18.04.2010

gençler! oturun yerinize!


canımdan aziz ziyaretçilerim,
bugün size "toplu taşıma araçlarında gençlerin büyüklerine yer vermemesi" sorunsalından hareketle,
gençliğimizin durumuyla ilgili çarpıcı tespitler yapacağım.
dikkatinize.


ailelerin ve bi-cümle büyüklerin kafasındaki "gençler" tanımlaması artık değişmeli bir zahmet sevgili okur.
kafalarında bir "olması gereken" genç kalıbı var ve
ona uymayan herhangi bir davranışla karşılaştıklarında verdikleri
"şimdiki nesil de 1 tuhaf oldu " şeklindeki tepkileri inanın artık çok itici oluyor.
sizin zamanınızdaki gençlikle şimdiki gençlik bir değil-olmuyor-olamıyor maalesef.

"biz gençliğimizde civa gibiydik" durumu ancak ve ancak size ait bir önerme olarak kalabilir.
siz gençliğinizde civa gibi olabilirsiniz,
ama şimdi ki gençlerin sizin gibi olma şansı sizler kadar yüksek olmayabilir.

çünkü her ne kadar yine o meşhur sizin muhteşem zamanlarınızdaki zorluklardan,
yokluklardan,
yine de kıt kanaat bulduklarınızla ne kadar mutlu olduğunuzdan bahsetseniz de,
20-30 yıl önce şimdiye oranla daha adil bir gelir dağılımı vardı.
yoksulluk varsa da , herkes yoksuldu.
bu ülkede o zamanlar "orta direk" denilen bir kesim yaşardı
ve bu ailelerin standartları aşağı yukarı aynıydı.
örneğin ben Çemberi'nde Gül Oya dizisini izlerken bile sürekli:
-aaa benim çocukluğumda bu çaydanlıktan bizde de vardı,
aa aynı bizim tencereler,
yuh artık aynı nevresim! demekten helak olmuştum.

evet çünkü o zamanlar Türkiye daha naif bir yerdi,
az çeşit vardı ama bunlara ulaşabildiğinde en azından çevrendeki geniş bir toplulukla eşitlenmiş,
aynı sosyal seviyeye yaklaşmış oluyordun.
çünkü maaşlı çalışan/memurlardan oluşan bir zümrenin alabileceği ev aşyası-araba vs çeşidi zaten sınırlıydı.
çok zenginler o zaman da vardı,
ama şimdiki kadar dünya nimetleri gözümüze sokulmazdı.
nüfus da şu ankine oranla çok daha azdı.

dolayısıyla ortalama bir okul bitiren bir insan,
ortaokul-lise mezunları dahil,
ülkenin nüfusunun büyük bölümünü oluşturan insanlardan uçurumlarla ayrılmış olmazdı.
çünkü asgari düzeyde de olsa geçinebileceği,
yani nefes alıp vermeye devam edebilecek kadar para kazanabileceği bir işe girme şansı vardı.
hele üniversite filan bitirdiysen ( bkz. fakülteye gitmek )
bayağı bayağı adam yerine konulurdun,
toplum içinde saygın yerin hazırdı.

şimdi ise üniversiteyi bitirmek+master yapmak,
hatta 2. bir üniversite bitirmek,
1, 2, 3 yabancı dil bilmek bile "hayatını kurtaracağının" garantisi değil.
eskiden bir evde karı-koca çalışılıyorsa,
hele de bu kişiler tahsilliyse,
onların diğer ailelerden biraz daha rahat yaşaması normal sayılırdı.
şimdi bırakın rahat yaşamayı,
ay sonuna kadar yiyecek harcamalarını+faturalarını 2 kişi çalışarak ödeyebiliyorsan "ooo iyi yaşıyorsun" diye karşılanıyorsun.
çünkü artık okumuş, çalışan, üstelik çocukları da olmayan 2 kişilik ailelerin bile kredi kartı vs kullanmadan ay sonunu getirmeleri hayal durumunu almış bulunmakta.
hele ki "evim olsun, arabam olsun" istekleri "yok artık sen de" şeklinde karşılanıyor.
üstelik "özenilecek şeyler" sizin zamanınızdakine göre 1000'e katlandı.
artık Türkiye'de 2 çeşit araba, 3 çeşit nevresim vs yok.
vahşi kapitalizmin etkisiyle artık herşey heryerde,
inanılmaz çeşit ve güzellikte.
ama ona ulaşabilmek zor mesele işte.

günümüz gençliği ya kıt kanaat geçinebileceği ama en azından hayatta kalacağı düzene geçiş yapabilmek için,
-günde 12 saat çalışıp 3 saatini yollarda geçirmeye ne kadar hayatta kalmak denirse -
ne olursa olsun kapağı bir üniversiteye atmanın zorunluluğunu üzerinde hissederek saatlerce okul-dershane-evde test çözme-aile baskısı noktaları arasında savruluyor,
ya da o uğrunda çok çalıştığı üniversiteyi bitirmiş,
kendini olabildiğince geliştirmiş,
sonuç olarak "maaşlı" bir işe girmiş,
şimdi de patron-müdür-müşteri-satıcı vs stresi altında ezilerek günlerini
"Allahım bitse de kurtulsam" bezginliği altında geçiriyor.

tabii hayalini kurmaya bile çekindiği gibi,
asla bir araba satın alamayacağı için,
alsa bile %90 ihtimalle benzin-vergi-otopark vs masraflar altında ezildiğinden,
yine işe gidip gelirken toplu taşımayı tercih edeceği için,
gün içinde belki de bi işle uğraşmadan kalabileceği tek zaman olan eve dönüş yolculuğu sırasında oturmak istiyor olabilir.

ayrıca unutmayın o "genç" sizin gibi hormonsuz gerçek yiyeceklerle beslenmedi.
GDO' suz bir domatesi belki hayatında görmedi.
içtiği herşeyin içine bilmem ne katkı maddesi katılmayan günlerden gelmedi.
her hafta sonu ve yaz dönemi kurs vs gibi bilimum aktiviteye "gönderildiğinden"
sizin gibi güneş altında kumlara basarak arkadaşlarıyla aylaklık edemedi,
güneş görmediğinden kemikleri zayıf,
arkadaşlarıyla sokakta oynamak ne demektir bilmediğinden de sosyal ilişkileri.
etrafında 14-15 yaşından itibaren kanser olmuş arkadaşları türedi.
merak ediyorum büyüklerimiz kendi gençliklerinde 30 yaş altı ölümcül hastalığı olan kaç kişiyle tanıştılar.
ama günümüz gençliği için artık bu olağan hale geldi.
genetiğiyle oynanmış yiyecekler,
sürekli etrafımızdan eksik olmayan radyasyon,
hava kirliliği ve 1 yaşından itibaren üzerimize yıkılan stresten dolayı,
fiziksel anlamda inanılmaz zayıf bünyeli ve yorgun bir gençlik yetişti.


ayrıca hala metro sistemini yaygınlaştıramamış bir ülkede,
insanların trafikte ve ayakta kalmak zorunda olduğu toplu taşıma sistemini de onlar yerleştirmedi.
sizin muhteşem zamanınız var ya,
işte o zamanlardan beri yürütülen siyaset ve yönetim anlayışı nedeniyle ülke bu halde.
siz her isteyenin üniversiteye girebileceği,
okuyanın da okumayanın da en azından hayatta kalabileceği kadar parayı kazanacağı bir işi rahatlıkla bulabileceği,
gençlerin bu sayede çocukluklarını ve gençliklerini baskı altında olmadan gerçek anlamda yaşayabilecekleri,
parkları-yaşam alanlarıyla insanın ciğerlerini besleyen,
tüketim çılgınlığının pompalanmadığı bir ülke yaratıp gençlerinize emanet edebilseydiniz
ve o ülkede hasbelkader bir yaşlı otobüste ayakta kalsaydı da gençler yer vermeseydi,
o zaman sitem edebilirdiniz.

ama yönetmeyi becerememe durumunuzdan dolayı geri dönülmez çıkmazlara soktuğunuz karmakarışık bir ülkede,
hepimizi 2 yaşından beri okuldan kursa, kurstan derse, oradan eve test çözmeye koştunuz.
apartmanların minicik odalarına mahkum ettiniz.
sonra da çok istediğiniz okulların sizin seçip zorla yolladığınız bölümlerini bitirdiğimizdede,
yine minicik havasız ofislerde işten çıkartılma korkusuyla günde 10-15 saat stres içinde ve bilgisayar-telefon vs radyasyonu altında çalışmaya mahkum ettiniz.
dolayısıyla "gençlerden" dinç kalıp bir de size eve dönüş yolunda otobüste 2 saat ayakta kalmayı göze alarak yer vermelerini bekleyemezsiniz.

ya da pardon, çok beklersiniz.

PS: en azından "sizin zamanınızda" magandalığı yok edebilseydiniz de,
her şeye rağmen içimden gelip birilerine yer vermek istediğimde,
ayağa kalkarsam tacize uğrarım korkusuyla yerime mıhlanıp kalmasaydım.



14.04.2010

mini mini..


*** günümüzde, evet 2000'li yılların Türkiye'sinde, hala Demokles'in Kılıcı'nı " Demokrasinin Kılıcı " olarak bilip söyleyenler var.. hay " askeri ücretle " çalışın inşallah..

*** herkesin söylediği yetmedi, bir kere de ben söylesem iyi olacak sanki, Zaytung çok iyi, çok güzel, iyi, süper, über.. girin, görün, eğlenin..

