8.09.2010

havada yüzüyorum.. tut beni üşüyorum..


selamlar..

sizlere bu saatte hitap edebilmemin nedeni:
yarın işe gitmeyecek olmam.

uzun zamandır da ilk defa direkt bloğuma yazıorum, ço güzel oluomuş..
( genelde word'e yazılıp kopyalanıo o yazılarrrrr, o destanlarrrr )

yarın yarım gün işe gideceğimi düşünerek işten çıkmıştım oysa.
ama servisteyken tatlı bir çağrı düştü telefonuma,
biraz da şirket önünde kümeleşen arkadaşlardan teyit aldım ki:
yarın iş yokmuş bizim kattaki hanımlara.
neden hanımlara?
pozitif cinsiyet ayrımcılığı filan değil canım..
bir seferlik arife kıyağı.
arife günü hanımların bayram hazırlıkları fena oluo ya..

ben fazla bi işe yarayamayacağım çünkü sağ elim şüphe altında şu anda..
4-5 yıl önce sağ elim bilekten kırılmıştı benim.
sonra kaynadı gitti,
ara sıra ağrı yapardı filan..
ben de önemsemezdim.

bodrum'da sabah uyuşuklukları filan başladı,
yine önemsemedim.
sonunda geçen hafta ağrıdan oynatamaz hale gelince doktorun kapısında aldım soluğu.
-hmmm şişlik ve ağrı, büyük ihtimal ganglion kisti bu (yazılışını bilmiyorum)
-kist miii?
-evet, korkmayın iyi huyludurlar. ama teşhisten emin olmak için MR çekmek lazım. isterseniz şimdilik atel ve ilaç tedavisi yapalım, ağrımız azalmazsa MR çekeriz. ve Karpal Tünel(?) olasılığı için de EMG
-EMG?
-ehehu biraz nahoş bi yöntem. kolunuza aralıklarla elektrik şoku gibi bi şey verilio işte.
-annnadımm. ben zaten MR'a da giremiyorum.
-ben de bi kere girdim. sorsanız bir daha girmek ister misin diye şahsen tercih etmem ( ulan doktor da güya bana örnek olacak ha! )
-tabi tabii, ilaç ve atel kesin iyileştirir zaten bunu.
-ayın 20'sinde kontrole gelin o zaman..
- tamam doktor bey. size iyi günnerrr...

b.k iyileşti!
tabii ki hala hiçbi şey geçmedi!
sonuçta 2 gün rapor yazdı bana canım doktorum ama Ajda Pekkan'ın ölümsüz eserinde de dediği gibi:
-Ya sonra?

beyaz yakalı bir emekçi olarak yine mouse denen bilek katilini almadık mı avucumuza?
bir de hafta sonu guitar hero denen muhteşem oyunu edinme hatasını işlemedik mi sonra?
ahh nasıl bağımlılık yapan nasıl tatlı bir şey o!!!!
ama bileğimi de bir o kadar ağrıtıyor o!
arka arkaya 2 şarkıdan fazla çalmamam lazım ama kendimi durduramıyorum.
zaten problemli olan sağ elim olunca,
zırt pırt ateli çıkartmak durumunda kalıyorum.
devamlı elimi yıkamalarım duş almalarım da cabası.

aslında bırak guitar hero oynamayı heavy rain'den bile uzak durmam lazım.
o yüzden yarım bıraktım ama bir taraftan düşünmeden edemiyorum.

kısacası bayram için temizlikler-hazırlıklar yapamayacağım gibi
( buraya gecenin bir yarısı gelip şakır şukur yazı yazmayı biliyorsun ama? )

bu arada içimde en azından sizlerle paylaşmak istediğim dayanılmaz bir şey birikti:
boşluk.
kocamannn ıssız bucaksız bir boşluk.
sebebi ise varoluş kaygılarımın her zamankinden daha fazla alevlenmesi.
herkesin sonunda ölecek olması fikriyle sanki yeni yüzleşmişim gibi.
yok olup gidecek organik maddelerden yapıldığımızı düşündükçe
ve bunun kaçınılmaz son olduğunu kendime tekrar ettikçe hayat bana çok sanal gelmeye başladı.
ha, bu gerçeği yeni mi öğrendim?
hayır.
ama artık koyuyor işte.
çevremde ve orda burda gördüğüm hiç kimse bilgisayar oyunlarındaki karakterlerden daha gerçek gelmiyor bana.
koşuşturmacalar vs çok boş ve saçma.
hepimiz gireceğiz soğuk toprağın altına ve yok olup gideceğiz.
öyleyse tüm yaptıklarımızdaki anlam nerede?
kafayı yemek üzereyim.
sürekli bir boşlukta gezer ve insanları uzaktan izler haldeyim.
sanki herşey buzlu bi camın arkasında olup bitiyor ve ben herşeyin önümden akıp gidişini sadece izleyebiliyorum
ama hayatın içine akışına karışamıyorum.
derdimi tam anlatamadım ama sonuç şu:
ben yok olanların dünyasında artık hiçbirşeyden mutlu olamıyorum!
tatsız bommmboşşşş ve uyuşuk bi haldeyim.
ama günlük aktivitelerime devam eder vaziyetteyim.
ve nedense dışarıdan bakanlara bu duygularımı hissettirmeme çabası içindeyim.
herşey normalmiş,
ben çok mutluymuşum ve çok eğleniyormuşum -gibi yapan hallerdeyim.

psikiyatriste filan gitmeyi düşündüm ama sonunda benim gibi ölüp gidecek bi adamın bana bu konuda hiçbir şekilde yardım edemeyeceği aklıma geldi.
ahhh yükseklik korkusu gibi bir şey değil ki üzerine giderek yeneyim.
ya gidip intihar edeceğim ya da yaşadığım sürece bu boşluğun ızdırabını çekeceğim.
şimdilik ilaç filan içip beynimi de uyuşturmak istemediğime göre..
kendimce bu acının etrafından dolaşmak için yeni yollar deneyeceğim.

zaten bu maddi açmaz zamanlarında gidip 300TL' ye guitar hero 5 almalar filan da hep bu boşluğun yansımaları.
belki biraz oyalanırım,
bi şeyden de mutlu olurum diye!
ama hiçbir şey "tam" olmuyor sanki.
bir yumruk hep kalbimde.
ve boşluk karnımın orta yerinde.

dua edin geçsin!
hayatıma öyle bir güzellik, öyle bir mutluluk girsin ki
ve boşluğu birden siliversin.
herşeye anlam ve içime biraz yaşama sevinci getirsin.

yoksa gitgide daha kötü olucam..





