28.02.2014

Arthur sevgisi ve işkencesi..

 
ev içinde kendi çapında bir olayımız vardı bugün.
sevgili kediciğimiz Arthur daha taşınırken aldığımız salondaki yeni koltuğa küçük tuvaletini yaptı (en kibar bunu buldum )

üstelik yataktan yeni kalkmışım,
yiyecek bir şeyler hazırlamışım,
salona bir geldim bu pırrr diye kaçtı gitti.
tamam dedim kesin bir halt yedi!
bir baktım koltukta çiş ( çiş müdürüm affedersin )

ne yapacağımı şaşırdım!
çoook eskiden bir kere yatağa yapmıştı,
onu temizlemek çok zor olmuştu,
o yüzden yatak odamızın kapısı 24 saat kapalı tutuluyor o günden beri.
bu da kış günleri cam da sık açılamadığı için rutubete neden oluyor.
o da yatak odasındaki bazada bulunan tertemiz yıkanmış kaldırılmış nevresimlerin,
kıyafetlerin vs her şeyin rutubet kokmasına.
öyle de pis bir şey ki yıkasan da gitmiyor.
öncesinde havalandırman lazım.
eski evde zaten bu dertten muzdariptim,
buraya taşınırken tüm nevresimler tüm kıyafetler hatta tencere tutacakları bile evde yıkanabilecek ne varsa yıkandı.
yastıkların içleri bile açılıp havalandırıldı.
( kaz tüyü ve ortopedik olmayanlar )
ve çok uğraştırıcı, günler süren bir iş oldu bu.
geçen gün bir de ne göreyim,
bu evde de sürekli kapıyı kapalı tutmaktan yatak odasının tavanında ufak noktacıklar oluşmaya başlamış!
şu an başlangıç aşamasında ama görünce dellendim tabii.
bugün de bu çiş işi eklenince!

sabah sabah kaldım mı başımda koca bir dertle!
eski deri koltuklara yapmıyor bunu.
kumaş ve yumuşak olunca yapmaya karar vermiş herhalde.
silsem mümkün değil içim rahat etmez çünkü altlara doğru gitmiş olabilir sen üstten sildikçe.
eve gelip koltuk yıkayan tipler de benim psikolojim için zararlı.
çünkü eve giren her türlü çalışan ( özellikle kirli veya zararlı olabileceğine inandığım şeyler taşıyanlar ) bana travma yaşatıyor.
temizlikçisinden muslukçusundan uyducusuna kadar.
hele ki bu yıkamacılar,
şimdi kimyasal maddeleriyle gelecekler,
yıkanan koltuk dışında parkeydi diğer koltuklardı perdeydi duvardı her yere sıçrayabilir o püskürttükleri şey.
onlar "tamam bitti işimiz" diye gittikten sonra ben en az 3 saat arkalarından kurula-sil-süpür yapmalıyım!
ne zaman gelebilecekleri vs de soru işareti.
 
neyse bir kaç firmayı aradım,
takım olarak yıkıyorlarmış koltuğu beyefendiler,
fiyatı da 130-150 TL civarı!
hem travma yaşayacağım,
hem bir sürü para bayılacağım.

aklıma ablam geldi.
onların köpeği de bir kaç kez bu vukuata imza atmıştı çünkü.
o da ilkinde yıkamacı çağırmış memnun kalmamış.
sonrakinde annemin halı yıkama makinesiyle yapmışlar,
"zaten adamlardaki makine de bunun aynısı,
sadece büyüğü,
hiç para verme hem kendiniz daha temiz yaparsınız" dedi.
aradım annemi ben de.
" iyi gelin akşam hem yemek yeriz dönüşte de makineyi götürürsünüz " dedi.
yemek dönüşü gecenin 23:00'ünde koltuk yıkadık.
komşular kulaklarımızı çınlatmıştır ama bir gün daha duramazdı o şekilde.
sevdicek vakumlama kısmını yaptığı için onun da olması gerekiyordu evde.
neyse hallettik bu şekilde.

