay beee “ nidalarını ekledik.
şaşırdık,
hayran kaldık,
ezberledik,
sevdik.

kafamda durmaksızın dönen
“ hayatımın son anına kadar,
bugünleri özleyeceğimi biliyorum “ cümlesiyle döndüm İstanbul’ a…



7.04.2008

bu anı sakla.. bu anıyı unutma..


kendi kendine hatırlat:
“ bu anı unutma “
“ bu anıyı hatırla! “
bu aralar daha sık yapmaya çalıştığım,
ancak pek başarılı olamadığım şey bu.

çok mutlu olmam gereken anlar gelip geçtiğinde,
ancak ben stres ve heyecandan onların geçip gittiğini göremeyecek duruma geldiğimde,
“ yaşadığın mutluluğu fark et “ diye uyarılmaya ihtiyacım var.
bunu “ o anda “ yapabilecek tek kişi de benim sonuçta!

bu yüzden ara sıra kendimi durdurmak
ve anın önemini kendime hatırlatmak zorunda kalıyorum.

12-13 yaşlarından itibaren,
tüm orta - üst yaş grubundan duyduğumuz
“ gençliğinin kıymetini bil! “ talimatının benzerini,
yani,
“ nişanlı olmanın kıymetini bil “ şekline getirilmişini,
mütemadiyen almaktayım.
ancak tıpkı gençliğimin kıymetini bilmeyi nasıl yapacağım konusunda hiçbir fikrim olmadığı gibi,
bu yeni “ nişan döneminin kıymetini bil “ önerisini nasıl gerçekleştireceğim konusunda da fikir sahibi değilim.

bulduğum tek yol az önce bahsettiğim,
“ aklını bu saniyeye odakla
ve ileride bu mutluluğu hatırla! “
yöntemi.

geçmişte düşlediğm,
ancak bir çoğu için karnıma sancılar girerek “ ya başaramazsam? “ dediğim pek çok şeyi başarmış vaziyetteyim,
bir kısmını ise başarmanın eşiğindeyim.

eminim,
lisedeyken olduğum kızın yanına bir anlığına gidebilseydim
ve aklındaki bir çok şeyi başaracağını kulağına fısıldayabilseydim,
bu mutlulukla onu yıldızlara götürüp geri getirebilirdim.

16 yaşındaki halimle 26 yaşındaki halim arasında eminim şu konuşmalar geçerdi:

- 16 yaş ( gözlerini kocaman açarak ) : 18 yaşına gelebilecek miyim?
- 26 yaş : eee karşında olduğuma göre? evet geleceksin.
- 16 yaş : yani reşit olduğum o muhteşem günü görebileceğim?
- 26 : evet!
- 16 : peki ehliyet alabilecek miyim?
- 26 : tabii ki!
- 16: sormaya korkuyorum ama, üniversiteyi kazanabilecek miyim?
- 26: merak etme!
- 16: İstanbul dışı mı peki?
- 26 : İstanbul dışında okumana zaten izin vermezler ki!
- 16 ( gözleri dolarak ) : biliyorum. ama zorla da olsa kazanırsam gideceğimi de biliyorum. o yüzden sen söyle.
- 26 : üzülme. gideceğin yer İstanbul Üniversitesi.
- 16 ( çığlık atarak ) : aşık olduğum şehrimde kalıyorum yani!!
- 26 ( sıkılarak ) : evettttt..
- 16 : peki arkadaşlarımla istediğim gibi vakit geçirebiliyor muyum,
Taksim’ de gönlümce, istediğim zaman gezebiliyor muyum?
- 26 : Taksim’ den kusacak hale geliyorsun. her zaman ki gibi işin suyunu çıkarıyorsun.
- 16 : olsun.. peki aşk konusunda kafamı toparlayabiliyor muyum?
- 26 : o konuya hiç girmesek?
- 16 : lütfennnnn..
- 26 : tamam.. önce her şeyi arapsaçına çeviriyorsun.. ama sonra toparlıyorsun..
- 16 : bu ne demek oluyor?
- 26 : üniversite 2. sınıfta başlayacağın ilişkiye hala devam ediyorum
ve bir kaç gün içinde onunla evleniyorum demek oluyor
- 16 : neeeeeeeeeeeeeeeeee?
- 26 : …
- 16 : 26 yaşında evleniyorum demek!
- 26 : ???
- 16 : evleneceğimi hiç düşünmemiştim..
- 26 : emin misin?
- 16 : yani tamam.. belki olacağını biliyordum ama.. 26 ha? 30’ u bekleyemez misin?
- 26 : neden bekleyeyim? zaten senelerdir birlikteyiz..
- 16 : nasıl bir aşktı peki? hiç bitmedi mi, yormadı mı, üzmedi mi?
- 26 : aşktan bahsettiğimizin farkında mısın sen?
- 16 : pardon, büyüdükçe belki bir şeyler değişiyordur demiştim..
- 26 : hayır, değişmiyor. ruhun aynen şu anki gibi kalıyor. tabi aşka bakışın da..
- 16 : yerlerde sürünmeye devam yani?
- 26 : daha da beteri.. ama en güzeli..
- 16 : nasıl yani?
- 26 : çok seveceksin.. çok da sevileceksin.. tutkuyu da, acıyı da dibine kadar yaşayacaksın yani..
- 16 : peki sen, şu anda nasıl hissediyorsun kendini?
- 26 : ne gibi?
- 16 : şu an bu yaşadıklarının, mutluluklarının tadını çıkarabiliyor musun yani?
- 26 : daha çok.. koşturuyorum ve yorgunum aslında.. pek.. pek düşünemiyorum sanki..
- 16 : o zaman bir dakika durakla ve benim yaşımdayken şu an sahip olduklarının özlemini nasıl çektiğini hatırla!
- 26 : ???
- 16 : 18 yaşından büyüksün, ehliyetini almışsın, üniversiteyi kazanmışsın, üstelik bitirmişsin, işe bile girmişsin, yıllardır sürdürdüğün bir ilişkin var ve onunla evlenmek üzeresin.
- 26 : e.. e-vet..
- 16 : yani önünde sevgilinle beraber geçirebileceğin kocaman bir ömür uzanıyor..
- 26 : öyle görünüyor..
- 16 : bildiğin sağlık problemin de yok anladığım kadarıyla..
- 26 : neyse ki..
- 16 : zıplayarak bağırıp “ mutluluktan uçuyorum “ dememek için nasıl tutuyorsun kendini?
- 26 : b-ben.. bilmiyorum aslında.. korkularım var hala..
- 16 : mesela?
- 26 : mutlu olabilecek miyiz mesela? istediğimiz gibi bir hayat yaşayabilecek miyiz mesela? aynı evde yaşamak bize nelere mal olacak mesela? aşkımıza, tutkumuza, bağlılığımıza ne olacak mesela?
- 16 : bunca yıldır ne olduysa o olacak!
- 26 : yani?
- 16 : acı çeksen de yok olmayacak.. derin aşkları anlatan kitaplarda yazan her şeyi unuttun mu sen?
- 26 : ya gerçek hayat o kitaplardaki gibi olmazsa?
- 16 : bu da hayatın güzelliği ya zaten.. sürprizin hiç bitmemesi.. kötü şeylerle de yüzleşebilirsin.. ayrılabilirsin, hastalanabilirsin, ölebilirsin..
- 26 : korkutucu şeyler de yok değil yani!
- 16 : iyi de sırf bu bile, şu an yaşadıklarının değerini bilmen için yeterli değil mi?
- 26 : iyi ya da kötü, tüm yaşanacaklarıyla yaşamın büyük bir hediye paketi gibi önümde durmasından söz ediyorsun sanki!
- 16 : evet öyle yapıyorum.. ve korkularını anlayamıyorum..
- 26 : ya dayanamazsam.. ya çok mutsuz olursam ve katlanamazsam diye düşünüyorum..
- 16 : sen katlanırsın! sen dayanırsın! ölümleri de, ayrılıkları da, tüm sancıları da atlatırsın.. mutlulukları da sonuna kadar yaşarsın..
- 26 : o halde beynimi şu ana odakla.. bu mutluluğu sakla..
- 16 : kayıtlara geçsin o halde…