30.08.2010

Bodrum'da bir çok şey..


merhaba canlarım,
sizleri çok özledim.

yazmaya yazmaya içimde bir çok şey birikti.
hepsini yavaş yavaş satırlara dökmeye çalışacağım.
ama ilk sıra Bodrum tatilimin!
Evvvet 07 Ağustos-14 Ağustos tarihleri arasında tatile çıkabildim!
sevdiceğin iş takvimi dolayısıyla defalarca ertelemeler,
acaba gidebilecek miyiz diye dertlenmelerle geçen günlerden sonra,
izinlerimizi denkleştirebildik.
defalarca " bu sene başka yere gidelim. Kaş mesela? Yok yok Ayvalık. En iyisi Bozcaada " diye sayıklamalarımıza rağmen,
sonuç olarak yine Bodrum' a gittik.

ben ilk kez 1990 yılında gitmiştim Bodrum' a.
bu yıl tam 20 sene olmuş.
8 yaşındaydım, 28 yaşıma gelmişim.
annemlerin ilk ziyareti ise 1979 yılında olduğu için,
ablamla ikimizin Bodrum'u ilk kez görüp hayran kaldığımız 1990 yılında bile bize:
-
Ahhh ahh siz esas Bodrum'un eski halerini görecektiniz,
tiradları çekerlerdi.
eh ben de şimdi 20 yıllık oldum ve Bodrum'un yeni halini beğenmemeyi ihmal etmiyorum.
her gördüğüm " Bodrum çömezi " ne " ayy Bodrum çok bozuldu şekerim " diyorum.
ama yine de dönüp dolaşıp hemen her yaz soluğu orada alıyorum.
sevdicek de sayemde son 3 yazdır bu ritüele katıldı.
aslında giderken mırın kırın ediyor,
ama sonuçta her gittiğimizde biz Bodrum'da yine iyi vakit geçiriyoruz,
sebebini ise şuna balıyoruz:
Bodrum'da her hayat tarzına uygun tatil var.

kimilerinin zannettiği gibi sadece eller havaya mekanların olduğu,
gündüzleri beach clubların,
geceleri sosyetik barların çılgın danslar ve müziklerle dolup taştığı bir yer değil.
tabii bunlar var.
ama sadece kafasını dinlemek isteyenlerin doğa-güneş ve balıklarla başbaşa,
sessiz mi ıssız bir tatil geçirebilecekleri cennet köşeleri de var.

tekne tatili de yapabilirsiniz Bodrum'da,
5 yıldızlı otelde aile saadeti de yaşayabilirsiniz,
lüx butik oteller de var,
4-5 öğrenci toplanıp 1 gecesini acaip ucuza kapatabileceğiniz pansiyonlar da.
hatta Bodrum'da köy hayatını seçmek ve yaşamak da mümkün.

bilmeyenler için söylüyorum,
Bodrum aslında oldukça büyük sayılabilecek bir yarımada.
ve bu çevrede birbirine 20-30 km uzaklıkta küçük-küçük yerleşim birimleri var.
İstanbul istikametinden Bodrum merkeze gelmeden Güvercinlik ve Torba var mesela.
7 km ilerde Bodrum merkez,
hemen 1 km ötesinde Gümbet,
5-6 km geçince Bitez,
ve ilerleyen kilometrelerde Ortaklar, Akyarlar, Turgutreis,
Gümüşlük,
Yalıkavak,
Gündoğan,
Türkbükü vs vs..
hepsi ayrı ayrı güzeller ve farklı lezzetteler.
bu yüzden Bodrum' a tu kaka demek
ve ondan vazgeçmek kolay olmuyor.

biz bu sene Turgutreis'te kalmayı tercih ettik.
ama sebebi fiyatının uygun olmasından başka bir şey değildi,
çünkü dediğim gibi Bodrum'da otelinizin hangi lokasyonda olduğu çok önemli olmaz.

şunu söyleyeyim,
Bodrum pek "herşey dahil" bir otele kapanıp,
tüm günü otel aktiviteleriyle geçirmek isteyenler için değildir.
çünkü yukarıda bahsetiğim küçük küçük yerleşimleri, koyları, plajları gezmek, her gün farklı bir noktasını ziyaret etmek güzeldir.
zamanında annemlerle tatile gittiğimizde,

5 yıldızlı otellere ne paralar verip,
yine denize girmeye sağa sola kaçtığımızı,
yemekleri farklı yerlerde yemekten hoşlandığımız için,
o dağ gibi açık büfeleri otelde boynu bükük bıraktığımızı bilirim.
ama artık onlar da akıllandılar,
Bodrum' a gittiklerinde butik otellerde kalıyorlar,
lüx tesiste kalmak isterlerse bu haklarını Antalya tarafında kullanıyorlar.
(ki bence de özellikle çocuklu aileler için en mantıklısı bu )

neyse sonuç olarak 7 ağustos sabahı
-tam olarak "sabahı" çünkü saat 05:00'te kalktık,
ben ancak hazırlanıp çıkabiliyorum da-
neşe içinde kalktık.
düşünsenize 1 yıldan fazla zamandır beklediğimiz yıllık iznimize başlamıştık.
üstelik bu yıl ev arama, taşınma vs gibi fiziksel olarak yorucu aktivitelerle de doluydu
ve hem beyinlerimiz hem bedenlerimiz bu tatili fazlasıyla istiyordu.

sevdicekle ikimize ait bi arabayla -toruk macto- ilk kez uzun yol yapacaktık,
heyecanlıydık.
önce İDO'ya atladık,
Bursa'ya hoop 1,5 saat içinde zıpladık.
sonra -aslında daha erken olmasına rağmen- Susurluk'ta mola verdik.
çünkü benim için sadece Bodrum' a gitmek değil,
giderken Susurluk'da durup, mutlaka ayran içip tost yemek de bir ritüeldi.
( sevdiceğe acımayın, inanın o da bu ritüellerden mutlu! )

sonra Selçuk civarına varana kadar tekrar durmadık.
burada ikinci bir mola verdikten sonra,
akşamüstü otelimizde ulaştık!

ahhh Bodrum ahhhh Bodrum'um nasıl özlemişim!
ama nasıl da yol yorgunuyum..
canım bir şey yapmak istemiyor.
ilk akşamı Turgutreis'de geçirmeye karar verdik.
ancak yemek yiyecek kadar mecalimiz vardı.
zaten sevdicek gece hayatından pek hoşlanmadığından
- yoz ve dejenere buluomuş, biraz paşadır kendisi -
bizim gece gezmelerimiz pek o kadar hareketli geçmedi.

neyss..
o akşam Turgutreis'de daha önceden methini duyduğumuz Fatma Bacı'da bir şeyler yedik.
ama öyle abartılacak bir lezzet göremedik.
sonra da odamıza dönüp uykunun yumuşak kollarına yuvarlanıverdik.