*** " psikolog yaklaşımı " denen naneye hala kanıyorum,
hala tav oluyorum ya kendime de hastayım..
ne zaman bi psikologla tanışsam ( hasta-doktor ilişkisi içinde değil tabi, o kısmet olmadı daha, benim dediğim seminerdi şirket içi eğitimdi vs bahanesiyle tanıştığımda ) içimden diyorum ki:
-yaptıklarına kanmayacağım!
bilyorum bu adam/kadın sonuçta insan psikolojisi üstadı olduğu için,
beni zayıf yerimden vuracak,
vücut diliydi, tonlamaydı, bunlarla ilgili hilelerin cem-i cümlesini kullanacak,
ben daha ne olduğunu anlamadan almak istediği tüm lafları ağzımdan alacak,
bir de gittiği zaman arkasında " en iyi arkadaşınızım " rüzgarı bırakacak.
ama yine kanıyorum, yine kanıyorum.
yahu bunlar sandviç yöntemi dediğimiz yöntemi uyguluyor aleni biçimde.
yine atlıyorum, yine atlıyorum.

***psikolojiye yeni girenler için sandviç yöntemi:
karşındaki kişinin hoşlanmadığın bir davranışı var diyelim.
mesela kötü araba kullanıyor.
direkt olarak ona:
-araba kullanırken çok dikkatsizsin, olmaz, yanındayken benim de hayatımı riske atıyorsun,
demiyoruz,
çünkü dersek o kişiyi baştan keybediyoruz.
bunun yerine ne yapıyoruz?
karşımızdakinin kişiliğini ve davranışını birbirinden ayırıp,
kişiliğini överken sadece davranışını eleştirerek,
bu eleştriyi de 2 övgü cümlesi arasına sıkıştırırarak iletişimde başarılı oluyoruz. (yersen!)

bu arada sandviçimizin üst ve alt dilimini oluşturan 2 övgü cümlesi arasına sıkıştıracağımız eleştirimizi asla " ama " ile bağlamıyoruz!
hep " ve " bağlacını kullanıyoruz.
çünkü " ama " bağlacından önce ne kadar övgü dolu cümle sıralarsak sıralayalım " ama " dediğimiz anda,
karşımızdakinde bu söylediklerimizin " hikaye " olduğu intibaını uyandırıyoruz.
karşımızdakinin savunma mekanizması harekete geçiyor,
şimdi eleştrileceğim, gardımı alayım moduna geçiyor.
" ve " bağlacı ise savunma mekanizmasını tetiklemiyor.

o zaman derdimizi nasıl anlatıyoruz:
-senin sevdiği insanları ne kadar koruyup gözeten biri olduğunu biliyorum,
seni çok takdir ediyorum ve araba kullanırken de aynı özeni göstermen gerektiğine inanıyorum. böylece senin ne kadar duyarlı bir insan olduğunu yanında seyahat ederken de hissetmeye devam edeceğim.
benzeri bir cümle kuruyoruz.
tamam örnek biraz tırt oldu ama anladınız siz,
1 yıkama yağlama + 1 tokat + 1 yıkama yağlama kalıbıyla tüm dertlerimizden kurtuluyoruz.

işte ben karşıma çıkan psikolog/yaşam koçu/psikolojik danışman vb vb sıfatlı mutantların,
attıkları bu oltalara genelde takılıyorum.

takılıyorsun da oluyor?
ilerde " başına bir şey gelme " olaslığı artıyor.
örneğin çalıştığınız firma,
motivasyon amaçlı olduğunu iddia ederek ofise geçici bir danışman getiriyor.
danışman da dakika 1 gol 1 sandviçi elinize tutuşturuveriyor:

-ne güzel küpelerin var, eminim bana şirket içinde eksik gördüğün şeyleri anlatacaksın ve biz de bunları beraber düzelteceğiz, böyle güzel ayakkabılar giymiş ve böyle muhteşem gülen genç bir kadından reformist(!) hareketler beklenir çünkü
-maaşlar az, izinler yok, çalışma çok.
-peki şekerim iyi günler. bugün aynaya bakarken kendine gülümsemeyi, sevdiklerine kocaman sarılmayı ve çiçeğe böceğe sevinmeyi sakın ihmal etme. kendine iyi davranmaya bak, baaayyy...

sonra ne mi oluyor?
onun şirket için motivasyon çalışması adı altında parasını alıp başka firmalara yelken açması,
sizinse yumurtladıklarınız yüzünden şirket tarafından kapının önüne konulmanız gerçekleşiyor tabii.
(başka ne olacaktı?)

sizin kalkıp ayağına gittiğiniz ve sizi " hastası " olarak değerlendirip,
sorunlarınızı gerçekten kurtulmanız için çalışan psikologları tenzih ediyorum ama
bence firmalar için çalışan,
raporlamalarını patronunuza sunan ve
parasını patronunuzdan alan kişilere karşı daha dikkatli olmanız gerekiyor.
uyarıyorum.

ve gidiyorum.



11.03.2010

46 dergi ve Kavaf..


bütün basın çalkalandı,
yankıları -azalmakla beraber- hala devam ediyor.
bir kısım(!) insan bu ay mütemadiyen Vogue’ dan bahsediyor.
( Hüseyin Çağlayan’ ın deyimiyle vööğgg )
evet,
ben de bu konuya şöyle bir değinip geçtim,
ama bu karmaşa arasında bence yeni çıkan başka bir dergiye yazık oluyor:
46’ ya.
Vogue yüzünden yeteri kadar konuşulamıyor,
-zaten kulvarları da çok çok farklı-
ama dergiyi alanlar kaliteli bir işi elinde tutmanın ne demek olduğunu anlıyor.
Cem Yılmaz filan bir yana,
sizi bu dergiye işte asıl bu kalite çekiyor.

ne yapıyor,
ne anlatıyor,
kuş mu konduruyor?
hayır kondurmuyor hatta bildiğimiz şeylerden bahsediyor ama buram buram "düzey" kokuyor.

bir defa dergiye müthiş fotoğrafçı Mehmet Turgut’ un elinin değdiği hemen anlaşılıyor.
fotoğrafların güzelliği sayfalardan taşıyor.
öyle ki sevgilime bile "vavv" çektiriyor.
kendisinden zerre hoşlanmadığım Ayşe Özyılmazel röportajına da yer veriyor mesela,
o bile resimlerini görünce "bu ben miyim?" diye kalakalıyor.
gönül tez elden kendini Mehmet Turgut’ a fotoğraflatmak istiyor.

Patricia Kaas, Rashit, Özgür Masur röportajları,
gerçekleşecek bomba gibi festivallerden haberler,
yeme-içme tavsiyeleri,
moda çekimleri arka arkaya bu sayfalarda kendine yer buluyor.
tüm bunlar inanılmaz bir baskı kalitesiyle size sunuluyor.
sonuçta ortaya unisex bir dergi çıkıyor.

dergilerin kaderi şöyle işler:
dergiyi bir şekilde duyarsınız.
gider satın alırsınız.
önce tüm sayfaları şöyle bir çevirirsiniz,
yani dergiye "bir bakarsınız"
arka kapağı kapatana kadar hızlı bir serüven yaşarsınız.
işte tam o an bu dergi sizde bir izlenim bırakır.
bir kere içiniz sıkıldıysa,
içinde dünyanın en güzel yazıları bile yazıyor olsa onları okuma şansına sahip olmazsınız,
çünkü o derginin kapağını bir daha asla kaldırmazsınız.
ama içinizde hoş ve sıcak bir his oluştuysa,
detayları görmek ve yazıları okumak için tekrar tekrar o dergiyi elinize alırsınız,
sayfaları didik didik tararsınız ve okunmadık tek satırını bırakmazsınız.
o zaman o dergi artık "sizin dergilerden" biri olur
ve bir daha ki sayısını da satın alma kararı alırsınız.

bence ilk göz atmanın sonunda arka kapağı kapattığınızda,
46’ dan hoşlanacak ve sayfalarına bir daha göz atmaktan kendinizi alamayacaksınız.
sonra da takipçisi olacaksınız.

****

Selma Kavaf..
dikkat buyuralım lütfen,
kendisi Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı.
kadın ve aile..
ne kadar hassas, naif, incelik gerektiren konular değil mi?
haliyle bu işe “bakan” kişinin de öyle olması gerektiğini farz edersiniz herhalde.
hem bilgili ve donanımlı,
hem de kıvrak bir kavrayış ve manevra kabiliyetine sahip,
zarafet dolu biri olmasını da istersiniz.
bayrağı Nimet Çubukçu’ nun bıraktığı muhteşem(!) noktadan ileri taşıyacağını umut edersiniz bir de.

fakat bakınız kendisinin kafası nasıl işliyor
ve geçen gün yaptığı müthiş değerlendirmelerinde ne buyuruyor:
ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum.
tedavi edilmesi gereken bir şey bence.
dolayısıyla eşcinsel evliliklere olumlu bakmıyorum.

evet,
bu hükümetten toptan umudum yok zaten,
tamam,
ama en azından kadından ve aileden sorumlu bir kadının biraz da olsa farklı olması gerektiğine inanıyorum,
bunları söyleyebilmesine ise hala inanamıyorum!
hala şok oluyorum.

ama kendisinin incileri bunlarla da bitmiyor:
- eşcinsellerle ilgili bir çalışmamız yok. ( aferin, övünç meselesiymiş gibi beyan edin bir de! )
- eşcinsellerin evlenmeleri yasak olduğu için, bence evlat da edinmemeliler ( vay vay vay.. )
- Aşk-ı Memnu gibi diziler şifreli yayınlansın. ( tabi ahlaksız bu diziler )
- hiç fiziksel şiddet görmedim. ama mesela bunu o kadar ileriye götüren Sivil Toplum Kuruluşları var ki,
mesela işte eşin karısına "evde yemek var mı?" diye sormasını bile baskı unsuru, şiddet olarak algılıyorlar.