ben, şu an, 26 yaşında, koltuğumda oturmakta, şu ana kadar ulaşmış olduğum tüm noktaların tadını çıkarmakta,
bulunduğum yerin keyfine varmaktayım..
evliliğime günler kala,
evimin neredeyse tüm eksiklerini tamamlamış,
gelinliğimi alıp uyuduğum odanın duvarına asmış,
kendini ” o günün “ büyük heyecanına hazır vaziyette beklemeye almış,
çalışan,
para kazanan,
okuyan,
gelecekten hem korkan,
hem de mutlulukla kalbi deli gibi çarpan,
16 yaşının heveslerini de hala yanında taşıyan biriyim…

galiba,
bir an sonra bu duyguyu kaybedebilme ihtimalini bilsem de,
ben,
şu an,
gayet iyiyim…

1.04.2008

gidişat budur...


zamanın dışında kalmaktansa,
içine girmeyi tercih ederim.
ama bir şeyi tercih ediyor olmam,
onu hemen başarıyor olmam demek değil.
başaramıyorum nitekim.

bu “ evlilik hazırlıkları “ denen dönem de,
ne menem bir şeyse,
bir anda avucunun içine alıveriyor sizi.
düşünmeden attığınız her hangi bir adımın
ya da boşa geçirdiğiniz herhangi bir dakikanın
suçluluk duygusunu yaşayabiliyorsunuz.
ya da yaptıklarınız,
bir anda boyunuzu aşabiliyor.
yetiştiremiyorsunuz,
unutuyorsunuz,
bulunmanız gereken yerler,
teslim almanız gereken şeyler son anda aklınıza gelebiliyor.
sürekli bir panik
ve kaos duygusu.
artısı da üzerinize akşamları birdenbire çöken korkunç yorgunluk oluyor.

anlayacağınız işler bu rayda.
işin romantik boyutu tamamen unutulmuş durumda.
hem de ben tam tersini isterken.
ama bana fikrimi ve duygularımı çok fazla soran yok nasılsa.

kırıldığım ve üzüldüğüm şeyleri taraf tarafa toplasam,
bu işten çoktan soğuyup gitmiştim.
gel gör ki adam gibi önümü bile göremeyecek kadar karışmış vaziyetteyim.
“ affet ve unut “ şu anki hislerime çok uzak bir felsefe.
ama eninde sonunda yapmak zorunda bırakılacağım şey bu.
en azından yüzeyde.

peki ya derinde?


14.03.2008

son durum...


“ bir an “ gelecek.
ve ben “ yaptıklarımın hepsine değdi. “ diyeceğim.
( umarım )

ama o an gelinceye kadar,
bunca yorgunluğu kaldırabilecek miyim emin değilim.
fiziksel + ruhsal bakımdan çöküntü vaziyetteyim.
öyle bir kafa karışıklığı ki akıllara zarar.
yine de dışarıdan bakıldığında idare eder görünmekteyim.
( bu da bi nevi ilginç bi deneyim )

hazırlıklardaki son durum raporunu geçeyim:
cumartesi sabah sevgilim ve babasıyla beraber yeni eve gittim.
çünkü koltuklar teslim edilecekti.
beklerken çelik kapının bütün kilitleri değiştirildi.
daha sonra biz çok fazla bekleyemedik
ve müstakbel kayınpederimi
- durun tamam alışıcam, ama zamanla -
evde beklemede bırakarak benim gelinlik provama gittik.
provadan çıkınca,
uzun birkaç tur atıp,
nikah davetiyelerimizi
ve şekerleri seçtik.
özellikle koza’ da,
kendimi bir anda kucağımda tonlarca dosyayla,
binlerce davetiye modeline bakarken bulunca,
bu işlere ne denli yabancı olduğumu fark ettim.