sabah kalkıp bu yaz ilk kez denize ve güneşe kavuşacak olmanın minik minik kalp çarpıntılarıyla,
Meteor Beach' e gittik.
öyle çok ahım şahım bir yer değil ama denizi güzel, sessiz sakin.
akşama kadar kafalarımızı ve vücutlarımızı dinlendirdik.
gece olunca da Türkbükü'ne gittik.
23.59 yasağından sonra müziği kısma kuralına uymayan işletmelere kesilen ceza yüzünden,
etraf pek sessiz ve durgundu.
biz de yalnızca yemek yedik ve bir kaç tur atıp etrafı gözlemledik.
Türkbükü'nün ilgniç bir yapısı var,
sahilin ortalarında bir yerde,

aslında köprü bile diyemeyeceğimiz küçük bir köprücük var.
bu köprücük ne hikmetse sosyal sınıfları ayrıştırma görevi de görüyor.
ilk etapta kim nasıl karar verdi bu ayrışmaya bilmiyorum,
ama köprünün iki yakası iki farklı dünya gibi.
köprünün diğer tarafı da çok ucuz sayılmaz,

ama fiyatları Bodrum geneline yakın,
makul güzel yerler var.
köprüyü geçtiğinizde ise über pahalı süpersonik mekanlarla karşılaşıyorsunuz.
ve olayın ilginç tarafı fiyatların nispeten uygun olduğu kısım sinek avlarken,
pahalı olan kısımda rezervasyonsuz yer bulunmuyor!
işte yurdum paradoksu.
biz Türkbükü'nden ayrılırken 3-5 bebe " ayy kıvanç tatlıtuğ buradaymışşş " diye ellerinde kameralarla arkamızda bir yerlere doğru koşuyordu.
Allah akıl fikir versin!

ertesi gün Ortakent'te Dedeman Scala Beach'e gittik.
bence Bodrum'daki en güzel beach burası.
konforlu ama sonradan görmelerle dolu değil,
fiyatlar da gayet normal.

kocaman pofuduk minderin üzerine kah iskelede kah çimenlik alanda serilebiliyor,
kocaman hamaklarında sallanabiliyorsunuz.
denizi de çok temiz ve hemen iskelenin üzerinde duş var.
adımlarca yürümeden,

denizden çıkar çıkmaz tuzlarınızdan arınıp,
minderinize tekrar gömülebiliyorsunuz.
geniş bir arazi-deniz-çimen-kum-yemek!
müzik de var ama huzur içinde kitap okumayı engelleyecek kadar değil.
kısacası burada güzel bir gün geçirebiliyorsunuz.

akşam olunca benim ritüellerimden birini daha gerçekleştirmek için Bodrum'un merkezine,
Sultanahmet Köftecisi'ne gittik.
bu mekanın öyle ahım şahım bi olayı yok ama
senelerdir gide-gele içimde bi sevgi oluşmuş işte.
oraya gidip deniz kenarındaki masalarda yemek yemezsem Bodrum'a gitmiş gibi olmuyorum.
yemeğimi de asla değiştirmem:
-hava ne kadar sıcak olursa olsun nefis domates çorbası
-sultanahmet köftesi
-dondurmalı irmik helvası


bunları belki normalde dışarda yemem,
dışarı çıkmışken bilmem ne sosunda marine edilmiş bilmem ne eti vs yemeyi daha çok severim,
yani farklı gurme lezzetler denerim.
ama Sultanahmet Köftecisi'nin olayı bu işte.
basit yemekleri nefis bi şekilde pişirdikleri için,
ya da bana lezzetli geldiği için,
afiyetle mideme indirmekten bıkmıyorum.
(yalnız 2 köfte bi çorbayı amma övdüm.
belki bu bloğu okuyup övgülerimi takdir ederler.
Amin! )


yemekten sonra biraz turlayıp 12:00 gibi Fink' e gittik.
bu da benim için ritüel gibi bi şey.
(offf kaç etti di mi )
burası açıldığından beri hemen hemen her sene girmişimdir herhalde.
sevdicek bu tarz ortamları tabii ki pek sevmiyor,
kızların kendini göstermeye,

erkeklerin de kız bulmaya geldiği mekanlar olarak niteliyor.
benim hatrıma sadece yanımda dikiliyor,
ben de votka portakalları hüpletip dans ediyorum işte.
zaten Bodrum'da içip zıplamak için bana göre gidilebilecek 3 yer var:
Vittoria, Fink, Cuba.
bunların arasında bana göre en iyisi Fink.
çünkü kocaman bir kapısı ve bu kapıda koruma değil korumalar ordusu var.
sadece " damsız almıyoruz " kuralı geçmiyor,
bu koruma ordusunun sizin tipinizi de beğenmesi gerekiyor.
geçemeyenler tabi biraz bozuluyor ama yaptıkları bu kontrol bence faydalı,
çünkü bunu ihmal eden mekanlar apaçilerden geçilmiyor.
özellikle artık adımımızı bile atmadığımız Gümbet!
tek kelimeyle berbat bir yer.
zaten kum ve sığ olduğu için denizini sevmem.
akşamları barlardaki durum ise şöyle oluyor:
dünyadan habersiz görünen, genç güzel ve saf turistler,
ve bunların arasında İsmail YK figürleri yapan, masaların üzerine çıkmış apaçiler.
bu manzaraya zaten ben de dayanamıyorum da,
sevdicek bu gibi yerlerin önünde fazla dikilsem bile elimi tuttuğu gibi beni uzaklara sürüklüyor.
ama görmeniz lazım,
gerçekten feci bi şiy!

sözün özü o geceyi Fink'te geçirdik
ve ertesi gün yine vazgeçilmezlerim arasında yer alan bir aktivite gerçekleştirdik:
tekne gezisine gittik.
Bodrum'a eğer hayatınız boyunca 1 kere gidecekseniz,
o tatilin en az 1 gününü mutlaka tekne turuna ayırmalısınız derim ben.
çünkü koylar gerçekten eşsiz güzellikte.
hoş, artık fazla müşteri almak adına bu turların suyunu çıkardılar,
yemek zamanı bir masaya yanyana 3 çift filan oturmak zorunda kalıyorsunuz,
ama gittiğiniz yerler güzel işte!
teknedeki kalabalığı çok takmazsanız deniz-güneş-doğa ile dopdolu bir gün geçirebiliyorsunuz.
ara sıra rotayı değiştiriyorlar ama biz o gün:
akvaryum-kızılburun-tavşan koyu-meteor çukuru ve adını unuttum bir yerde daha( :) ) demirledik.
bol bol yüzdüm, daldım, şnorkelle derinlere baktım.
rüzgardan dolayı Poyraz'a uğrayamamış olmanın üzüntüsünü duysam da,
maviye doyduğumuz bir gün geçirdim.