ama bugün ilk kez ciddi ciddi bu kadar sevdiğim, evladım gibi oldu dediğim Arthur'u vermeyi düşündüm.
yani sanki hayatımı karartan bir varlıkmış gibi göründü gözüme.
sürekli tüyünü eve saçılan kumlarını temizliyorum zaten,
hadi ondan şikayet etmiyorum diyelim.
ama yatak odasının rutubet yapması
ve artık koltuğa da çiş yaptığına göre salonun da sürekli kapalı tutulması zorunluluğu doğması
"evi biz mi kullanıyoruz Arthur mu " noktasına getirdi sonunda beni.
zaten tüm ev her şey ona ayarlı.
bilmiyorum ilk kez bu kadar yorulduğumu ve sıkıldığımı hissettim.
 
sonra sevdiceğe telefonda " söyleyelim veterinerimize sahiplendirme yapsın, cins kediyi ücretsiz alacak biri bulunur " filan derken birden içime ayrılık acısı da çöktü mü!

akşama kadar ağla dur!
nasıl ayrılacağım ağlaması!
ama bir taraftan da evin içinde sürekli kapıları kapatan,
sürekli koltukları gözetleyen biri olarak yaşarsam psikolojim bozulacak düşüncesi!
bütün gün başım ağrıdı hala da geçmedi!
annemlerin yanında filan da açıldı konu,
verirsen ölür Arthur diyorlar.
çünkü çok narin ve bizim bakımımıza alıştı.
çok çekingen filan.
bilmiyorum ama kendimi de çok yorgun hissediyorum.
 
 

21.02.2014

bi mesele vardı.. halledemedim..


merhabalar,
ben (evet sinema hastası ben) uzun zamandır baş dönmelerinden sinemaya gidemiyordum biliyorsunuz.
en son -anlatmış mıydım hatırlamıyorum- sevdicekle kavga ettiğim bir gün gitmiştim bir filme.
evde epey tartıştık sonra olmasından en nefret ettiğim şeylerden biri oldu,
kavga "susma aşamasına" geldi.
bizim bazı kavgalarımız böyle oluyor ve bu "susma" olayı çok uzun sürebiliyor -2 gün bile.

ben de yine öyle olacağını düşündüm o gün
ve dayanamayıp dışarı çıktım.
çıktım da çıkar çıkmaz ayağımda o günlerde mevcut olan bir yara acımaya başladı.
zaten başım da dönüyor mümkün değil yürüyemeyeceğim!
gurura mok sürdürmemek için eve de dönemiyorum!
bir taksiye atlayıp alışveriş merkezine gittim
orada da mağaza filan gezemeyeceğimden Düğün Dernek filmine girdim.
en azından Türk filmi altyazı filan okumazsam çok dönmez belki başım dedim
ve son yarım saat başım çok ağrısa da dayanabildim.
bir de ben çok seviyorum şu Ahmet Kural ve tayfasını.
çok komik geliyorlar bana.
sonuçta o filmi bir şekilde izleyebildim.

bugün öğleden sonra sevdicek aradı akşam sinemaya gidelim mi,
bizim arkadaşlar gitmiş beğenmiş dedi.
tabii yine ben dayanabileyim diye Türk filmi tercih etmişti: Bi Küçük Eylül Meselesi.
"tamam, duramayabilirim ama, çıkabiliriz" filan diye uyardım,
o da tamam dedi.

işten gelince alışveriş merkezine gittik.
önce yemek yedik sonra filme girdik.
görüntüler filan epey aydınlık olduğundan seyredebildim.
-karanlık, aşırı gürültü, karanlıkta alt yazıya odaklanmaya çalışma gibi durumlar baş dönmesini arttırıyorlar-
öyle ahım şahım bir film miydi?
yoo bence değildi.
ama güzel Bozcaada görüntüleriyle filan geçti gitti işte.