inanın bunları yazarken bile sinirden bütün tüylerim diken diken oluyor.
kadını koruyup kollaması gereken bir bakan
evet koskoca bir bakan,
kadına uygulanan psikolojik şiddetin bir kısmının görmezden gelinmesi gerektiğini alenen savunuyor.
sığınma evlerini,
eş ve baba baskısından yılmış kadınların başvurabilecekleri STK’ ları desteklemesi gerekirken,
"kocandır sever de döver de, kır dizini otur evinde" buyuran mahalle karakolu zihniyetini kibarca önümüze sunuyor.
aman eşin azıcık da kızıversin,
azıcık da bağırıversin,
kafan gözün yarılmadıkça devleti kendi meselelerinizle meşgul etmeyin! diyor.

sayın bakan,
psikolojik şiddet de bir şiddet çeşididir ve kişiyi intihara bile sürükleyebilir.
zaten yıllarca baskıya maruz kalıp zerre kadar gıkını bile çıkaramayan milyonlarca kadınımız varken,
bir şekilde STK’ lara başvurmaya cesaret edebilmiş bir avuç kadınımızı da
"aman sen de kocan yemek sorsa şiddet gördüm diyeceksin, yazık walla bu erkeklere, evde bi huzurları yok keh keh" mantalitesiyle karşılarsak,
hangi eğitimi, hangi refahı, hangi ekonomik göstergeyi iyileştirebileceğiz?
evet,
o kırsın dizini otursun dediğiniz kadınlar huzurlu ve mutlu olmadıkça,
ne eğitim düzelir,
ne sağlık sistemi ve evet hatta o çok önemsediğimiz ekonomi.
bireylerini tek tek değerli varlıklar olarak görüp,
onların sorunlarına saygıyla eğilmeyen hiçbir devlet yükselemez.

tabii bu pek hoşa gitmeyecek ama bahsettiğim o bireylerin içinde eşcinseller de var.
onlar hasta değiller.
öyle doğdular, öyle hissediyorlar ve onlar için normal olan bu.
tedaviye ihtiyaç duymuyorlar.
sadece onlar da artık toplumda sıradan karşılanmayı ve onaylanmayı arzuluyorlar.
itilip kakılmak, küçük görülmek istemiyorlar.

heteroseksüel bir erkeği başka bir erkekle birlikte olmaya zorlamak,
ne denli abuksa,
homoseksüel bir erkeği bir kadınla evlendirip ömür boyu olmadığı biri gibi davranmasını beklemek de o denli abuk.
aynı şey lezbiyenler için de geçerli.
tabii bir de biseksüeller var.
kabul edin ya da etmeyin,
onlar da sizin bizim kadar sağlıklı ve normal insanlar.
sadece cinsel tercihlerini bizden farklı kullanıyorlar.

şimdi ben bu bakanımızın beyanlarını okuyacağım ve şöyle mi diyeceğim:
ooohh şükür!
annemden babamdan normal(!) doğmuşum,
tabii buna hiçbi katkım olmadı ama olsun.
heteroseksüel doğdum ve öyle öleceğim!
yaşı yaşıma boyu boyuma uygun bir erkekle evlendim!
toplumsal bir kuralı çiğnemedim.
Tanrım mutlu ölebilirim!

lütfen artık kimseyi ötekileştirmeyelim.
eşcinseller asıl görev tanımınızda yer alan "ailelerin" içinde yaşıyor.
ve bir çoğu durumlarını ailelerine anlatmaktan çekiniyor.
ya ailelerinden kopup farklı yollar çizmeye kalkıyor,
ya da cinsel tercihini açıklamaya cesaret etse bile,

ailede çoğunlukla istenmeyen kişi ilan ediliyor.
iş hayatından da kimi zaman aforoz ediliyorlar.
ve maalesef bir kısmı geçinmek için fuhuş yapmaya mecbur kalıyor.
dolayısıyla aileden sorumlu olmak,

onların sorunlarından da sorumlu olmak anlamına geliyor.
onların da artık normal olduklarının anlaşılması için çalışma yapma görevini de içeriyor.
bu çalışmanın yolu da takdir edersiniz ki "onlar hasta, tedavi edilmemeliler!" önermesinden geçmiyor.







3.03.2010

Veda, Vogue, Galatasaray ve LOST!!


kısa bir aradan sonra,
birikmiş haber, görüş ve önerilerimde emrinizdeyim.
bu yazıda size Veda filmi, Vogue Türkiye, Galatasaray ve Lost’ tan bahsedeceğim.
şimdiden söyleyeyim.

içinde Atatürk olan her şeye duyduğum gibi,
Veda’ya da daha izlemeden saygı duyduğumdan,
filmi güzel bir salonda izlemek amacıyla cumartesi iş çıkışı sevdicekle beraber kalktım İstinyepark’ a gittim.
yoğun bir bilet kuyruğu tam karşımızdaydı ve
kuyrukta efendi bir şekilde sırasını bekleyenler arasında Saadettin Saran da vardı.
( fakat gördüğümüz kadarıyla Hülya Avşar yanında değildi. )

genelde ünlü görmeye meraklı insanlar değiliz,
ama uupuzuuunnn boyuyla herkesin arasından sıyrılan Saadettin Saran’ ı görmemek de mümkün değil gibiydi.
o kalabalığın arasında sıra bekliyor olmasını,
kendini kimseden üstün ya da ayrı tutmuyor olmasını takdir ettik.
ancak biz kendisi kadar sabır taşı insanlar olmadığımızdan sıraya girmedik ve kiosklara yöneldik.
2 dk içinde de biletimizi almış yemeği nerede yiyeceğimizi düşünmekteydik.

Burger’ da bi şeyler atıştırıp filme kadar biraz dolaşmayı tercih ettik.
ben yine D&R’ da ve Mudo’ da kendimden geçtim.
her şeyi her şeyi satın almak istedim..

film saati geldi sonra.
mısırım-kolam kucağımda,
hevesle koltuğuma yerleştim.
ama maalesef yine beklediğimi elde edemedim.
kafamdaki gibi profesyonel bir Atatürk filmi izleyemedim.
evet bu seferki belki Mustafa’ dan daha iyi niyetliydi.
emek de harcanmıştı, belliydi.
ama bir çok şey, üzülerek söylüyorum acemiceydi.


bir kere Türk filmlerinin büyük zaafı montaj problemi yine başrollerdeydi.
oradan oraya zıplamalar, sahneler arası bağlantılardaki aksaklıklar sık rastlanan türdendi.
makyajların çoğu başarısız,
Sinan Tuzcu iyi bir oyuncu olmasına rağmen Atatürk portresiyle inandırıcılıktan uzak, figüranların oyun kalitesi ise yerlerdeydi.
güzel olansa fotoğraf olarak bakıldığında estetik değer fışkıran birkaç sahne ve Zülfü Livaneli’ nin muhteşem müzikleriydi.

İstinye Park dönüşü bu kez heyecanla beklediğim başka bir şey,
Vogue Türkiye elimdeydi.
pazar gününün büyük kısmı da onu incelemekle geçti.
Vogue efsanesini zaten hepimiz biliyor ve takdir ediyoruz
ama Türkiye’ deki durumun nasıl olduğunu irdelemek ayrıca keyif vericiydi.
ilk elinize aldığınızda diğer kadın dergilerinden bir farkı olmadığını düşünebiliyorsunuz,
fakat o 500 küsur sayfalık nimeti kucağınıza alıp okumaya başladığınızda,
gerçekten detaylı ve kaliteli bir işle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.
okunacak, bakılacak şeyleri diğer dergilerde olduğu gibi 1 saatte bitiremiyorsunuz
ve ciddi anlamda “aylık” bir dergiyle karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz.
o yüzden benim pazar günü yaptığıma da ancak bir ilk bakış ya da ön okuma diyebiliriz.
bu ilk bakışta göze çarpan konular arasında,
-Ünlü tasarımcı McQueen’ in intiharını,
-Ferzan Özpetek dosyasını,
-Mardin ve Bodrum’daki moda çekimlerini,
-Zeki Müren eksenli kıyafet inkılabı yazısını,
-Geçmişten bugüne stil ikonları ile ilgili hazırlanan dosyayı
(Coco, Diana, Kate, Jackie, Grace, Marilyn, Brigitte vb ),
-Sinema-müzik-kitap tavsiyelerini,
-İstanbul Moda haftası eleştirilerini sayabiliriz
.

sırf bu kadar fikir edinebilmek bile günümün önemli bir kısmını aldı.
kalan kısmındaysa nefes kesici futbol mücadelesi vardı.
ilk olarak Fenerbahçe’ nin puan kaybı yatıştırıcıydı,
ardından Galatasaray’ ın muhteşem futboluyla yakaladığı 4-1’ lik galibiyet takdire şayandı.
Galatasaray, korkmadan,
kendisi gibi oynadı,
ve rakibine büyük üstünlük kurarak,
seyircisine bir futbol resitali sunarak 3 puanı kazandı.
yazarınız da evde bol bol hopladı zıpladı.

size anlatmak istediğim konular arasında son olarak da Lost vardı.
burada uyarımızı yapalım,
ve 6. Sezon 5. Bölümü izlemeyenler için
yazının bu kısmıyla ilgili kocaman " spoiler " uyarımızı koyalım.
eğer bu bölümle ilgili bir şey okumak istemeyenler varsa,
onlarla yazının bu kısmında vedalaşalım.
bölümü izlemiş, dolayısıyla neden bahsettiğimi anlayabilecek olanlarla yola koyulalım
ve konumuza bodoslama dalalım.