akşamki programımız Gümüşlük'tü.
Gümüşlük için söyleyebileceğim tek şey şu: kelimeler kifayetsiz.
o kadar güzel, küçük, şirin bir doğal liman ki,
o huzur dolu havasına,
denizden yürüyerek gidebildiğiniz hemen dibindeki Tavşan Adası'na,
güneşin batışına ne desem bilemiyorum.
hani yukarıda
" Bodrum'a eğer hayatınız boyunca 1 kere gidecekseniz,
o tatilin en az 1 gününü mutlaka tekne turuna ayırmalısınız "
demiştim ya,
eğer hayatınız boyunca hiiiiç Bodrum' a gitmeyi düşünmüyorsanız bile,
kendi kendinize bir karar alın

ve 2-3 günlüğüne de olsa Gümüşlük'te kalın.
o duyguyu yaşayın.

huzurlu, buğulu, sukünet içinde bir Gümüşlük akşamı geçirdikten,
dönüşte de kendimize nefis cevizli-zencefilli kurabiyelerden aldıktan sonra,
ertesi gün nerede denize gireceğimizle ilgili plan yapmadığımızı fark ettik.
ve sabah uyandığımızda ise şuna karar verdik,
arabaya atlayıp bi yerlere doğru gidecektik,
beğendiğimizi düşündüğümüz yerde de denize girecektik.
epey gitmişiz ki Gündoğan taraflarına geldiğimizi fark ettik.
ve hemen Gündoğan'ın yakınındaki Küçükbük diye bir yerde günümüzü geçirmeye karar verdik.
nefis otlu peynirli gözlemeler eşliğinde,
Bodrum geneline göre inanılmaz sıcak bir suya sahip olan bu minik koyda zaman geçirdik.

akşam olduğunda ben biraz isyan eder haldeydim.
Bodrum merkeze gitmiştik ve boş boş geziyorduk.
ben:
" akşamları hiç bi şey yapmıyoruz,bir tek Fink' e gittik,
yemek sonrası dondurma yiyip boncukçu gezmekten fenalık geldi"
diye diye sevdiceğin başının etini yemekteydim.
sevdicek de kendi kriterlerine göre bir yer bulamadığından,
canlı müzik dinlemekten hoşlandığından filan bahsedip duruyordu.
bu arada Mavi'nin ve Veli'nin,
yani Bodrum'un kaliteli canlı müzik olan mekanlarının önünden geçmiştik
ama mevcut yaş ortalaması 50+ olduğu için oralara da girmek istememiştik.
amaçsızca marinanın sonuna doğru yürüyorduk ve ben artık sinirleniyordum.
sevdiceğe " hadi nereye gitmek istiyorsan söyle " diye sormaktan bıkmıştım ki,
aklıma bir şey geldi.
taaaa marinanın en sonunda olduğu için bizim pek gitmediğimiz
ama annemlerden ve aslında herkesten methini duyduğum Marina Yacht Club vardı.
" orada canlı müzik oluodu,
buraya kadar yürümüşken bi bakalım bari "
dedim.
kapıya kadar geldik ki mekanın kapısında Maserati yazıyor.
ve içerisi inanılmaz tiky ve pahalı görünüyor.
sevdicek biraz ürktü,
tatil için ayırdığımız tüm parayı burada bırakmayalım istersen filan demeye başladı.
ben kapının yanına astıkları program listesini incelemeye başladım,
ve o tatlı gerçeği gördüm!
o akşam orada hep dinlemek istediğim muhteşem insanlar: İstanbul Gelişim çalıyordu.
Asım Ekren, Neco, Garo Mafyan, Atilla Özdemiroğlu, Mert Ekren o anda bi adım ötemizde aynı sahneyi paylaşıyordu.
hemen içeri giriyoruz dedim,
ödeyeceğimiz hesap ya da rezervasyonumuz olmaması umrumda değildi,
kapının önünde dikilebilir,
merdivenlere filan tüneyebilirdim.
kalabalığın içine gözü kara şekilde daldık.
yolun ortasında durduğumuz için bize çarpan garsonlara yer sorduk ama tabii ki tüm masalar doluydu,
yine de eğer istersek barda durabileceğimizi söylediler.
bar da haliyle doluydu ama kenar-kıyı bir yer bulup yerleştik.
benim taburem vardı,
sevdiceğin taburesi dahi yoktu ama sahnede inanılmaz eğlenceli şeyler oluyordu
ve ikimiz de çıkmaya niyetli değildik.
korka korka barmenden ilk içkilerimizi istedik ama o da ne?
fiyatlar hiç düşündüğümüz gibi değildi,
hatta normalden ucuz bile sayılabilirdi.
Fink'te ilk içkiye 25 TL alırlarken,

burada votka portakala sadece 17,5 TL ödedik.
yani 2 kişi buraya gelip 100 TL bile vermeden bu muhteşem insanları canlı canlı izleyebildik!
aslında bunu yazmasam mı diye çok düşündüm çünkü zaten çok kalabalık
ve böyle güzel bir mekanda böyle kaliteli bir müziğin ve eğlencenin tadının bu kadar ucuza çıkarılabileceğini bir kere de ben duyurmak istemedim,
(malum çok takipçim var)
ama dayanamadım ve siz sevgili okurlarımı da haberdar etmek istedim.
benim gibi senelerce Bodrum'a gidip de bu güzel mekana uğramazlık yapmayın.
bizim dönmemiz gerekiyordu ama pazar-pazartesi akşamları da Fatih Erkoç çıkıyormuş,
siz onu da kaçırmayın.
(dedikodu: bu arada o akşam ki izleyiciler arasında Oktay Kaynarca,
Gülriz Sururi ve Engin Cezzar da vardı )

İstanbul Gelişim sahnede inanılmaz bir performans sergiledi,
jazz da söyledi pop da, samba da.
beggin bile çalındı.
çok çok eğlendik ve spontane gelişen bu gece için şansımıza şükrettik.
herhalde planlasak böyle eğlenemezdik.

güzel tatlı bir yorgunluk içinde otelimize gittik.
ertesi gün yine geçen gittiğimizde bayıldığımız Scala'ya,
akşam da " buraya bu sene bir kerecik gelsek ayıp olurdu " dediğimiz Gümüşlüğümüz'e gittik.
balığımızı -levrek-, dondurmamızı yedik.
Jazz Cafe'de Birsen Tezer çıkıyordu,
orada oturmak istedik ama yer yoktu,
sadece önünden 2 kez geçmekle yetindik.
el yapımı hediyelik eşyalardan da ufak tefek bir şeyler aldıktan sonra,
otelimize gittik.

son günümüzde de artık sağa sola koşturup yorulmak istemediğimiz için Turgutreis'te kaldık.
hem gündüz denize buradan girdik hem de akşamı burada geçirdik.
yaptığımız tek aktivite yemek sonrası yeni açılan Kahve Dünyası'na gitmekdi.
(Turgutreis'e gidecekseniz D-Marin'i ve Kahve Dünyası'nı tavsiye ederim.)

böylece Bodrum tatilimizi bitirdik
ve ertesi gün dönüş yollarına döküldük.