ben pek dizi izlemediğimden,
Farah Zeynep Abdullah'ı ilk kez seyrettim,
annem de hep överdi bu kız çok yetenekli diye,
o yüzden biraz da merak ederek gittim.
ama -beklentim de yükseltildiğinden midir nedir- kızın oyunculuğunu hiç beğenemedim.
o his bana geçmedi,
yapmacık kaldı sanki.
esas oğlanla aşk sahneleri "ahhh o güzel aşk" duygusunu hiç vermedi.
hani aşk filmlerinde kızla oğlan hep kavuşsun isteriz ya,
ayrıldıklarında gözyaşı dökeriz filan,
burada filmin başından itibaren "ayrılsalar da oluuuur birleşseler de oluuuur. Bozcaada süper yalnız, denize girmeyi özledim, domates reçelinin iyisini İstanbul'da nereden buluruz acaba? " düşünceleri içindeydim.

bu filmin notu en fazla 5 olabilir kanımca.
o da ada hatırına.
kızın filmin başlarındaki bazı hallerini kendi eski halime benzettim yalnız.
gereksiz şımarık ve iticiymişim diye moralim bozuldu.
ben de dışardan o kadar rahatsız edici mi bulunuyordum acaba?
neyse düşünmek istemiyorum.
çünkü benim o hallerim sevdicekten sonra değişti,
epeyyy değişti.
ama düşünüyorum da onunla tanışmasam,
böyle bir aşk yaşamasam her şey çok farklı olurdu herhalde.
ben o halimi sürdürürdüm,
sonunda da çok yalnız ve mutsuz biri olurdum.

şu andaysa "yalnız değil ve mutsuz" durumdayım :))
ama sebebi hastalıklar tabii ki.
neyse o konuyu tekrar deşmeyeyim şimdi.

bu arada sağlık deyince sevdicek de 31 Ocak'ta ameliyat oldu,
solunumla ilgili,
işte hem sinüsler temizlendi hem et polip bilmem ne gibi sorunlar giderildi.
bir gece kaldık hastahanede,
iyi geçti,
2 gün sonrasında dışarıdan ameliyat olduğu bile belli değildi hatta.
ama iç kısımda yaralar vs hala tıkanıklık var tabii.
şöyle " ben artık rahat nefes alabiliyorum " diyeceği günü öyle iple çekiyorum ki.
 
bu aralar Hakan Günday'ın Daha'sını okuyorum.
başlarken tam sarmamıştı,
"bu sefer yazamamış galiba, aceleye mi gelmiş nedir?" falan demeye yeltenmiştim
ama yine kanıma girdi,
kıvama geldi.
henüz bitirmedim ama şu an okuduğum sayfalar tam tadında yani.
yine altını çizme alışkanlığım depreşti.
aslında kitabı alalı epey oldu ama yavaş ilerleyebiliyorum.
çünkü eş zamanlı Game Of Thrones serisini de okuyorum.
biraz ondan biraz bundan derken başı dönen hayat gibi ancak bu kadar ilerleyebildi.

çok yazdım sanırım artık gönderme zamanı geldi.
elimi yüzümü yıkama-makyaj temizleme vs işlerden oluşan ritüelimi yapmak için banyoya gitmeliyim şimdi :))

 

10.01.2014

en iyi teklif..

 
aslında bir sürü şey yazacaktım ama biraz önce aklım uçtu!
öyle bir film izledik ki nasıl tanımlasam bilmiyorum,
belki de tek kelimeyle "doyurucuydu"

adı: the best offer
görüntüler, müzikler, ortam, senaryo, Geoffrey Rush'un oyunculuk dersi!
hangisini anlatayım bilmiyorum.
tadı çıkarılarak izlenmesi gereken filmlerden.

filmin konusuyla ilgili spoiler vermeyeceğim ama takıntılı tipler var filmde.
psikolojisi "normal" olarak tanımlanamayacak,
topluma hiçbir zaman %100 adapte olamayacak tipler.