ve herkeslere benzer bir şey yaparsam,
elimde acemice ve eğreti duracağını fark ettim.
sırf bu nedenle esprili bi şiyler yaptırmaya karar verdim.
zaten sevgilimle çizdiğimiz hayat modelimize,
güllü – dallı ve dantelli bi şiyler pek uygun düşmezdi.
bu dünyada en sevdiğim şeylerden biri sinema olduğuna göre,
bize ancak şöyle bir şey iyi gider dedim.
( fotoğrafı internet sitesinden aldım.
o yüzden davetiye üzerinde yazan isimlerle ve tarihlerle hiç bir bağlantımız yok.
sadece modeli görün diye )





nikah şekerimiz de damatlı gelinli,
davetiyemize uygun,
biblomsu bişiydi.

bu işlemlerden sonra evimize tekrar gittik.
koltuklarımız ve yemek odası gelmişti,
onları yerleştirdik.
bu kadar işi hallettikten sonra,
üstüne gidip bir de salon için perde seçtik!
bunca şeyi becerebilmenin sonunda kendimize bir ödül vermeyi görev bildik
ve geç bir matinede “ no country for old men “ i seyrettik.

sinema çıkışında sevgilim,
bir gün için bu kadar aksiyon ve yorgunluk bize yetmez diye düşünmüş olacak ki,
cep telefonunu sinemada unuttu!
geri dönüp onun bulunmasını
ve tutanak filan tutulmasını bekledik.

pazar günüyse tam bir teraneydi.
masko - ikea – avcılar vs mekik dokuduk
ve ancak yatak odası takımıyla,
beyaz eşyaları seçebildik.

bu haftasonu yine koşturmacaya kaldığı yerden devam gibi görünmekte.
gözümde yapılacak işlerin toparlanması ise gitgide büyümekte.

ihtiyacım olan biraz daha güç ve şansmış gibi görünüyor.
şimdilik.


6.03.2008

hazırlıklar... başka şeyler ya da..



yapılanlar az - çok belli aslında.ucundan kıyısından da olsa herkesin bu dönemde yapması gerekenler gibi." evlilik hazırlıkları " dendiğinde,bir çırpıda hepimizin aklına geliverenler gibi.farklı olan içeriğive gelişimi.

gittik bi kaç ev gördükten sonra ilk gezdiğimiz evi tuttuk mesela.zaten masrafı da yoktu pek.badanası da oldu bu arada.duvarlarımız " venedik sarısı " artık.

bi hafta içinde koltuklarımızı aldık sonra.kenarları kahverengi mobilya/deri olan klasik takımlardan alacaktık az daha.neyseki henüz tümünü kaybetmediğimiz sevgili ruhlarımız devreye girdi azzz sonra." şöyle rahat, açık renk bi şiyler istemiyor muyduk biz? " dedikve gidip krem rengi,pofuduk ve çok rahat,şu takımı seçtik.
( fotoğrafı mobilyanın orjinal sitesinden aldım )



etrafımızda anne-baba filan hak getire tabi.görseler dünyada aldırmazlar zira.yok çok açık renk de,badananıza gitmez de,temizlemesi derttir de.en ufak şeyi saatlerce seçtirtmezler size.sırf bu sebepten yanımızda - mecbur olmadıkça - bir büyük! olmadan gidiyoruz alışverişe.çabuk kirlenme gibi sorunlar da yalnızca bize ait olmuş oluyor böylece.sabunlu suyla silinio dedi satan çocuk hem.( ne var? )

bizim herşeyi çabucak almamıza,içimizden geldiği gibi verdiğimiz hızlı kararlarımıza şaşırıyorlar.bizse herşeyi kırk yaracak kadar vaktimiz olmadığının farkındayız oysa.milleti memnun etme çabasını da minimumda tutuyoruz ayrıca.