şimdilik bu kadarı yeterli.
ama dönüşümüz ilerde başka bir yazıya konu olabilecek gibi.

hepinizi kucaklayıp huzurdan çekiliyorum şimdi..


1.07.2010

çekici erkek olmak..


merhabalar sevgi pıtırcıklarım.
bugün size büyükkkk, müthişşşşş, inanılmaz bir hizmet sunacağım.
artık yardım mı dersiniz,
iyilik mi dersiniz,
ne dersiniz onu bilemiiicim.
fakat bu iyiliğim sadece erkeklere..
üzgünüm kızlar.
ama siz de bu yazıdan kendiniz için nasiplenebilir,
ufkunuzu açabilirsiniz tabi,
ona bir şey diyemem.

evett!
şimdi bu yaşıma gelinceye kadar tanıdığım erkeklerin içinden,
sevgili olunan-hoşlanılan-aşık olunan kabilinden olanları atın.
yani kafanızda "normal arkadaş olunan erkekler" elemanlarından oluşan bir küme oluşturun.
işte bunların içinde bir tanesi dahi yoktur ki,
hayatının bir döneminde bana kızlarla ilgili dertlerinden bahsetmiş olmasın.
hepsi ama hepsi sağolsunlar ben de bir dişi olduğumdan,
kadın milleti hakkındaki tüm sırlara vakıf olduğuma inanıp durdular.
ve gönül ilişkileriyle ilgili bana danışmaktan kaçınmadılar
(canlarım!)
taleplerin ve sorunların genel dağılımı aşağıdaki gibiydi:

-kızlara nasıl yaklaşırım? (%80)
-güzel kızlarla çıkmaktan korkuyorum, güzel kızlar daha mı çok aldatır? (%38)
-sevgilim var, ama ona soğuk mu yaklaşsam çok mu üstüne düşsem? (akabinde) kaçan kovalanır mı?(%65)
-sevgilimi deli gibi kıskanıyorum, yardım et! alt kümelerinde:
a) benim arattırdığımı belli etmeden onu arar mısın lütfeeeeeennnn. nerede olduğunu öğrenmeliyim ama onu boğmak da istemiyorum.
b) onu ara buluşalım diye çağır, en azından seninle olduğunu bileyim. sana güveniyorum. ama onu yakışıklı olan hiçbir arkadaşınla tanıştırma. kız kıza evde filan takılın. (oldu! )
c) bir gün üçümüz buluşalım. sonra ben arabaya filan bi şey almaya gideyim numaradan, sen kızın çaktırmadan ağzını ara, beni gerçekten sevio mu ne düşünüo benim hakkımda öğreniver. ( te allahımm )
-benim kızdan ayrılmam lazım. kalbini kırmadan/başıma bela etmeden nasıl ayrılırım? (%90)
ve vee veeeee en bomba soru
-hayatttttgibiiiiii senin güzel kız arkadaşların vardır bana onlardan birini ayarlar mısınnnnnnnnn..

şimdi,
buradan hepinize cevap veriyorum:
-benim etrafımda hepinize yetecek kadar güzel kız yok!
olsa bile,
1-) sen baştan "güzel kız" diye kriteri koyuyorsun ama bir dönüp kendine bak bakalım öyle bir görüşte aşık olunacak biri misin, yoksa hatalı imalat mısın?
2-) ben nasıl bir manyak olayım ki, sürekli etrafımdaki kızlara "bu motorcan denen kız pek güzelmiş. hemen geçen gün bana ayarlama talebinde bulunan kankim feticanla bunun arasını yapayım, o olmazsa utkucan, o da olmadı berkecan" gözüyle bakayım? 7/24 bu modda dolaşayım?

tamam,
bugüne kadar derdinize merhem olmaya çalıştım,
ama ben de bi insanım nihayetinde.
kendi hayatım, kendi ilişkim var.

o yüzden dedim ki,
neden bir kılavuz sunmuyorum ben erkeklere?
bana bir soru sorduklarında,
kafamın üzerinde yanıp sönen bir ok işareti belirsin
ve onlara bloğumun bu sayfasını göstersin!
ayrıca sanal alem delikanlıları da bu hizmetten nasiplensin.

sonunda karar verdim ve üşenmedim,
internetten kadınların erkeklerde neyi beğendiği ile ilgili bilgileri (sevgili ekşisözlük başta olmak üzere) derledim.
ancak bunu size zırt pırt gelen forward mailler gibi düşünerek okumamazlık etmeyin,
çünkü kendi ellerimle bunları tek tek gerçek hayatta çevremde gördüğüm beğenilerle eşleştirerek seçtim.
artık bu maddelere bakarak,
kendi sevgilinizi kendiniz de bulabilirsiniz.
( aramaya inanın )

bulduktan sonra da,
buradaki ipuçlarını kullanarak,
onu kendinize sımsıkı bağlayabilir,
mutlu bir ilişkinin serin sularına yelken açabilirsiniz.

ha, ben bunları uygulamak için neden uğraşayım,
ben kendim olurum,
kız beni arar bulur seveceği varsa sever zaten diyenlere lafım yok.
benim kılavuzum yalnızlık canına tak etmişlere
ve ömrünü "ben zaten süper bir erkeğim, ne değişicem" derken yalnız tamamlamak istemeyenlere :)

şimdi kah eğlenceli olduğu için,
kah gerçekten "evvvet budur işte çekici erkek" diyerek seçtiğim
ve aşağıda yer verdiğim bu maddelerin hepsine ben tek tek katılırım diyemiyorum.
ama kızlar çeşit çeşit olduğu için size ne beğeniliyorsa hepsini listeleyeyim dedim.
yani kızların genel geçer bayıldıkları hakkında bir fikriniz olsun istedim.
yalnız benim en hoşuma giden maddeyi kırmızıyla işaretledim.
(renk körleri için: 10. madde )

şimdi sizi o müthiş listeyle başbaşa bırakıyorum:

erkekleri ne çekici kılan nedir?