işte ben böyle filmler izlediğimde kendimi karakterin yerine mi koyuyorum nedir,
daha çok etkileniyorum.
çünkü kendimi hep farklı gördüm ben.
insanları hep bir yönetmen gibi sanki uzaktan izledim,
asla tam toplum yaşamının içine giremedim,
asla tam ona ait olamadım.
olur gibi gözükmeye çalıştım sadece.
sonra bu hastalık da çıkınca ortaya.
onunla gelen farklı sakat duygular da eklendi ruhuma.
o yüzden belki, kendimi hep sınırda hissediyorum.
bir kaç pamuk ipliği var beni insanlara normal görünmeye çalışmaya,
aralarına karışmaya uğraşmaya bağlayan.
onlar da olmasa belki bir münzeviye dönüşeceğim.
ya da toplum dışı bir yaratığa.
şu an bir roman karakteri değil de "normal insan" gibi görünüyorsam dışarıdan,
bunlar hep uzun süren uğraşların
çoğunlukla da rol kesmelerin sonucu.

çoğu mutluluğum gerçek değil.
ve ben başka bir "sorunlu" yu gördüğümde karşımda,
hayattan kopmamak adına derinliklerime sürüklediğim gerçek benliğimle yüz yüze kalıyorum.
hem ona doğru çekilip onun bana emrettiklerini yaşamak istiyorum,
hem de herkesin tamamen dışına çıkarsam çok sevgisiz ve yalnız kalacağım korkusuyla kendimi frenlemeye çalışıyorum.

işte bu yüzleşmelerle dolu geceler çok zor geçiyor..
 
 

14.12.2013

16 Aralık


Yazmak istiyorum,
çok yazmak istiyorum,
çok anlatacak şey var,
mesela mevcut evimi satıp başka bir ev aldım,
oraya taşındık,
onun hikayeleri,
sağlık durumları vs.ler.

Bunlarla ilgili elbet döneceğim,
ama beni bugün buraya getiren yine yeni yeniden Galatasarayım.

Çok büyüksün ki,
vizyonsuzlara karşı -UEFA Ligi daha iyiydi, daha çok ilerlerdiniz- ,
söylediklerini kaale bile almadıklarımıza karşı - Schalke tır gibi ezer. GS'ın Juve'yi eleme şansı Fethiye'nin FB'yi eleme şansı kadardır- ,
büyüklüğünü,
Avrupa Fatihi olduğun gerçeğini gösterdin
ve Real Madrid ile Juventus' un olduğu gruptan çıktın,
hem de Juventus' u yenerek çıktın,
hem de 2'ye bölünmüş karlar altındaki bir maçta,
Portekizli hakeme karşı da çıktın.

Bana da geleneksel Şampiyonlar Ligi kura çekimimi yapmak kaldı tabii.
Burada paylaştım mı hatırlamıyorum ama ben bu işi geçen seneden beri yapıyorum.
Hem grup aşamasında hem de elemelerde kendi kuramı çekiyorum.

Grup aşamasında ancak Kopenhag'ı tutturmuştum.
Yalnız bu sefer Galatasaray'ı hep zor takımlarla buluşturmuşum.
İnşallah tutturamam diyeyim ve sonuçlara geçeyim:

Öncelikle düz çekim yaptım,
yani birinci sıradan gelen (Real hariç ) 7 takımı yazdım ve çektim, çıkan:
Dortmund :((

Sonra gerçek kura mantığıyla,
yani 16 takımın da adını yazarak
ve ilk başta aynı grupta olanlar birbirine çıkamaz,
aynı ülkeden gelenler birbirine çıkamaz kurallarını da hesaba katarak
( her çekişte söz konusu ülkeleri çıkarıp-dahil ederek)
çekim yaptım,
ortaya şu tablo çıktı:

Dortmund - Zenit
Real - Milan
Manu - Schalke
Bayern - GALATASARAY (çok özür dilerim, kura öyle çıktı, inş. yanılırım )
PSG - Man. City
Barcelona - Olym.
Chelsea - Leverkusen
Ath. Madrid - Arsenal

İşte böyleyken böyle.
Gerçek kuradan sonra sonuçları da aktarırım.