şimdi,
her ne kadar ara sıra denyoluklar yapmış olsa da,
ilk bölümden beri sevip saydığımız bir karakterdi daktır Jack.
fakat bu bölümde deniz fenerindeki aynaları kırdı ya,
yemin ederim canımdan can gitti.
ben ki öyle babaanne gibi televizyonla konuşan,
kapının arkasından saklanan katili görünce filmdeki kurbana doğru "sakın girme o kapıdan" diye bağıran biri değilim.
ama o Jack olacak adamın aynaları kırdığı sahnede,
ben bile büyük bir şaşkınlık içinde " aaa naapptı??? " dedim.
gerçekten de “ne yaptın sen Jack?”
ya da onların deyimiyle " hey ahbap, söylesene senin derdin ne ha? " demek istedim.

düşünsenize,
tüm tarih boyunca icat edilmiş belki de en karmaşık ve ilginç aygıtlardan biri o an karşınızda.
bilimsel bişeyse belki Tesla’nın veya benzeri uçuk bir bilim adamının uzun çalışmalarının ürünü.
bilimsel bi şey değilse,
belki –sümme haşa- Tanrı’ nın dürbününün dünyadaki izdüşümü vs gibi dokunursan çarpılacağın,
derin mistik gizemleri olma ihtimali yüksek bi bi şey,
belki bi test, bi simge.

en azından bi doktor olarak, bi bilim insanı olarak,
"Allah Allah nasıl çalışıo bu alet, nasıl gösterio bu aynalar çevremizde olmayan yerleri?" demez misin?
neden hepimizin birer numarası var,
burada isimleri geçen diğer kişiler kim,
bu çarkın çalışma prensibi nedir demez misin?
en kötü ihtimalle, bi arkadaş, bi kanka olarak,
yanında seninle oralara kadar çıkmış Hugo varken
"hacı du bakalım bi de senin numarana doğru çevirelim şu çarkı, ne gösterecek" demez misin?
yıllardır biricik sevdiceğin olan Kate’ in numarasına bakınca neler göreceğini merak etmez misin?
üzeri çizilmiş-çizilmemiş kişiler arasındaki bağlantıları/farkları irdelemez misin?

belki 6 senedir izleyip izleyip çözememekten artık fenalık geçirdiğimiz,
bileklerimize kolonyalar sürdüğümüz dizinin bütün gizemlerinin cevapları o aygıtta.
sen napıosun?
okumuş etmiş adam gibi davranmak yerine,
bi Recep İvedik edasıyla,
önce " neyi yansıtıo la bu " diye arkana bakıyorsun.
-tamamen düz mantık-
sonra da tam bi maganda gibi paramparça ediyosun aleti!

bir bilseniz o an o kadar sinirlendiğimi..
en son John Locke benzer bir vandallık yapıp denizaltıyı patlattığında kendimi böyle hissetmiştim.
çünkü o ana kadar bizim için en önemli şey Lostielerimizin adadan sağ salim çekip gidebilmesiydi.
evet belki gizemler de çözülmeliydi ama nihai amaç eve dönmekti.
Locke bu şansı mahvetmişti.

bence bu iki örneğin ortak özelliği bencilliği temsil etmeleri.
John Locke " ben bu adadan çıkılmaması gerektiğine inandım o zaman kimse çıkmayacak! " mantığıyla güzelim denizaltıyı Jack’ in gözleri önünde yok etmekten çekinmedi.
Jack de aynı şekilde kendi evinin yansımasını aynada görür görmez,
aygıtı parça pinçik etti.
tamam sen sinirlendin ama başta yanındaki Hugo olmak üzere,
diğerleri de kendileriyle ilgili ne göründüğünü bilmek isteyebilirlerdi.

işte o aynalar kırılırken ben bunları hissettim.
fakat sonra kendime şöyle dedim:
Jack az önce tüm hayatının adeta bir BBG evinden, adeta bir Truman Show’dan ibaret olduğunu öğrendi.
bütün yaşamı Jacob adında üstelik hiç tanımadığı biri tarafından manipüle edilmişti.
tabii ki bir şok geçirecek,
tabii ki durumla alakalı elinde bulunan tek nesneye düşünmeden zarar verecekti.

yine de şunu belirtmek isterim,
favori dizi karakterim Michael Scofield asla böyle bir eylemi gerçekleştirmezdi.
ne denli yıkılmış ya da duygularıyla oynanmış olursa olsun,
adaya düştüğü ilk andan itibaren fırsatları değerlendirirdi,
parçaları birleştirirdi ve mutlaka çözüm daha ilk sezonda kafasında belirirdi.
6 sezon sonunda ise Los Angeles – Ada arası otoban bile inşa etmiş olurdu,
ben size o kadarını söyleyeyim.
ve yazıma şöyle bir son vereyim:
R.I.P Michael.
everybody will miss you 4ever.

bye.







3.02.2010

kış, soğuk, Salinger..

bir kaç gündür ara ara yazdığım ama bir türlü yayınlayamadığım notlar..

sonunda, huzurlarınızda..

***


bilgisayarımızı ilk açtığımızda ne oluyor?
programlar birden değil de,
yavaş yavaş ve belli bir sırayla açılıyor.
insan da bence aynen böyle..
uykudan uyandığında belki önce saniyenin onda biri kadar süren bir boşluk yaşıyor,
bir " tabula rasa " hali.
reset atılmış gibi..
sonra " en önemli " şeylerin bilincimizde belirmesi.
kim olduğumuz gibi,
o an nerede olduğumuz,
kimin yanında bulunduğumuz gibi.
daha sonra o gün günlerden ne olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini hatırlıyoruz.
işgünüyse acil şekilde lavaboya koşup hazırlanmamız gerektiğini,
iş günü değilse ve acil bir işimiz de yoksa,
1-2 dakika daha tembellik edebileceğimizi,
yatakta şımarıkça kıvrılabileceğimizi biliyoruz.

bir de akşamdan bir şey düşünerek uyuduysak,
sanki hiç uyumamışçasına,
programlanmış ve suratsız uyanıyoruz.
en azından ben öyle oluyorum.
dün gece örneğin..
" İstanbul’ un yüksek kesimleri " diye tabir edilen bölgelerinden birinde oturduğumdan
ve sitemizin bahçesi 1 günlük kar yağışıyla dahi bir Uludağ havası yakaladığından,
daha en başından yatağımıza endişeler içinde yattık.
sabah araba çalışacak mı,
çalışırsa yerler buzla kaplı olacak mı,
zincirimiz yok,
ilerleyebilecek miyiz vs vs sorularıyla her zaman kalktığımızdan yarım saat daha erken kalkmaya karar verdik.
tabi, her zaman kalktığınız saat 06:30’ sa ve siz bundan (dahi) 30 dk önce kalkmaya karar vererek yastığa başınızı koyuyorsanız,
doğal olarak sağlıklı bir uyku çekemiyorsunuz.
çok çok erken kalkmalıyım,
sabah da zıpkın gibi olmalıyım,
evden hızlı çıkmalıyım telkinleriyle uyumaya çalışırsanız,
kendinizi tam bırakamıyorsunuz.
tetikte, bölük-pörçük bir bir şeyler yaşıyorsunuz,
artık adına ne deniyorsa –uyku olmadığı kesin,
ve sabah da doğal olarak tatsız oluyorsunuz.


******

şimdi biz sabahları şöyle yapıyoruz.
bir noktaya kadar arabayla gidiyoruz.
çünkü öyle yapmak zorundayız.
evimiz toplu taşıma araçlarına biraz uzak
ve yürümek çok manasız.
arabayı nispeten güvenli olduğuna inandığımız bir sokağa bıraktıktan sonra,
trafikten etkilenmeyen bilumum toplu taşıma araçlarına dağılıyoruz,
tramway-metrobüs-vapur vs gibi.
çünkü her sabah her sabah arabayla İstanbul trafiğine kafa tutmanın akıllıca olmadığını biliyoruz.
yel değirmenlerine karşı savaşmıyoruz.
akşamüstü de herkes farklı araçlarla arabayı bıraktığımız yere geliyor ve evimize dönüyoruz.

şimdi bu arabada buluşma hali önemli.
biri diğerinden 5-10 dk önce gelirse arabaya binip onu bekliyor.
bu arada iki tarafın da birbirine söyleyecekleri oluyor.
bunlar bazen gün içinde yaşadığımız komik olaylardan
ya da eve giderken uğramamız gereken yerlerden bahsetmek şeklinde söze dökülüyor.
o an, her ikimizin de nasıl bir enerjide olduğu çok önemli.
ikimiz de neşeliysek, sorun yok..
aaa özlemişiz birbirimizi filan diyip güle oynaya eve gidiyoruz.
birimizin sorunu varsa ama diğeri huzurluysa,
bir şekilde olayı dengeliyoruz,
çok keyifli olmasa da sessiz bir akşam geçiriyoruz.
iki tarafın da keyfi yoksa,
işte o zaman konuşmaya hiç başlamamak en iyisi,
biliyoruz.

benim en fena olduğum durumsa şu:
diyelim çok yorgunum.
arabayı bıraktığımız sokağa giriyorum,
ışıklarının yandığını görüyorum.
ohhh o benden önce gelmiş,
beklemeyeceğim, diyorum.
kendimi bi an önce arabaya atıp,
sevdiceği öpüp,
1 sn içinde dertlerimi dökülmeye başlamak istiyorum.
ve tam o sırada sevdicek sakin bir şekilde,
önemli bir sorun dile getiriyor.
o zaman ben yer altındaki çok gizli karanlık dehlizlere çekiliyorum sevgili okur!
gücüm bitiyor ve kara delikler içinde kayboluyorum.
çünkü gün sonunda yeni bir problemi kucaklayıp-kapsamını algılayıp-çözüm üretebilecek durumda olmuyorum.
o-la-mı-yor-um.
bitti.
nokta.
sessizliğe ve umutsuzluğa gömülüyorum.

dün de benzer bir şey yaşanıyor.
tam büyük cuma stresini atlatmanın verdiği hamurumsu kıvamda kendimi koltuğa yerleştiriyorum ki,
sevdicekten o meşum cümle geliyor:
-arabanın motorundan tuhaf sesler geliyor. az önce rölantideyken neredeyse stop edecekti!