1-)tam ihtiyacınız olduğu, canınız sıkıldığı anda sizinle ilgilenmeleri.
bunu gözüne soktuğunuzda değil de bir şekilde sezerek yapmaları.
sıkıntılı olduğunuz konu üzerine değil üstelik bambaşka şeyler hakkında konuşmaları.
2-)bir şey tamir ederken o şeye çok pis konsantre olmaları.
3-)sinirliyken dişlerini sıkmaları ve yanak kemiklerinin kısa periyodlarla belirginleşip kaybolması.
4-)bakışı, gülüşü, yanaktaki gamzesi, ses tonu, zekası, kokusu, espri anlayışı.
5-)ferrari'sinin anahtarını elinde sallaması.
6-)teksas holdem ( poker) masasında elinden daha iyi eli olan rakibini blöfle kaçırdıktan sonra kendi kağıtlarını masaya atıp pis pis sırıtmaları.
7-)askerlik anılarını anlatmamaları.
8-)içten gelen yani göstermelik olmayan kibarlık.
9-)karşılıksız yardımseverlik.
10-)siz elele uzaklaşırken arkanızdan "ne mutlular" diye baktırması....
11-)kibar bir hareketle öncelik vermeleri.
örneklemek gerekirse asansörden inerken, kapıdan çıkarken, kasadan geçerken vs.
nazik bir el hareketi ve küçük bir gülümseme...
sizi farketmeyen bir kadının dikkatini yıldırım hızında üzerinize çekebilir ve unutulmazlar arasına girebilirsiniz.
12-)imf başkanına ayakkabı fırlatmak.
13-)sizi ve ailenizi şaşırtabilmeleri.
14-)iltifatları hiç farkettirmeden aralarda sokuşturması.
15-)iş dönüşü üstündeki takım elbiseye aldırış etmeden ceketini çıkarıp mahalledeki çocuklarla futbol oynaması.
16-)ona bakmadığınız sıralarda bile sürekli size bakması (izlemesi) ve kafasını hafifçe eğerek ona bakmanızı sağlaması..
17-)sevgilisine ya da eşine olan sadakati.
kendini beğenmiş züppe çıtırlara yüz vermeyerek g.t etmesi.
18-)tam öpecekken geri çekilip çapkın çapkın gülümsemesi, sonra öpmesi.
karizmayı anında ona katlamak suretiyle hatunu pelte kıvamına getirir, söyleyeyim.
19-)mahcup olduklarında takındıkları 'üzgün yavru köpek bakışı'dır.
20-)telefonda gene kadın tirpleri. "bık bık bık, bi sure göruşmeyelim, bık bık bık.." telefonu tamam deyip kapayın.
sonra kalkın hatunun evine gidin.
saat kaç olursa olsun üşenmiyoruz bu noktada.
görunce "şişşş, hiç konuşma" deyin, saçlarını okşayıp yanına kıvrılın yatın. gene sen benimsin, senin için savaşırım mesajı.
21-)türkçe okuyup türkçe düşünen erkeklere özel not: "bakmayın siz kadın milletinin bol keseden atmasına, bu zaman diliminde yakışıklı olmanız %99 yetiyor.
ki bu da çok büyük bir oran. tipsizleriniz için üzgünüm gençler.
22-)hesabı ödemeleri, valizleri taşımaları ve arabaları parketmeleri mesela. daha ne olsun.
23-)centilmen olmaları.
24-)müzikten anlamaları, müzikten zevk almaları, paylaşmaları, okumaları, düşünmeleri, kafa yormaları, odun olmamaları, "karşında eriyorum" der gibi bakmaları, mütevazi ve hatta mümkünse biraz da masum olmaları. sakal, düzgün vücut, karman çorman saçlar, hayvan sevgisi, azıcık da empati olursa da tadından yenmez tabii.
25-)her hatunu potansiyel görmemesi, önüne gelene asılmaması.
26-)gerektiğinde yırtıcı bir kaplan, gerektiğinde de süt dökmüş bir kedi olabilmesi.
ama neden sonra, tüm bu ruh halleriyle dalga geçebilen bir maymun da olabilmesi.
27-)herkese sert, size yumuşak bakışları olması.
28-)yoğun bir iş günü ardından dağılmış saçlar, yakası gevşetilmiş bir takım elbise ve sol yüzük parmağında alyans, tabi o alyansın sebebi de siz olmalısınız.
29-)karşısındaki için önemli olduğunu bildiği bir konuyu
tam karşısına oturup,
gözlerinin içine bakıp,
tane tane konuşarak ve içten bir gülümsemeyle anlatması.
30-)bütün falsolarına ragmen herhangi bir alanda (sanat, spor vb.) bir şeyi cok iyi yapması.
31-)ıssız adam olmaması, hayatta ne istedigini bilmesi, ilişkide saglam durması ve günlük yaşamaması...
32-)dikkatli bir kadının sadece bayılacağı küçük detaylara dikkat etmesi: kapı tutması, elini yumuşak bi şekilde belinizde tutmasi, parfümün ve saç jölesi vs. abartısız kullanımı, bazı ortamlarda size çaktırmadan da olsa sizi sahiplenmesi, içten gülümsemesi, romantizmi çiçekçiden bir tane gül olarak görmemesi, karşısındakini küçümsememesi ve teşekkür beklemeyen iyilikler yapması.
33-)hayatınıza heyecan katma potansiyeline sahip olmaları.
34-)göğsünde uyumanızı sevmesi, şefkatli kolları, size aşkla bakması, mis kokusu, saçlarının mis kokması, kirli sakalı, güzel ses tonu, incinmenizi istememesi, tisort cikarma hareketi, cesaretli olması, herkese mavi boncuk dağıtmaması, iyi bildiği konularda mütevazi olması, bilmediği konularda bilmediğini kabul etmesi, yeri geldiğinde alttan alması, yanlış yaptığınızda düzgün bir dilde uyarması, aşırıya kaçmayan kıskançlıkları, zeki olması, kolları, kolları, kolları..
35-)loş ışıkta uyuklarken yanında kitap okuması.
36-)çocuksu saf bir ifade ve gozlerinde zeka pırıltısı varsa tadından yenmez valla.
37-)sevgilisi birşeyleri heyecanlı ve seri bir şekilde anlatırken, onun sözünü kesmeden, gözlerinin derinliklerine taaa diplere hafif tebessüm ederek bakması.
38-)hafif alkollüyken sizi kendine çekip gözlerinize sevgi dolu bakışlar atıp derin bir nefes alıp bu kokuyu seviyorum özlüyorum demesi... sevdiğini belli etmesi, şefkatiyle sarıp sarmalayıp yüreğinizi huzurla doldurması....
39-)ince düşünce, sükunet, panik anlarında dahi gülümseyebilmek, yaptığınız hatalarla tepenize çıkmadan gel beraber düzeltelim demek...özetle kafası rahat olmak, huzur saçmak.