Esenlikle kalın :))

Edit: Chelsea geldi. Bilemedim kötü mü oldu iyi mi? :))







9.05.2013

ŞAMPİYONLUK GÜNÜ ÖYKÜSÜ


Merhabalar,

koyu Galatasaraylı bendenizin maça gitme isteği vardı geçtiğimiz pazar günü için.
maç biletleri perşembe satışa çıktı ama sadece belli bir kredi kartı olanlara!
genel satış için cuma günü beklendi,
fakat 55.000 kişilik stadın 42.000 kadarı kombine olarak çoktan satıldığından,
zaten azıcık kalmış biletlere bir de 1 gün boyunca erişimim olmayınca,
sıra bana geldiğinde "tükendi" yazısıyla karşılaştım tabii.


bir de bu yıl bizim bilet alma sistemimiz değişti.
artık bilet yalnızca bilet.galatasaray.org adresi üzerinden alınabiliyor.
o yüzden hiç bilmiyorum bilet iadesi yapılıyor mu,
iade eden olursa tekrar siteye koyuluyor mu yoksa son gün gişeden mi satılıyor.
hiçbir konuda en ufak bir fikrim yok.


"tükendi" yazısıyla defalarca kez karşılaşmama rağmen,
3-5 dakika aralıklarla belki 100 kere giriş yaptım siteye.
her seferinde aynı sonuç.
bilet yok.
1000 kere de yenilesen değişecek bir şey yok.


maç günü geldi.
o gün zaten en önemsiz maçlara bile zor bilet bulunur,
çünkü artık son dakikadır yani,
o zamana bıraktıysan biletsiz kalmak sana müstehaktır gibi bir hava vardır.
ben maç sabahı uyandığımda bunu da bilmeme rağmen yine girdim siteye.
yine bilet yok.
kalktım yüzümü yıkadım tekrar denedim.
olmadı.
deli gibi amaçsız sürekli denedim.
sonunda artık arkadaş olduğum "tükendi" yazısı yerine koltuk seçme menüsü çıktı!
o kadar şaşırdım ki,
bir hata olduğuna emin olarak adımları gerçekleştirmeye başladım.
babamla gideceğimiz için 2 koltuk istedim,
vermedi.
1 koltuk istedim, verdi!
sepetimde 1 bilet var ama bana 2 tane lazım!
tekrar o meşum tükendi yazısı çıkmaya başladı mı bir de!
yenile yenile diye uğraşıp F5 tuşunu aşındırırken bir bilet daha düştü!
sepetimde 2 bilet oldu fakat yanyana değiller
ve pahalı yerdeler.
Batı VIP!
ama kimin umurunda?
zaten yılda 1 kez gidiyoruz maça
ve kazanırsak şampiyon olacağımız maç!
üstelik babam kredi kartı numarasını vermiş
-fakat 250 TL'ye kadar harcamak koşuluyla-
benim biletler 700 TL tuttu ama babamı ararsam sayfada kalma sürem bitecek
( her girişte 10 dk kalma hakkı var bu arada )
gözümü karartıp bastım "siparişi onayla" butonuna,
hata verdi!
dedim ki,
biliyordum zaten maç günü pahalı yerden de olsa bilet kalmayacağını.
aklım bunu diyor ama elim durmuyor,
2 gündür yaptığım gibi yine basıyorum yenile tuşuna,
tekrar giriyorum kredi kartı numarasını
ve gözlerime inanamıyorum
"siparişiniz onaylandı" yazıyor ekranda.
bilgilerimi mail olarak göndereceklermiş!
yahu diyorum hangi bilgilerim?
şampiyonluk maçında en güzel yerden Galatasarayımı izleyeceğim yerin bilgileri mi?