söyleyecek söz bulamıyorum çünkü:
1-) arabadan hiç anlamıyorum. sorun ne olabilir kestiremiyorum
2-) sorunu kestiremediğim için maliyeti de kestiremiyorum. özellikle "motor arızası" gibi ciddi konularda servise girildiğinde, konuyu iyi anlamıyorsanız küçük bir servet ödemeden arabanızı teslim alamayacağınızı biliyorum. şunu da taktık, bunu da değiştirmek gerekti, bilmem ne başlarıyla bilmem ne kayışları uf olmuş filan derken faturayı epey kabartacaklarını kestirebiliyorum.
3-) problemin ne olduğunu bilmediğimden, hemen o an müdahale gerektirip gerektirmeyeceğini de tahmin edemiyorum. acaba mevcut sorun, anında servise gitmemizi gerektirir mi diye derin hüzünlere gark oluyorum. çünkü bi an önce eve gidip banyo yapmak, yemek yemek ve rahatlamak istiyorum.


tüm bunlar saniyeler içinde aklımdan geçerken sevdicek de beklenti dolu bir suratla bana bakıyor.
sanki benim hadi hemen götürelim ya da yarın uğrarsın bi baktırırsın bakalım filan dememi bekliyor.
ama ben o an benden beklenen kararı verecek yetkinlikte değilim.
içimden gelen sesi dinliyorum.
hadi eve, diyorum.
biraz kullanalım, daha kötü olursa baktırırız.
belki kendiliğinden düzelir..
eve gidiyoruz.
bu sabah kalktığımızda hop yine aynı sesin devam ettiğini görüyoruz..
zaten araba organik bir mekanizma olmadığından,
" kendiliğinden düzelme " savının mantıklı olmadığını biliyoruz,
ama yine de geceden sabaha arabanın düzeleceğini umut etmişiz de,
bu gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğramışız gibi,
aşağıya doğru kıvrılmış küskün dudaklarla birbirimize bakıyoruz.
ve an itibariyle hala bu konuda karar verememiş bulunuyoruz.


*********


aradan ( benim hala yazımı yayınlayamadığım ) 3 gün daha geçti..
kardan buzdan kurtulduk derken,
yeni bir " dalga " için bu sabah da beklemedeyiz.
arabanın motorundaki tuhaf ses gerçekten de kendiliğinden düzeldi.
ancak galiba bu sefer de egzoz patlak, hatta kesin gibi.
soğuk havalar için yegane önlemimizse antifreezli silecek suyu satın almak!
zincirimiz de var artık bagajda ama ne takmayı biliyoruz ne de işe yarayıp yaramayacağını..

ben üşümeyi sevmiyorum..
dışarı adımımı her attığımda buz gibi bir rüzgarın yüzüme çarpmasını da..
üzerimizde tiril tiril kıyafetlerle aylak aylak dolaşırken, güneşin tenimizi sıcacık yaptığı,
güzel yaz akşamüstlerini özlüyorum..
bu yüzden de şu sıralar " depresyondayım, yaklaşmayın " modunda geziyorum..
ve tam bu karanlık havamın üzerine bir de J.D.Salinger’ ın öldüğünü öğreniyorum..
içimde tuhaf bir acı kımıldanıyor.
sokak ortasında karnımdan vurulmuş taklidi yapıyorum..
göller buz tuttuğunda ördeklerin nereye gittikleriyle ilgili meraklanıyorum sonra..

Salinger’ ın büyümesine yardım ettiği,

dünya üzerine kendi dünyasında yaşamaya mahkum halde dağılmış bütün Holden’ lara selam çakıyorum!



2.01.2010

gerçek mutluluk...


şöyle hak ettiği gibi büyük bir selam da mı çakılmayacaktı yani 2009’ a?
amma yaptınız.
tabii ki bir veda yazısı yazacağım ona..

doğduğumdan beri ilk kez,
bir yıl için nankörlük edemeyeceğim.
2009’ un hakkını yiyemeyeceğim.

çünkü bu yılın bir çok noktasında,
" gerçekten mutluyum " diyebildim.
kesintisiz, saf, neredeyse elle tutulacak kadar yoğun mutluluğu deneyimledim.
hayatımın en önemli yıllarından birinin ardından,
rahatlıkla Ertuğrul Özkökvari şu cümleyi kurabilirim:
" yeah, that was a good year baby! "
diyebilirim.
( 20 yıllık yayın yönetmenliği hayatına İngilizce bir cümleyle veda etmek nedir,
ne değildir,
ona daha sonra değineceğim )

birincisi,
belki de en önemlisi,
Paris’ e gittim.
bebekliğimden beri hayalini kurduğum yere..

tüm ömrüm boyunca,
annemler ne zaman yurtdışına gitse " ben sizinle gelmeyeceğim " demiştim,
Fransa’ yı, İspanya’ yı, Mısır’ ı, Fas’ ı, Tunus’ u, Dubai’ yi, Uzakdoğu’ yu görmeyi reddetmiştim.
yıl içinde zaten az sayıda olan tatillerimi annemlerle yurtdışında geçirmek istemediğimden,
ben sevdicekle İstanbul’da kalırım diye direttiğimden,
" ben dünyayı ilk sevdiğim adamla göreceğim " krizlerimden,
bir türlü denk getirip, kafamda " büyülü " tahtına oturttuğum yerlere gidememiştim..

bunlardan belki de en önemlisi Paris’ ti benim için.
çocukluğumdan beri içimde büyütmüştüm çünkü,
kulağıma en güzel gelen dil Fransızcayı bu şehrin fon müziği diye düşünmüştüm,
Fransız filmleriyle ve Edith Piaf’ ın sesiyle dolu bir yaşam sürmüştüm.

ve sonunda istediğim şekilde Paris’ e gittim.
yani sevgilimin eli elimde,
mutluluk kıvılcımları içimde,
ardımızla koca bir grup ve bilgili bir rehberle.
Avrupa notlarında uzun uzun anlattığım için yeniden detaylara değinmeyeceğim,
ama ben Paris’ i çok sevdim!
döndüğüm günden beri Sadri Alışık tarzı aşk acısı çekmekteyim,
canım şehrimi uzaktan izlemekteyim,
rüyalarımda Paris’ e gitmekteyim.
hatta çıldırdığım bazı günler " O’nu hiç görmesem daha mı iyiydi acaba? " diye bile inledim.
ama her seferinde " bin kere daha yanarım sana canım, gördüğüme sevindim " diyebildim.
topraklarından ayrıldığım ilk dakikadan şu ana kadar hep özledim, özledim, özledim.
sana kalbimde yeni randevular yazdım, yine görüşeceğiz, Paris, sevgilim..

aynı zamanda Brüksel’ e, Brugge’ e, Lüksemburg’ a, Köln’ e, Amsterdam’ a gittim.
hepsinde ayrı ayrı " hayatımın en güzel günlerinden biriydi " dediğim zamanlar yaşadım.
gezdim, keşfettim, eğlendim.
yazın da Bodrum’ da güzel, dilendirici bir tatil geçirdim.
daha önce gitmediğim koylara gittim, Gümüşlük’ te balık yedim, okumak istediğim kitapları bitirdim,
yüzdüm-güneşlendim-dans ettim.
minnettar kalmama yetecek kadar iyi zaman geçirdim.
10 gün sonunda tek bir derdim vardı: kedimi çok özlemiştim.
acil İstanbul’ a telefon açıp annemden bana Arthur’ un resimlerini çekip göndermesini istedim,
son gün o fotoğrafı öpüp koklamakla yetindim.

ve ve ve yine bu yıl, aklımda hiç olmayan bir işe giriştim,
kalkıp krediyle ev aldım.
10 yılda zor ödeyeceğim koskoca bir yükün altına imzamı attım.
ama bu sayede hayatta ender tadılacak zevklerden birini tattım.
öyle babama filan değil,
bana ait olan,
kendi evimin tapusunu,
üzerinde benim resmim ve ismim olan tapusunu elime aldım.
kiradan çıkıp kendi evime taşındım.
yepyeni ve sıcacık bir yuva duygusunu tattım.
hala öyle doyamadım ki,
her iş çıkışı bir an önce evime kavuşma telaşındayım.

aileye yalvarma yakarma sonucu bize bir de araba aldırdım.
kırmızı, küçük rahat bir şey işte..
Avatar’ ı izlediğimizden beri Toruk Macto diyoruz kendisine.
ve seviyoruz kendisini düzeysizce.

ben de haliyle " iyi bir yıldı " diyebiliyorum 2009 için düşününce.
elbette kötü günler de geçirdim.
bir kere bu bahsettiğim şeylerden hiçbirini pat! diye elde etmedim.
hepsi için çalıştım, didindim.

ev baktığım dönemde belki 3 ay hiç dinlenmedim.
çalışmadığım her dakikayı sokak sokak gezip ev aramakla geçirdim.
birbirine epey uzak en az 5-6 semti didik didik ettim.
sonra banka süreçlerinde defalarca gidip geldim,
tapuda, Telekom’ da, İgdaş’ ta sıra bekledim.
doğalgaz geç açıldı, evin su tesisatında sorun çıktı, Digitürk sistemi 2 hafta boyunca rayına oturmadı,
halılarım iyi yıkanmadı,
perdelerimin dikilmesi uzadıkça uzadı.

kalbimde daha doktora gösteremediğim ve
aylardır süren bir ağrı peydahlandı.
ailemden para istediğim her konuşmada kalbim daha da sıkıştı.
bir dönem hayat çok ağırlaştı ve üstüme çullandı.
" galiba olmayacak, yapamayacağım " dediğim zamanlar geçirdim.
üzerine bir de sinir krizleri geçirdim.
ama çok şükür ki şu gün,
şu ana geldim.

her şeyden önemlisi yaz başında büyük bir acıyla test edildim.
bana çok düşkün olan ton ton babaannemi kaybettim.
her cenaze sonrası olduğu gibi,
geride kalmanın ne demek olduğunu sorguladığım günlerden geçtim.

ama yaşamla ölüm hep birbirini kovalıyor derler ya,
birkaç ay sonra bu kez yeni bir yaşamın doğuşuna şahitlik ettim.
sevdiceğin kardeşi anne oldu ve çocuğun ismini ben verdim.
sanki daha doğmadan o minik mucizenin ismi belliymiş de
ben sadece bunu dünyaya deklare etmekle görevliymişim gibi hissettim.
bir gün telefonda " Ozan " dedim ve kabul edildim.