40-)Edward* olması..


PS : canlarım??
bu çarşamba gününün benim bilmediğim bi önemi filan mı var?
okulların kapanması vs gibi bi şey olmadığına göre,
bu çarşambanın ne hikmeti var ki Twilight'ı çarşamba çarşamba gösterime sokuolar?
Edward hastası zengin bebeler, filmi seyretmek isteyen "çalışan takımıyla" karşılaşmasın,
rahat klimalı salonlar sıkış sıkış olmadan boş koltuklar eşliğinde filmini ferah ferah izlesin diye mi?
bunun için mi "normal" insanların gündüz saatlerinde vakit ayıramayacağı bi güne ilk gösterimini koydunuz?
bilgilenmek isterim..







15.06.2010

beynime yapılan işkence ve Sibel Arna'ya inciler..


***şimdi arkadaşlar.
devlet nedir?
TDK bu konuda ne demiştir?
"toprak bütünlüğüne bağlı olarak,
siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık"
evet devlet,
insanlar bu dünyada serbestçe yuvarlanıp dolaşan taşlar gibi hürken,
kendi kendilerine düşünüp gerekliliğine kanaat getirdikleri,
bir takım hadiselerin bir üst perdeden yönetilmesine,
ayarlamaların, görevlendirmelerin ve paylaşımın bla bla yapılmasına "yukarıdan" yardımcı olması için,
bir milletin kendini hakim saydığı topraklar üzerinde kurdukları siyasi bir örgüt,
bir tüzel varlık kısaca.
peki teknoloji ne?
"insanın maddi çevresini denetlemek ve değiştirmek amacıyla geliştirdiği araç gereçlerle bunlara ilişkin bilgilerin tümü."
yani bunu da tıpkı devlet gibi insanlar aslında kendi kendine "icat" ediyor.
yoktan var ediyor.
hayatını kolaylaştırsın, denetleme ve değiştirme işine yardımcı olsun diye.

madem biz hem devlete hem de teknolojiye sahip insaoğullarıyız,
o halde, lütfen:
devlet bu vuvuzelaya hemen bi şeyler yapsın!
çok çabuk ama, rica ediyoruz.
(ve biri bana açıklasın neden 21. yüzyılda bu işkenceyi çekmek zorundayız?!)

devlet yapamıyorsa da teknolojiyi üreten ve yönlendiren insanlar,
"vuvuzelanın ses frekansını ölçtük ve bundan etkilenmemenizi sağlayacak kulaklık vb geliştirdik,
alın Dünya Kupası bitmeden tepe tepe kullanın"
desin!
binlerce yıllık insani gelişimin bizi getirdiği nokta vuvuzela sesine mahkumiyet değildir, olamaz, olmamalı.

zaten 4 yılda bir yapılan,
bizim de 48 yılda bir filan zar-zor katıldığımız
-katılınca da en az 3. oluruz ama bak!-
güzzzzelimmm Dünya Kupası' nı izleme zevkini mahveden bu aygıtı -evet aygıt-,
"geleneksel çalgı işte ne yapalım, ehümehü kem küm" zırvalarıyla yasakla(ya)mayan FIFA'ya da selam olsun.
geleneksel olan her şeyi,
-en basitinden bir desibel sınırı dahi gözetmeksizin-
spor müsabakalarında kullanmak ne zamandan beri farz oldu?
bunu düşünenleri Olimpiyat Stadı'nda düzenlenecek,
binlerce kişinin aynı anda kemençe-saz-davul-zurna çaldığı bir etkinlikte görmek isteriz.
(bu arada bu enstrümanları vuvuzela gibi bir nesneyle aynı kefeye koyduğum zannedilmesin,
geleneksel olana övgünün varabileceği noktanın anlaşılabilmesi açısından,
şahane enstrümanların bile yüksek desibelde aynı anda aynı ortamda çalındığında kakafoniye neden olabileceğini anlamaları için bu örneği verdim)

ayrıca Dünya Kupası adı üzerinde dünyanın farklı kültürleriyle tanışmanın da zemini olmuştur tarihi süresince.
ben bir Hollandalı'nın da,
İngiliz'in de, İtalyan'ın da kendi renklerini,
kendine has tezahüratlarını ve showlarını görmek istiyorum tribünlerde.
ama illa her maç, kesintisiz, gol da olsa faul de olsa asla değişmeyen tek düze sinek vızıltısı!
en azından bu "gösteriyi" yalnızca Afrika ülkelerinin maçlarında yapabilecekleri şekilde sınırlandırılmalılar.
aksi takdirde yeni yetişen nesli Dünya Kupası ruhundan ve dahi futboldan soğutacaklar!

***Sibel Arna denen bir şahıs varmış.
açık söyleyeyim ben kendisini tanımaz-etmezdim.
maalesef hakkında patlayan bir polemik dolayısıyla bugün bir yazısını okuma şanssızlığına eriştim.
aslında burada kendİsinden bahsederek ona çok arzu ettiği primi de vermek istemezdim,
ama zaten artık meşhur oldu bir kere.
neyse bu şahsın Hürriyet'te bir "köşeciği" varmış.
işte o köşeciğinde:
"çocuğum-çocuk doğurdum ben-yemek filan da yiyo çok değişik-bugün ağladı inanılmaz bir çocuğum var benim-su bile içio,über çocuğum" minvalinde yazılar yazar,
kendi halinde yuvarlanır gidermiş.
bir gün bu köşeciye bi arkadaşı mı doktoru mu ne demiş ki -sinirimden unutum-
istersen çocuğunla da tekneye binebilirsin,
tatilini beraber geçirebilirsin.
bu da atlamış hemmmmen bilmem kaç metrelik 8 kameralı (evet kamera yazmış) teknesine,
keyifli mi pahalı bir mavi yolculuğa koyulmuş.
ama tabi yanına almak için can attığı yavrusuna kendisi bakacak değil ya -haşa!-
parya kabilinden gördüğü dadıyı da,
lütfedip tatile götürüvermiş.

ah! ama o mu tatil yapmş dadı mı tatil yapmış belli değilmiş.
o her saniyesinin tıkır tıkır parasını saydığı dadı,
yüzme filan bilmediği halde denize girmelere mi özenmemiş,
çocuğu teknenin içinde annesinin peşinde mi gezdirmemiş!
sennnnnn parası ödenmiş dadı,
sennnn çocuğu yeterince eğlendirebilseydin,
o çocuk annesine ihtiyaç duymayacaktı.
annesi de istediği gibi güneşlenebilecek, tatilini bozmayacaktı.