maile bakarken bile şok üstümde hala!
babamı arıyorum,
o günkü programı doludur, kendini ayarlasın diye.
önce sevinsin diye iyi kısımlarını söylüyorum,
günlerdir nasıl uğraştığımı,
bilet bulmanın ne kadar zor oluğunu filan.
sonra da fiyatını ve yanyana oturamayacağımızı söylüyorum.
kızacak sanıyorum ama o da o kadar seviniyor ki kızamıyor.
yanımıza oturanlardan rica ederiz belki koltukları değiştiririz diyor.
o biletler karaborsada 1.000 TL eder ama onları satmak kendimize ihanettir 10.000 TL bile verseler satmam diyor.
işte cimbomlu böyle olur diyorum ben de.


yalnız bir sorun daha var,
internetten alınan biletler ancak bir kaç GSStore'dan teslim ediliyor
ve bu işlem ancak 15:00'e kadar yapılabiliyor.
yoksa gişeden almak zorundasın ki bu da maç günü olduğundan 2-3 saat sıra beklemek anlamına da gelebilir.
erkenden yola çıkıyoruz,
stada yakın olan Metrocity'den biletlerimizi sorunsuz alıyoruz.
( ben biletler elimize geçene kadar
son anda bir şey olacak
"sitede hata oluşmuş, bilet yok biz size paranızı iade edelim" diyeceklermiş korkusu yaşıyorum. )
bir de marşlarımızın olduğu bir CD alıyoruz dönüşte dinlemek için gişeden.


yemek falan da yiyoruz ama çok vakit geçmiyor,
5 gibi staddayız!
daha maça 3 saat var,
maçın kendisi,
sonrası-kutlaması filan derken nerden baksan 5-6 saat daha dışarıda kalmam lazım.
benim gibi başı dönen birisi için,
böyle gürültülü yorucu bir ortamda bu denli uzun zaman bulunmak büyük korku kaynağı.
sürekli nasıl dayanacağımı düşünüyorum,
gücümü idareli kullanmaya çalışıyorum.


ama stadımız o kadar güzel ki,
yerimiz de öyle,
futbolcuların sahaya çıktığı tünelin biraz üstündeyiz,
Fatih Terim'in oturduğu yer çaprazımızda,
futbolcu aileleri hemen aşağımızda.

önce şampiyon kürek takımımız kupalarıyla stada geliyor,
sonra Vedat İnceefe'ye ödül veriliyor,
ısınma hareketleri vs derken maç başlıyor.

sahadan gelen çim kokusu,
futbolcuların burnumuzun dibinde olması,
yaptığımız inanılmaz tezahüratlar,
çalınan marşlar,
attığımız 4 muhteşem gol,
tüm camia kenetlenişimiz,
üzerine rakibin de yenilmesinin ardından şampiyonluğumuzu ilan ediyoruz!!!


yine en büyük Galatasaray!
futbolcular maç sonrası hemen yakımızdaki Fatih Terim'in yanına gelince,
resmen şampiyonluğun ilk dakikalarını futbolcularla burun buruna kutluyoruz.
sonra kimse sahaya inmiyor,
taşkınlık yapmıyor,
itiş kakış olmuyor.
sadece futbolcular ve Fatih Terim çimenlerin üzerinde,
kutluyor eğleniyor coşuyorlar.


benim başımın dönmesi sonlara doğru çok artıyor,
otoparka gittiğimizde bitmiş durumdayım ve otoparkta trafik kilit,
tek çıkış olduğundan uzun süre arabada bekliyoruz ve ben artık karbonmonoksit zehirlenmesi geçireceğimizden korkarken,
çıkmayı başarıyoruz.
yolda çeşitli konvoylara gire çıka,
marşlar dinleye dinleye dönüyoruz.
babam beni eve bıraktığında saat 01:30'u bulmuş oluyor.
ve bir şampiyonluk günü,
benim ilk kez stadda şampiyonluk kutladığım gün böyle noktalanıyor!


25.03.2013

Grinin Tonları


merhabalar,

bugün direkt konuya girmek istiyorum.
bu aralar Gri'nin Elli Tonu serisini okuyorum.