gelinliğimi seçmemse 3-4 saatimi aldı yalnızca.üstelik en ufak bir model de yoktu kafamda.bir kaç dükkan gezdim,1-2 katalog ezberledim ve farkettim kibütün gelinlikler birbirine benziyorduve ben farklı bir şey giyecektim.
baktığım her mekanda metrelerce gözümü alan beyaz renkten derhal vazgeçtim.üzerime asla o bemmmbeyaz ayşe teyze bezlerini geçirmeyecektim." organze " gibi tuhaf parıltılı,bana nedense durmadan perdeyi andıran kumaşlardan da çabuk vazgeçtim.
bir kaç adım sonra da onu farkettim.diğerlerinin biraz arkasında duran,17. yy avrupa kadınlarının,saraylarda giydiklerini andıran,krem rengi o " çekici şeyi ".

kesinlikle herkese göre değildi.bir kere tümüyle iddialı ve gösterişliydi.kat kat toplanmış,ipek şantuktan yapılma,V şeklinde ayrılmış arka kısmından,tam ortada akarcasına fransız dantel süzülen eteği,korse biçimli,yine fransız dantelden,arkası tamamen bağcıklı üst kesimi,içimin yağlarını kısmen eritti.tamamen erimesi içinse,gelinliği üzerime giymem yetti.

benim için artık sonuç kesindi.bu gelinlik benimdive diğerlerinin ne kadar da " sade "ya da " parıltılı " veya " uygun " olduğu benim için önemli değildi.çünkü kafamdaki resim netti.

yine de " bir düşünelim biz " denerek dükkan terk edildi," ilerde kafamız rahat etsin " düşüncesiyle bir kaç yer daha gezildi.ama ben ne başka bir gelinliği üzerime giyip denedimne de başka bir tanesini az da olsa beğenebildim.
artık kalbim,o diğerlerinden hemen ayrılan,dönem filmlerinden fırlamış gibi duran,koyu gelinlikteydi.

yine yanımızda başka kimse olmadan,sadece sevgilimle gittikve bu " tamamdır " dedik.kimin ne diyebileceğini,yine önemsemedik.( allah sizlerin başına benim gibi gothic gelin vermesin, ne diyim )

saçlarımı da o gün açık bırakmaya,gözlerime her zaman yaptığım,altları koyu koyu,kalın kalın çizilmiş makyajı yaptırmaya karar verdim.

şimdi bu haftasonu seçilecek,diğer eşyalar var sırada.bu kez annemler olacak yanımızda.size bol bol anlatmaya değecek,ilginç malzemeler çıkacak galiba.



PS : az önce ilk kez coca cola zero içtim." diet kolanın içine soda katılmışı bu yahu! " dedim.ama işin ilginci,beğendim.günde 1,5 litre light kola tüketen biri olarak,bu ürüne yatay geçiş yapabilirim.( ya da yapmayabilirim )


28.02.2008

SARI KIRMIZI AŞKINA... RE RE RE RA RA RA..


hiç şaibeli diyenlere,
ya da gölge düşürmek isteyenlere kulak asmıyorum.
galatasaray' ımın galibiyetiyle
ve sonsuzca şımartılmış fenerbahçeye verdiği dersle gurur duyuyorum.