2009 bitiyor ve ben artık 1 yıl önce olduğum kız değilim.
önümdeki yılın bana neler getireceğini bilmiyorum ama yine değişeceğimden eminim.
belki gelişeceğim belki olduğum yerden geriye gideceğim.
ama ölünceye kadar,
2009’ un benim hayatımda " iyi bir yıl " olduğunu bileceğim.
ve bu günlerimi hatırladıkça gülümseyeceğim..

sevgiler derinden efendim..:))


15.12.2009

otomobillll uçarrrrrr giderrrr...


bu aralar benden bir şeyler duymak için uzun beklemek zorunda olduğunuzu biliyorum,
ama yazılarımı aralıklı olarak yayınlayabilmemin de sizin bildiğiniz " major " sebepleri var.
büyük bölümü,
yaşamımla ilgili radikal değişikliklere gitmem yüzünden..
daha önce bahsettiğim gibi uzuuun uğraşlardan sonra kendime istediğim gibi,
en azından belirdiğim çerçeveler içinde bir ev aldım.

evet gırtlağıma kadar borca battım ama geçen yıl da bundan daha iyi durumda sayılmazdım.
" en azından kendi mülküme ödeyeceğim " diye avunmalardayım.

gözlerimin çevresine bol bol mor halkalar yerleşti ve yaşlandım.
tüm bu gidiş gelişler sırasında çok yıprandım.
çünkü uzun zaman boyunca kafamda hep bir şeylerin muhakemesini yapmak ve irili ufaklı kararlar almak zorundaydım.

çoğunu çözmüş ama biriyle başa çıkamamıştım.
artık şehrin merkezinden biraz uzakta oturacaktım
ve burada toplu taşımanın da pek öyle muhteşem olduğu söylenemezdi!
beni işe nispeten rahat gitmem için bekleyen bir takım araçlara nasıl ulaşacaktım?

2 yıldır sabah akşam 25 dk yol yürümekten,
bunu yapamadığımdaysa taksiye tonlarca para vermekten bıkmıştım.
nasıl olsa birileri hayat inşa etme çalışmaları içinde olduğumu biliyordu,
bu yüzden herkesçe malum olduğu üzere parasızdım,
dolayısıyla daha fazla rezil olmanın bir yolu yoktu.
böylece ben de daha fazlasını nasıl isteyeceğimi araştırdım
ve bir araba almakta karar kıldım.

tabii ki paranın kaynağı ben değildim,
ama sonunda ben,sevdicek ve minik kedimizden oluşan çekirdek ailemize bir otomobil kazandırmayı başardım.
evet biraz yalvardım/zorlandım falan ama zaten işler çoktan çıldırmıştı.
ve ben daha fazlasına hazırdım.

küçük, 2. el, ucuz bi arabamız var artık.
sadece temiz ve işimizi görüyor.
bizim için minimum gerekliliği yerine getiriyor.
işe ve sağa sola ve heryere gitmemize yardımcı oluyor.
en azından,
" otobüse kadar, markete kadar, vapura kadar " vs nasıl gideceğini düşünmüyorsun.
bir noktadan sonra toplu taşımayı kullanacaksan bile,
" hmm tamam arabayı otobüs durağının oraya bırakırım " tarzı pratik planlar yapabiliyorsun.
ve İstanbul'da küçük, eski ve gösterişsiz olsa bile,
kendine ait dört tekerleğin olmasının şart olduğunu daha iyi anlıyorsun.

hele evleninceye kadar babanın arabasından poponu indirip otobüsle bir yere adım atmamış bir insansan.
ve evlendiğinden beri taksilere maaşının yarısını ödüyorsan.
bir gün yeter diyorsun ve bir araba alıyorsun.

biz de öyle yaptık.
2004 model bi Chevrolet Kalos aldık.
kırmızı,
65.000' de.
klimalı.
çift hava yastıklı.
aile arabası,
içi temiz, servis bakımlı :)))

ilan gibi konuştuğumu biliyorum ama uzun zaman boyunca hayatım sadece ev ve araba ilanlarıydı.
işte size bizim ufaklığın temsili bi fotoğrafı.
( şu an uygun bi resim bulamadım, araba bunun kırmızısı )








Allah borçlarımızı bitirmeyi nasip eder de bize arabamızla tatillere gittiğimizi gösterir,
biz de o tatillerde çektiğimiz orjinal resimleri ekleriz inşalahhhhhh..
Aminnnn..
ama siz şimdilik internetten aceleyle bulduğum bu fotoğrafla idare edin..

ve gelin bana,
baktıkça başımı ağrıtan tüm bu masrafların altından nasıl kalkacağımın ipucunu verin..





24.11.2009

zahir..


iyi bir yalan söyleyebilmek bir erdem midir bilmiyorum.
sıradan bir yalan değil.
başı, sonu, kapsamı ve detayları iyice düşünülmüş,
zemini güzelce hazırlanıp tertemiz bir kilim gibi insanların basıp geçecekleri yere usulca serilmiş bir yalan.
etraftaki insanların mutluluğunu ve huzurunu temine yarayan bir yalan.
belki de böylesini söylemek bir meziyettir..

ama ben yalanın hiçbir türlüsünü sevemiyorum.
salt dürüstlüğü ve sert gerçekleri istiyorum.
suratımda tokat gibi patlayacaklarını bilsem bile.
sarsılıp sendelemekten, nefessiz kalacak kadar incinmekten ölümüne korksam bile.
koruyucu yalanlardan hele, özellikle nefret ediyorum.
beni korunup kollanacak bir varlık gibi görenlere:
-beni korumayın, bunu illa yapacaksanız da yalanlarla yapmayın, demek istiyorum.

şunu iyi biliyorum:
bir kısmımız inkar etse de hepimiz sevilme isteğiyle dünyaya geliriz.
bu istek gelir hayatımızın belli bölümlerinde boğazımıza dayanır.
yutkunamadığımız için boğazımızdan aşağı 1 yudum içki yuvarlarız
ve bu içkinin adı çoğunlukla yalandır.

insanları sevme sebebimiz bile çoğu zaman sevilme isteği değil midir?
bir kısmımız bunu da inkar eder.
" benimki beklentisiz sevgi " der.
" sırf o mutlu olacaksa hayatından çeker giderim, onun beni sevmemesinden değil mutsuz olmasından korkarım " der.
edebiyat iyi güzel,
ama hayatımızın kenar süsü de değil.
işte böyle gereksiz edebiyat parçalamak da bence çoğunlukla sakil duruyor.

açıkça: sevilmek istiyoruz.
sevilme isteğiyle yanıp tutuşuyoruz.
" gerçek fedakarlık " diye yutturmaya çalıştıklarımızın,
" karşılıksız iyilik " gibi göstermeye çalıştıklarımızın sonucunda,
herkesin,
" vay be ne asalet! " demesini bekliyoruz.
karşımızdakinin hatasını! anlayıp,
" ben senin yüce gönüllülüğünü nasıl fark edememişim "
diyerek kollarımıza atılmasını kurgulamıyor muyuz?

küçük beyinlerimizde hazırladığımız masum tuzaklar,
aslında sandığımız kadar gizil değil.
şimdi ben ne yapayım sana göre beyninin kuytusu olması gereken yer,
bana apaçıksa!

işte bu minik sevilme çırpınmaları arasında dudaklardan dökülüveren
" ben seni korumak için yalan söyledim " safsatalarının ruhu,
gözüme daha en baştan düşük görünüyor..

bir şeyleri benden saklayarak borsa değerinizi arttırmanıza olanak yok,
çünkü ben zihninizin arkasını okuyabiliyorum.
bu yazının düşündüreceğinin aksine,
belki de kendime en alengirli yalanları ben söylediğim için,
arkamdan dolaşmaya cüret edenlere kaplan kesiliyorum.
derhal kendi sınırlarınızın arkasına çekilin yoksa en kanlı şekilde geri püskürtüleceksiniz diyen bir komutan olmak istiyorum.

en korktuğum ve pişmanlık duyduğum yalanları zaten uzun zaman önce bizzat söylemişken,
yenilerini üretmeye ağzını açanların hayatımın köşe başlarına düşman askerlerini yerleştirdiğini,
yarattıkları pusun ardından bile seçebiliyorum.
" geldikleri gibi giderler! " diyecek kadar dağ gibi olabilecek miyim,
bir tek onu bilmiyorum..



18.11.2009

döndüm..


neye döndün, nereden ve neden döndün derseniz,
cevabı bulacak durumda değilim.
belki de tek bir şeye döndüm: aptala.