2. kitabı bitti 3. kitaba başladım.
aslında seriyle ilgili sinir olduğum bir sürü şey var,

ama başlayınca kolay bırakamama hastalığım olduğu için merak ettim bir kere.

beni bu seriyi okumak için en baştan etkileyen şey filminin çekilecek olmasıydı.
herkes konuşurken konuyu bilmemek beni o kadar rahatsız etti ki,
sonunda dayanamadım başladım.
şimdi de hikayenin tamamını bilme isteğimin peşindeyim.

kitabı okumadan önce öyle bir fikre sahip olmuştum ki,
ben okurken kendimden bile utanacağım filan diye korkuyordum.
yazarın anlattığı bazı sahneler evet cinsel içerikli,

fakat öncesinde korkutulduğum gibi çıkmadı.
kitabın kapağında bile "dikkat yetişkinler içindir" yazınca ben okunmaz bir şeyle karşılacağımı sandım.
evet olaylar detaylı anlatılıyor

ve tabii ki "yetişkin" içeriğe sahip bir kitap.
ama benim okuduğum bir çok "normal" kitapta bundan beter sahneler vardı.
kapağında uyarı filan da bulunmadan üstelik!
bunun tek farkı bu bölümlere 20 sayfada bir falan yer vermesi,

yani çok sık bu konunun konuşulmasının insanı irrite etmesi.

neyse geliyorum beni asıl ve en çok rahatsız eden duruma:
bu kitap bildiğin Twilight!
daha doğrusu onun yetişkin versiyonu!
sakar, doğrucu, fazla süsle püsle işi olmayan, sürprizleri sevmeyen, zenginliğe mesafeli duran, tecrübesiz, kendini sıradan bulan kız tiplemesi,
bildiğimiz Bella!
yemin ederim bir ara Ana'yı okurken gözümde Bella canlanmaya başladı.
Bella üniversiteyi bitirmiş karşısına da vampir yerine Christian çıkmış!

Christian desen Edward'ın insan versiyonu:
aşırı zengin, aşırı yakışıklı, piyano çalar, uçak kullanır, Fransızca konuşur, dünyayı gezmiştir.
ama kendini sevilmeye layık görmez.
sonunda gidip sıradan bir kıza aşık olur,

ama ona yakın olmasının kıza zarar vereceğini düşünerek,
bir müddet kızdan uzak durmaya çalışır.
( evet acı çeken vampirimiz Edward'dan başkası değil )
bu arada da Bella, pardon Ana, "ben onun için çok sıradanım zaten, o muhteşem, neden bana baksın ki?" triplerine girer.

yani olay örgüsünün temeli:
kız sıradan, orta halli,
erkek zengin müthiş özelliklere sahip ama kendisini sevilmez kıldığını düşündüğü karanlık yanları var.

haaa bu arada Jose karakteri de esmerliği, farklı milletten olması vs ile bildiğimiz Jacob.

bir de şu sürekli tekrar eden, birbirinin aynı laflar:
gözlerimi devirdim, dudaklarımı ısırdım-ısırma dedi, parmaklarıma baktım, içimdeki tanrıça şöyle yaptı.
bunlardan herhangi birinin geçmediği tek bir sayfa yok.
ha bir de vücut şampuanı-Christian kokusu.

yeter be! diye kitabı elimden atacağım ama atamıyorum işte :))
zaten Twilight'ı da "filmi çıkan süper bir kitap varmış" diye zorla okumuştum.
şimdi de "filmi çıkacak" diye buna sardım.

son olarak filmde oynaması düşünülen insanlardan bahsedip gideyim:
1-) Henry Cavill
2-) Matt Bomer
3-) İan Somerhalder

bunlardan birinin Grey'i oynama olasılığı çok yüksekmiş.
ben bu role en iyi giden Henry Cavill olur diyorum.
ve kaçıyorum.