yıllardır herşeyleriyle onaylanıp,
göklere çıkarılmaya alıştıklarından,
gerçek kuralların uygulanmasına bunca şaşıran taraftarlarına da sadece geçmiş olsun diyorum..
( bu arada bizim verilmeyen 2 penaltımız da arada kaynadı,
ayrıca ilk yarının sonunda,
oyuncumuz kaleciyle karşı karşıyayken,
inanılmaz bir düdükle galatasaray' ı garantili bir golden etti,
hata varsa iki taraf için de geçerliydi )

biz zaten 4. dk.da golümüzü bulmuş,
istediğimiz oyunu da oynuyorduk.
fenerbahçenin maçın tamamında, dişe dokunur pozisyonu yoktu,
nizami kullanılmayan bir taç atışının ardından,
kişisel bir çaba sayesinde 1 gol buldu,
onun dışında hayıflanabileceği,
oluşturduğu pek fazla tehlike yoktu.
hiçbir şeye ihtiyacımız olmadan maçı alacağımız belliydi.

milliyet.com.tr' deki yorum bölümünde,
yer alan görüşlerden biri şöyleydi:
" Öyle bir maç oldu ki kurallar bakımından bütün teknik kadroların ders olarak tekar tekrar izlemeleri ve oyuncularına izlettirmeleri lazım. Futbolcuların sadece oyun oynamaları,
ne hakemle ne de rakiple oyundışı hiçbir polemiğe girmemeleri gerektiği anlaşıldı. Hiç bir şımarıklığa göz yumulmadı. Hakemi, ders gibi idaresinden dolayı kutlarım. "

aynen katılıyorum..
ayrıca galatarsaray' ı fb derbisinde 7 kişi bırakan
ve fbnin puan kaybettiği bir maçta da bilerek 2. sarıdan kırmızıyı göstermeyerek maçı tekrarlatan Ali Aydın zamanında,
beşiktaş' a sayısız kırmızı kart göstererek şampiyonluktan eden Cem Papilla zamanında,
" biz şu şu hakemleri seviyoruz " diye fb geçen sezon başında açıklama yaptığında
ve devamlı maçlarına bu hakemler atandığında,
Anelka, Nobre gibi oyuncular,
elle kolla gol atıp,
yaptıkları en sert faullerde sarı kart görmediklerinde,
bu akşam lanetler yağdırdıkları hakem,
bizi 4-0 yendikleri maçı yönettiğinde,
galatasaray her maçta sistematik olarak basın ve hakemler tarafından ezildiğinde,
neredeydiniz,
neden sessizdiniz?
hatta neden defalarca şaibeli hakemleri tebrik ettiniz?
o yüzden şimdi de itiraz edebilme hakkını,
br zahmet geçiniz..

son söz.
galatasaraylılar,
siz yenseniz de yenilseniz de,
en büyük ve en yücesiniz..
yok ötesi,
sizler birtanesiniz...


20.02.2008

sonuna kadar


bazı insanlar canlı müzik yaparken,
gerçekte olduklarından çok daha farklı görünebilirler( evet )

kendini tek başına hissetmekse berbat bir ruh halidir.

üstelik daha önce bu yollardan geçmiş insanların söyleyecekleri de bir işe yaramayacaktır,
çünkü herkesin durumu kendine özeldir.

kısacası,

omuzlarında dünyada yapayalnız olduğun gerçeğiyle birlikte,
bir kez daha kendi kendinlesindir.
dileyebileceğin şeyler kısıtlı,öfkelerin ve kuvvetinse aynalarındır.
ki çoğu insan,
nedense senin güçlü olmandan korkup kaçar.
oysa tam tersi, karşılarında eğilip bükülenlere bayılırlar.

yine sen,

her zamanki gibi,
türkiye gibi bir ülkede(!)" sezen aksu çok da matah biri diil aslında "dediğin andaki kadar dışlanmışsındır.
karşında kalkan kaşların altında beliren" ama nasıl? " diyerek şaşırmış bakışların,
" bunu nasıl düşünürsün " diyerek kıvrılan dudakların,
tüm bu sıradanlıklarıyla böbürlenmelerine katlanmak zorundasındır.