öyle bir koşuturmacadır gitti ki aylardır,
kendimi bilmez bir haldeydim çoğu anında.
aradım, buldum, sonra kaybedip tekrar buldum,
defalarca gittim-geldim-söyledim-dinledim-dinlemedim
ve kerelerce döndüm durdum kendi etrafımda.

ilk gençlikten beri boşuna söylemiyorum,
evlilik zor,
sorumluluklar,
ev almak,
araba almak,
çoluk çocuk bunlar insanı kasar-gerer-sarar-esnetir-zorlar diye.

evet bunları söylüyorum,
ama zamanla her birinin içine yavaşça dalmaktan da geri kalmıyorum.
önce evlenmeyi denedim.
uzun zaman sevmiş olmama,
yaşanmışlıklarıma güvendim.
şu ana kadar geri döndürülmez şekilde " ne yaptım ben! " demedim.
- çok şükür –
galiba iyi gittim,
en azından fena değildim,
idare ettim.

ve kendime atlanacak yeni bir level icat ettim:
ev almaya karar verdim.
hem de ne uğruna?
ablan almış sen de alsan mı? biçiminde dillendirilmiş,
öylesine bir cümlenin peşine takılıp gitmek uğruna.
yani aslında kendim bile karar vermedim.

bu işin içine itildim,
ama " istersen çık " dediklerinde de verdiğim emeklere yazık etmek istemedim.
basıp gidemedim.
5-10 günde hallederim dediğim şey,
haftalara, hatta aylara sarktı.
ama elimde 15 gün öncesine kadar ne vardı?
bolca yorgunluk ve koskoca bir hiç.

günler bu minvalde,
ev arama derdinde geçerken,
gittiğim son emlakçı da artık " sizin istediğiniz kriterlerde ev bulamıyoruz hanımefendi! " diyip bana kapıyı göstermişken,
elimizde kalmış son bir ev broşürüne bakıp,
cebimizdeki son parayla bir taksiye atlayıp,
güneşin batmasına dakikalar kala son bir nefesle “ o” evi görmeye gittik.

aylardır ev aramanın yorgunluğundan mıydı,
gerçekten sevilmeye değer olduğundan mı bilinmez,
evimize anında ısındık.
şöyle bir alacakaranlıkta göz attığımız ev için,
bizim için yüklü miktarda sayılabilecek bir kredi aldık.
yıllar, yıllar, yıllar sonrası için bile borçlandık.

evim oldu diye sevinirken,
senelerime ipotek koydurmanın verdiği ağırlık içimdeki yaşama sevincinin bir kısmını aldı.
" kira ödeyecektin zaten kızım! " tesellilerine sarınmak epey zamanımı aldı.

evet " merkezden " biraz uzaklaşacak,
işe gidip gelmekte eskisine oranla biraz daha zorlanacaktık,
ama sonuçta kiradan kurtulacaktık.
bu da az şey değildi.

5 Kasım’ da evimizin tapusunu üzerime aldım
ama hala yeni evimizde yaşamaya başlayamadık.
toplanma - nakliyeci ayarlama vs işlerini ayarlayıp evden çıkmamız ayın 14’ ünü yani bu cumartesiyi buldu.
3 gündür de bilfiil yerleşmeye uğraşıyoruz.

" 1 günde yerleşirim ben! " derken,
aklıma gelen gelmeyen binlerce minik iş çıktı,
hala işler rayına oturmadı,
annemlerde kalıyoruz,
işe oradan gidip geliyoruz,
boş kalan her anımızda da “ kendi evimize “ fırlayıp düzenimizi kurmaya çalışıyoruz.
elekriği, suyu, doğalgazı, Digitürk’ ü, hepsi ayrı ayrı o kadar vaktimizi aldı ki,
önce hangi “ daireye “ gitmiştik,
neyi kapattırmış neyi açtırmıştık,
nereye borcumuz vardı artık hatırlamıyoruz.
her gün 3-4 yere bölünüyor işlerimizi halletmeye çalışıyoruz.

henüz doğalgaz açılmadı,
Digitürk’ te problem var ve eşyaları kutularından çıkartıp yerlerine yerleştirmek için büyük çaba sarf ediyoruz.
evet benim karakterime uygun değil bunlar ve zorlanıyorum.
ama bir taraftan da kendimi " bir şeyler başarıyorsun işte kızım! “ diye avutuyorum.
değip değmeyeceğini henüz bilmiyorum
ama her şeye rağmen yeni bir şeylere başlayacak olmanın heyecanını içimde duyuyorum…

4.10.2009

Gossip Girl ve Amerikan Gençliğinin Bitmez Sorunları...


selam mesaj kaygılı okur.
gözlerinin zarif satırlarımın üzerinde gezinmeye başladığı şu andan itibaren,
artık benim sayfamdasın ve günlük dertlerinin dışındasın.
şimdi kiranı, arabanı, çocuğunu kısacası bilimum sıkıntını bir kenara bırak
ve senin için burada yarattığım pespembe dünyaya akmaya bak.

böyle olabilirdi sayfamın açılışı ve içeriği.
bunları bana düşündürense gossip girl’ den başkası değil tabi.
yayınlandığı ilk günden beri çevremdekiler tarafından şişim şişirilmiş,
aylarca cnbc-e tarafından tekrar tekrar ve tekrar verilmiş,
gazetelerde ve hatta ciddi köşelerde filan kendisinden bahsedilmiş bir dizi olmasına rağmen,
bendeniz bu diziyi hala! izle(ye)memiştim saygıdeğer okur.

velakin Prison Break’ imin üzücü-ağlatıcı bir sonla adeta bir hayın gibi,
zalım gibi bitmesi,
Lost denen über yapımın tam bir sinsi gibi uzuuuun aralar vermesi
ve Türk tivilerinin bize " seyredecek şey " diye eli yüzü düzgün bir şey sunmayı bilmemesi,
beni yepyeni diziler bulma yoluna itti.
ha diyeceksin dizi seyretmesen ölecek misin,
ölmeyeceğim tabi ama,
herkesin 4.-5. sezonunu izlediği
ve ABD’ de yeni bölümü yayınlasa da ertesi gün netten indirip izlesem diye beklediği,
kısacası ömrünü vakfettiği dizileri,
DVD seti halinde 3-4 sezonu birden kapsayacak şekilde almanın,
birkaç bölüm sonra manyağı olmanın,
sabahlara kadar ard arda tüm bölümleri izlemenin güzelliğini ancak yaşayan bilir canım okur!

mesela bugün bile,
hatta belki şu an biz sizinle bunları konuşurken bile,
dünyanın bizim bilmediğimiz bir yerinde
bir kişi heyecandan elleri titreyerek Lost’ un ilk sezon ilk bölümünü içeren DVD’ yi playerına doğru yavaşça itti.
CD’ nin okunduğuna dair o meşum ses hoparlöründen yükseldi.
ve o kişi bugüne kadar adını çok duyduğu ancak izleme şerefine ancak nail olduğu Lost’ un,
karmaşık ve zeka dolu dünyasına girdi.

şimdi önünde 2 yol belirecek.
1-) bu ne be bi şey anlaşılmıo bundan, saçma sapan bi dizi bence yeaa diyip kalan bölümleri elinin tersiyle itecek,
2-) Allahım bu ne? Nasıl bir şeyin içine çekiliyorum ben, neden gözlerim birer çizgi halini aldı ve etraflarında mor halkalar var? diyerek,
günlerini hatta gecelerini bu yorucu ama zevk ve eğlence dolu serüveni yaşayarak geçirecek.


peki bir düşünün,
bu gencecik yürek,
bu talihsiz beşer,
en geç 2 hafta içinde 5 sezonu bitirip,
yeni bir bölüm için 5-6 ay beklemesi gerektiğini öğrendiğinde,
kendisini nasıl teskin edecek?

bir süre belki başka uğraşlarla oyalanabileceğini zannedecek.
ama damarları, kasları, beyninin bütün kıvrımları adeta bir bağımlı gibi,
o 2 hafta boyunca yaşadığı zevki,
heyecanı,
bağlılığı geri isteyecek.

bu sefer damardan Prison Break vermeye başlayacak kendine,
sonra zevkine göre artık Heroes, 24,
ne bulursa onu zerk edecek.
İşte belki o zaman,
o da beni anlayabilecek.

çünkü ben bu yollardan geçtim sevgili okurlar,
okul önlerine konuşlanmış torbacılar misali,
acımasızca bana bu CD’leri sunan arkadaşlar tarafından
bu zıkkıma deli gibi alıştırıldım.
ve artık çok mecbur kalmadıkça TV izleyemiyorum.
çünkü artık reklamlara
ya da yeni bölüm için bir hafta sonrayı beklemelere dayanamıyorum.
dolayısıyla akşamları boş kaldığım o az miktardaki kıymetli dakikalarda,
izleyecek bir şey bulamıyorum.

bu durumda bir dükkanın kapısından girip,
" sizde popüler dizilerden hangileri var, tavsiye edebilir misiniz? " demekten başka çare kalmıyor geriye.

şimdi ortalık bulutlanıyor..
geçen haftaya dönüyorum..
yine buna benzer bir " yoksunluk " günü yaşıyorum.
bir an satıcıyla konuşuyorum,
bir an sonra kendimi elimde bir poşet içinde
House ve Gossip Girl’ ün ilk sezonları ile kapıdan çıkarken buluyorum.

bayram tatili de araya girince sağda solda görüp merak ettiğim bu 2 diziyle de tanışma fırsatına sahip oluyorum.
House ile başlıyorum.
ancak House sevdicek tarafından da merak edildiğinden
ve bu nedenle her bölümü beraberce izlememiz gerektiğinden,
House konusunda daha yavaş ilerleyebiliyorum.
ilk sezondan 5 bölüm izliyorum ve
bu 5 bölümün beni hayran bırakmaya çoktan yettiğini anlıyorum.
Hugh Laurie diyorum,
muhteşem oyunculuk ( 2 altın küre ödülü / 1 emmy adaylığı ) diyorum,
zeka dolu mükemmel vaka çözümlemeleri diyorum,
süper kaliteli çekimler,
inanılmaz renk/resim seçimleri
ve başarılı yan karakterler diyorum,
doktorun House olacaksa dahi,
Allah kimseyi hastahaneye düşürmesin diyorum başka da bir şey demiyorum.
ve diziyi izledikçe daha ayrıntılı yorumlar yapma hakkımı sonrası için saklayarak,
sevgili Gossip Girl’ e geçiyorum.