20.03.2013

Les Miserables


bu akşam Les Miserables'ı izledim.
hayran kaldım, mahvoldum, etkilendim!

bir saattir youtube'dan şarkılarını farklı ülkelerde farklı sanatçılar nasıl yorumlamış onu araştırıyorum.
hangi birini sayayım?
look down'u mu empty chairs at empty tables'ı mı,
do you hear the people sing'i mi?
i dreamed a dream'i nasıl unuturum ya da one day more'u?

müzikal böyle olur desem abartmış mı olurum bilmiyorum.
çocukluğumda okuyup hüngür hüngür ağladığım bir kitap olmasının da etkisi vardır belki bilmiyorum ama.

" ben sefilleri sevmiyorum " diyenlere oldum olası sinir olurum zaten.
bu filmi de sevmeyen bana gelmesin,
bana söylemesin,
kendi içinde sevmemeye devam etsin.

bu arada bu film varken ya da başka herhangi bir film varken Argo'ya Oscar verenlere selam ederim.

iyi geceler :))

13.03.2013

ASLAN GALATASARAY ÇEYREK FİNALDE!!


ÇEYREK FİNALLLLLL :)))))

NE BÜYÜKSÜN CİM BOMUM!!!

1-0 GERİDEN GELİP,
ÜSTELİK İLK MAÇIN AVANTAJI ONLARDAYKEN,
BU MAÇI ÇEVİRMEK
VE 3-2 GİBİ BİR TARİH YAZMAK!!

SANA YAKIŞIR ASLANIM!!!

GERÇEKLERİ TARİH YAZAR TARİHİ DE GALATASARAY!!!

19.02.2013

bugünler...


*** bu aralar beni güldüren de ağlatan da sadece Galatasaray mıdır nedir?
bkz. Galatasaray sözlük girişi :)
hagi hagi hagiii..

*** Schalke maçı yaklaştıkça heyecan fena artmakta.
bir de o kahrolası "nerede izleyeceğiz?" konusu.
hayır başım dönmese kahvede de izlerim hiç sorun değil de.
uzun süre oturamıyorum sandalye tepesinde.
neyse beni şu hasta halimle haftaiçi gece yarılarına kadar sokaklara mahkum edenlere hakkımı helal etmiyorum.
yaşasın Avrupa maçlarını şifresiz kanalda yayınlayanlar!

*** Umut Sarıkaya / benim de söyleyeceklerim var 3'ü okuyorum.
korkunç dertlerimden belki bir kaç dakikalığına da olsa uzaklaştırır diye.
bu konuda çok başarılı değil ama kitap güzel olmadığından değil, dertlerim çok korkunç olduğundan.

*** ampute sporcu Pistorius'un kız arkadaşını öldürmesi???
Lance Armstrong olayından sonra "ilham verici, işte isterseniz neler başarabileceğinizin kanıtı" diye önümüze sunulan simgeleşmiş bir ismin daha berbat bir olayın içinde yer alması.
kimse ferrarisini filan satmaz artık arkadaş!

*** tüm bunlar olurken minik aslanımız Tunahan'ın vefat etmesi.
bir yandan bu yaşta bu acıları çekti diye üzülürken, bir yandan en azından son isteği gerçekleşti ve Galatasaraylı futbolcularla buluştu diye az da olsa teselli bulmaya çalışıyorum.
acıların son buldu, umarım cennetin en güzel yerinden çarşamba günü Schalke galibiyetini ve bir gün de Şampiyonlar Ligi Kupası'nı aldığımızı izlersin.
melek yavru. huzurla uyu. ışıklar içinde yat.




20.01.2013

sneijder galatasaray'daaaaaaaaa


GELDİ İNSAFSIZ :)))))))

Hoşgeldin Wesley yüreğime,
boş ver be elalem ne derse desin
hadi hadi hadi hadiiii...

Seni beklediğimiz gibi kimseyi beklemedik,
şu an Galatasaray TV'de konuşuyorsun,
taraftarlarla ilgili açıklamalar yapıyorsun,
tüm bunlar inanılmaz şeyler gibiydi, gerçekleşti.

Hoşgeldin, hoşgeldin! :))))