onların aralarına biraz olsun karışmaya çalışmayı,

zaten kendinden verdiğin büyük bir taviz olarak görmektesindir.
ama ileride yaşayacağın büyük mutluluklar için,
bugün onların bir takım küçük kurallarına uyuyor -gibi görünmektesindir.

fakat " gelecekteki mutlu güzel günler " in aslında pek de ortalarda olmadığını,

kimsenin de senin iyiliğini ve mutluluğunu çok da fazla umursamadığını,
gerektiğinden erken farkedersin.

güçlü sezgilerine ve geleceği anlama kabiliyetine lanetler yağdırıp

"keşke saf ve boş insanlardan olabilseydim" diye iç geçirirsin.
ama hayatının sonuna kadar "duru ve acı gerçeği" her daim görebileceğini hissedip,
hiçbir zaman tam olarak anlaşılamayacağını bilerek,
hiç olmazsa ucunda ne olacağını bilmediğin,
farklı yollara basıp gitmek istersin..




3.11.2007

....


bi dolu bayrağı önümüze bırakıp,
gülümsediler melekler..
siz bunları bütün evlerin camlarına,
balkonlarına,
duvarlarına asın dediler..
ve çekip gittiler..


biz de astık hepsini..
birkaç cadde kapatıp,
1 – 2 "tören yürüyüşü" gerçekleştirdik
( sahi? var mı böyle bir sözcüksel küme?
bak şimdi!
sözcüksel küme ne be! )

yağmuru kafamıza kafamıza yiyip,
trafiklerde bekledik..
işte böyle geçti 29 ekim..

haftasonu yazısını yarıda kesmiştim.
o yüzden biraz bahsedeyim dedim..
bunun dışında bilmeye değer olan "yaşamın kıyısında" ya gittiğimiz..
izlediğimiz..
beğendiğimiz..
( - oscarlara gider inşallah..
- amin amin )

onun dışında,
arkadaşlar,
oyun,
maç vs..
her zamanki gibi hızlı haftasonları işte..

ben haftaiçi ofiste,
haftasonu gezmede,
artık sürekli hale gelen bir uykusuzluk durumu bünyede..
yine de koşturup durmayı seviyorum..
hoşuma giden şeyleri yaptığımda özellikle..

insan yaşadığını hissediyor hareket haline geçtiğinde,
durduğundaysa yaşlandığını..
siz hangisi hissetmeyi tercih ederdiniz ki?

bu arada ne mi oluyor?
yağmur yağıyor..
Galatasaray Denizli'yi 3 günde bir yenmeye devam ediyor..
işyerine daha 3 gün önce başlayan kız,
"aa saatlerimiz aynıymış, gel tokuşturalım" diyor..
bu cümle
ve akabinde,
benim "nooluyo" bile dememe zaman kalmadan gelen
"tokuşturma hareketi" bünyemde büyük şoklara neden oluyor..
bir kere pişti olmayı sevmem bu bir..
gel bilmemnelerimizi tokuşturalım,
hadi bugün ikimiz de pembe giyinelim tarzı "kızsal cıvıklıklardan" hiç hoşlanmam,
hatta kız muhabbetlerinin %90’ından hoşlanmam bu iki..
ayrıca sevgi kelebeği gülümsemelerden tiksinirim bu üç..

hem,
çok bayılmasam da,
"iyi arkadaşım sayılabilir" diyeceğim bir kızla,
inanılmaz bir arkadan vurma hikayesi yüzünden küsmüşüm,
"bu da yapılmaz artık, adilik bu yaptığı!" filan diye dehşetlerdeyim,
şimdi hiç şirine moduna geçemeyeceğim!
ama bir anda kızın yüzüne bunlar söylenemiyor tabi..
mimiklerine benzer mimiklerle karşılık vermeye çalışılıp,
çabuklaştırılmış bir gülümsemeyle olay yerinden hızla uzaklaşılıyor..

hayat da,
böyle bir şey değil mi zaten?