öncelike şunu söylemek istiyorum:
Gossip Girl genel hatlarıyla bir kız dizisi.
izleyen erkeklere saygım sonsuz hatta kanka olmak isterim kendileriyle ama ortalama Türk erkeğine hitap etmeyecek gibi.
o yüzden bu diziyi sevdicekten daha olayın başında izole ettim.
o evde yokken ya da başka odalarla başka şeylerle meşgulken,
tamamen kendi başıma izledim.
konusuna ve atmosferine değineceğim ama belki sonda söylemem gereken şeyi şimdi söyleyeceğim:
90’ larda genç olan kalabalık bir kuşak olarak,
böyle diziler izlemeye ihtiyacımız var bizim.
her daim böyle bir dizimiz kenarda bulunmalı.
kafa yormamalı, sıkmamalı, aklımıza takılmamalı.
ama orada olmalı.
bizim canımız istediğinde izlememiz için sessiz sedasız yayınlanmalı.

çünkü biz alıştırıldık!
neye mi?
Amerika’ nın çok bi zengin ve rahat ailelerinin çocuklarının,
" ne yapsak, kendimize nasıl bir dert yaratsak " dercesine,
sıkılıp sıkılıp çeşitli mecralara aktıkları,
durduk yerde başlarını en olmayacak dertlere soktukları,
kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı,
ancak döndürülen entrikalar ve çevrilen dolaplar ne denli kirli olursa olsun,
finalde herkesin muhteşem müzikler eşliğinde sarılıp barıştığı dizilere,
küçük yaştan itibaren fena halde alıştırıldık!
ilk " Evimiz Hollywood’ da " ile başladık.
ki bu körpe beyinler için sert bir başlangıç sayılırdı.

annelerimiz babalarımız bize " sen hayatı bilmiyorsun, masumsun, hayat kötü acı şöyle böyle "
gibi öğütlemelere girişirken,
biz çoktan çarpık ilişkileri,
aşırılıkları ve tuhaflıkları tanımıştık.
ve hayatın kötü yüzünü epey tanımış sayıldık.
çünkü örneğin bu dizide,
çok yakın arkadaşız kankayız diyen insanların birbiriyle yatıp kalkmasında kimse bir beis görmüyordu.
ya da 17’ sinde bir çocuk,

eve geldiğinde annesini yatakta bi adamla basabiliyordu
ama gidip bileklerini filan kesmiyordu.
okullardan atılınabiliniyor,
ailenin mal varlığı umarsızca etrafa savrulabiliyor,
trafik kazaları-ölümler-yangınlar-ihanetler gündelik hayatın basit parçaları haline gelebiliyordu.
özünde her şey hafif, tatlı ve uçucuydu.
önemli olan en iyi sevgiliye ve en flaş ilişkiye sahip olmaktı.
diğer insan ilişkileri nasıl olsa halledilirdi.

ardından dünyamıza psikoloji bozma ustası Dawson’s Creek girdi.
bunlar da gençti,
bunlar da güzeldi.
bunların da dertleri hemen hemen aynıydı ama,
bu dizide bazen,
15-16 yaşında karakterlerden, ancak hayatın sırrına ermiş bilgelerin kurabileceği cümleler duyabilirdiniz.
tüm bu bilmiş bilmiş konuşmalarına karşın,
bunlar da ilişkilerini ve " ne hissettiklerini "
- Allahım bitmezdi o ne hissettikleri –
bir türlü çözemezlerdi.
giderler, gelirler,
birbirleriyle " bir gece geçirirler "
sonra uzaklara gidip,
tekrar gelip,
eski sevgilileriyle bir tur daha döner,
ama hala ne hissettiklerini tam bilemezlerdi.

burada bir Joey kişisi vardı ki ayrıca değinmek isterim.
dizideki tüm erkekleri sırayla kanser etti.
peşinden koşturma taktikleri diye bir ders verse kimse " hangi sıfatla? " diyemezdi.
ama tüm bu aşk oyunlarını öyle masum bir yüz ifadesiyle,
öyle bir kafası karışık ama aslında çok bi zeki,
en bi Harvardlara, en bi Yale’ lere, en bi Parislere yakışacak kız havasında gerçekleştirirdi ki,
hepimize hem kendini sevdirir,
kendine asla " hafif kadın " kafası vermez,
ama bu arada beğendiği kim varsa götürür
ve her bölüm bize " acaba kimi seçecek canımız ciğerimiz biricik Joey’ imiz " dedirtirdi.
neyse ki o günlerin cezasını,
gerçek hayatta Tom Cruise ile evlenerek çekti.
bana olan borcunu da verdiği engin taktiklerle ödedi.
bunların zararsız bir kaçını hayatımın gereken bölümlerinde kullandım
ve yararlandım.
bu yüzden kendisine teşekkürlerimi sunarım.

ardından hayatımıza The O.C girdi.
yine zengin mekanlar,
yakışıklı erkekler,
güzel kızlar,
ergen sorunları ve entrikalar vardı.
bunlara ek olarak fonda her zaman mükemmel
ama gerçekten mükemmel müzikler vardı.
Marissa’ sı, Ryan’ ı, Summer’ ı, Cohen’ i derken bu dizinin de birkaç sezon sonra sayfası kapandı.

bu dizilerin en önemli ortak noktası sürekli aşk üçgenlerinin-dörtgenlerinin oluşturulmasıydı.
90210’ da Brenda-Kelly-Dylan,
Dawson’s Creek’ de Joey-Dawson-Pacey
The O.C’ de Marissa-Ryan ve bunların çıktığı bilimum karakterler bu görevi sırtlandı.
O.C’ nin bitmesinin ardındansa kuşağımızın bu anlamda düştüğü ciddi bir boşluk vardı.

ve tüm bu dizilerde yer alan klişeler birleştirilip,
üzerine Sex and The City’ nin teenage versiyonu tozu eklenince,
yani kıyafetler ve mekanlar update edilip,
Gucci, Armani, Prada gibi markalar,
votkalar, martiniler ve ultra lüx partiler aralara serpiştirilince,
ortaya izlenme garantili kremalı pastamsı bir dizi çıktı:
Gossip Girl.

burada da çok zengin çok güzel 2 esas kız var.
Blair ve Serena.
pek zengin pek yakışıklı 2 esas erkek var
Nate ve Chuck.
bir de olaya dışarıdan dahil olmaya çalışan,
ne çok zengin ne de çok güzel olmayan,
aslında sadece sıkıcı olan 2 kardeş var ki,
biri erkek biri dişi:
Jenny ve Dan Humprey.


çok zengin çok güzel kızımız Serena,
parti kızı tadında yaşadığı

ve kendini tamamen kaybettiği birkaç yıllık periyodun ardından,
sarhoş olduğu bir gece en yakın arkadaşı Blair’ in sevgilisi Nate’ le sevişmiştir
- bak bak bak –
bu olayın üzerine birkaç ay şehri terk etmiş,
sonra pişmanlığını yanına alıp cici kız havalarında geri dönmüştür
gelir gelmez hiç de çarpıcı bi yönü olmayan Dan kişisine aşık olmuştur.
bunlar sevgili olurlar ki zaten Dan Serena’ yı yıllardır uzaktan ve küçük Emrah tadında sevmektedir.
Dan ve Serena mutludur ama Blair mutsuzdur,
aldatılmıştır,
en yakın arkadaşı ona kazık atmıştır,
esas oğlan Nate ise hem Blair’ i kaybetmiş,
hem ailesinin ekonomik sorunlarıyla yüzleşmiştir.

bu arada " pure evil " Chuck Bass de Nate’ in kankasıdır.
kendisi sonsuz kötülüğü,

ilginç kıyafetleri ve her şeyiyle ayrıca takip edilecek müthiş bir kişidir.
zaten birkaç bölüm içinde Blair ile yatmakta bir beis görmeyecektir.

böylece kader ağlarını örer,
ortaya yeni aşk üçgenleri dörtgenleri getirilir
ama bu arada kimse birbiriyle tam olarak küsmez çünkü ana karakterlerin hala arkadaş kalması önemlidir.
bu gençlerin aileleri de sütten çıkmış ak kaşık değildir
ve hepsi ayrı entrika içinde ayrı fettanlık peşindedir.

böyle böyle Gossip Girl dünyasının içine girilir.
zaten ilk 10 dakikadan sonra dizinin notu verilmiştir.
hayatımıza yeni bir klişeler yumağı,
yeni bir " Amerikan gençliğinin bitmez sorunları serisi " girdiği bellidir.
bu sorunları izleyip çözmeye çalışırken sıkılmamamız için,
önümüze sürekli doğumgünleri,
yaza merhaba partileri,
yok efendim Noel,
sosyeteye kabul partisi gibi etkinlikler getirilir.

kızlar süslendikçe süslenir,
mekanlar ve müzikler güzelleştikçe güzelleşir,
aşklar,
yalanlar,
okul,
aile,
ilişkiler ve zenginlerin dayanılmaz acıları düzleminde,
" sırf kıyafetlere baksan yeter olm " mantığıyla bölümler ard arda izlenir.

bu dizi size bir şey vermeyecektir.
siz de bu diziye bir şey vermeyeceksinizdir.
dünyayı kurtarmadığınız ve sadece kafanızı boşaltmak istediğiniz zamanlarda,
boş gözlerle ve " vayy be ne biçim yaşıo insanlar " diye diye relax bi halde izleyeceksinizdir.

yine de hayatınızın bir köşesinde,
böyle bir diziye ihtiyaç duyduğunuzu bilirsiniz.
çünkü siz 90210’ ların gençliğisinizdir.

gerekli zamanlarda bir doz gossip Girl alır
ve hayatınıza devam edersiniz.

işte Gossip Girl böyle bir dizidir.