senin orada bulunma sebebin 7/24 Sibel Hn.'ın festivaline kol kanat germekken,
nasıl 0,14 saniye işine mola verip, manzaraya bakarak:
"ahh keşke kocam, çocuklarım da burada olsaydı" diye iç geçirirsin.
Sibel Hn. lütfedip seni Göcek'lere, Rodos'lara, Simi'lere götürmese sen oraları hiç görebilir miydin?
bak hemen fakir aklın başından uçtu.
çocuğa günde 1 yumurta yerine 1,01 yumurta yedirdin.
ve çocuğun fiziksel gelişimi tamamen bozuldu.
( üstelik ruhsal gelişimini olumsuz etkileyecek davranışlar çevresinde mevcutken.)

bir de teknedeki diğer çocuğun dadısı ekürinle beraber hiç utanmadan normal insanlar gibi yeni gördüğün bir yeri fotoğraflamaya kalkıyorsun.
sabırtaşı Sibel Hn.'ın sana "paçoozzzzz" diye bağırıp suratına bir tokat ekleştirmemesi bence asaletindendir!
(bkz.şahika koçarslanlı)
kendisi sadece tatil imkanlarından yararlanmak isteyen dadıların kafasını dalış tüpü olmadan suya gömmek istiyor o kadar!
Allahım bu ne yüce gönüllülük,
bu ne muteşem bir "patronluk" yarabbi.

şimdi Sibel Hanımcığım,
(-cığım diyorum ama?)
benim annem de çalışan bir anneydi,
benim de bir kaç tane dadım oldu,
inanmazsın herrr saniyelerinin parasını kuruş kuruş verdiğimiz halde,
onları istediğimiz gibi aşağılayamıyorduk, biliyor musun?
benim annemle babam bir tuhaflar.
bize sürekli
"bakın evimizde çalışan insanlara saygıyla yaklaşacaksınız,
biz evde yokken onları kesinlikle üzmeyecek, sözlerini dinleyeceksiniz.
işlerini zorlaştırmayacaksınız.
en ufak bir şekilde onlarla dalga geçtiğinizi görürsek fena ceza alırsınız"
derlerdi.
ne saçma di mi?
halbuki parasını vermiştik.
neyse hatırlamak istemediğim kötü günlerdi.
yazını okuyup bir yerlerde bu insanlara hak ettikleri gibi davranan birilerinin olduğunu görünce yüreğim serinledi.
öperim.




5.06.2010

yasak aşk destanı..


pek sevgili okuyucularım,
gündemin boğazımızı deli gibi sıktığı,
yüzümüzü televizyon tarafına ne zaman çevirsek gözlerimizden sicim gibi yaşların döküldüğü,
zorlu mu pis,
insanlıkdışı mı iğrenç bi hafta geçirdik.
dolayısıyla ben o konulara en azından bu yazıda girmek istemiyorum.

sizlere bir günlüğüne de olsa hafif,
uçucu bi şeylerden bahsetmek istiyorum.

bu güne kadar yazmayayım, yazmayayım dedim.
bu ışıltıya,
bu pırıltıya sessiz kalayım dedim ama olmadı ey hayatgibi.blogspot.com severler!
olamadı.
sonunda bu ıssız yürek de bu güzelliğe kayıtsız kalamadı.
biricik dizimiz Kurtlar Vadisi'ni bile izlenme oranında gerilerde bırakan,
eşsiz pırlantamız Aşk-ı Memnu bu sayfalarda da yerini almalıydı!

ben ki 24'ten, Lost'tan, Fringe'den ve türevlerinden başka dizi izlemezdim.
fakat her cuma yediğim öğle yemeğinde,
bir gece önce yayınlanan Aşk-ı Memnu bölümüyle ilgili çevrilen muhabbetleri anlayamamam yüzünden
lokmalarımın boğazıma inci inci dizilmesi,
beni bu diziyle tanışma sürecine itti.

geçen sene bu zamanlardı,
Aşk-ı Memnu'nun merakla beklenen sezon finali yayınlanacaktı.
gündüz saatlerinden başlayan bir tedirginlik,
bir heyecan dalgası milletimize ağır ağır yayılmaktaydı.

akşam saati geldi çattı.
ve bu gözler buluştu sonunda her hafta her hafta dedikodusunu duymaktan bıktığı o diziyle.
aman Allahım o da neydi?
biz çocukken annelerimizin seyrettiği,
bizim de tek kanal-tek TV geleneğinden dolayı göz ucumuzla şahit olup psikolojimizi bozduğumuz,
görkemli-büyük dramların kraliçesi Brezilya dizileri geri gelmişti.
o nasıl büyük büyük kıyafetler,
kocaman saçlar,
kolyeler,
küpeler,
kahvaltıya bile parti kılığında inmeler.
o nasıl entrika-şehvet-intikam üçgeninde, yemek masalarında dakikalarca göz süzmeler!
gösteriş ihtişam gırla!
şöyle düşünün dizinin zengin kızı ÖSS sınavına bile denize nazır bir sınıfta girmiş.
( diğer insan müsveddeleri gibi sanayi siteleri arasına karışmış,
is kokulu minicik sıralı okullarda girecek değildi ya )

fakat,
istediği takdirde dünyanın herhangi bir yerindeki bir okulda rahatlıkla okuyabilecek,
okumasa da babasının milyonları-milyarları-trilyonları sayesinde istediği an istediği işi kurabilecek ultra zengin hanım kızımız,
sınav stresinden bayılmış!
(sanki sınavı kazanamazsa yazın konfeksiyona işçi olarak gönderilecek,
asgari ücretin dahi altında sigortasız çalıştıracaklar kızı. neyss )


ama sonuçta pek tabiyyki kızımızın sınav salonuna geri dönmesine izin vermemişler,
çünkü - lütfen rica ederim buraya tikkat- adnan ziyagil'in kızı da herkesle eşit şartlara sahiptir,
bayılarak çıktığı sınav salonuna,
"hayır ayıldım ben, devam edeceğim sınavıma" diye böhür böhür ağladıysa da,
kesinlikle geri döndürülmemiştir.
(eşitlik denen bir şey var çünkü değil mi yani lütfen. )

neyse o zamanlar dizinin her derde deva karakteri Behlül'e bu ağlak kızı oyalama görevini vermişlerdi.
(tabii ki bir psikoloğun da yardımıyla,
because Nihal'in psikolojisi ÖSS'ye giremedi diye yerlerdeydi )

Behlül çok istemese de,
über lüx yaşamının biricik kaynağı amcasının isteğini bittabi geri çevirecek değildi.
o yüzden kah Nihal'i arabasıyla gezmelere götürmekte,
kah geceleri dışarı çıkartıp eğlendirmekteydi.
bir taraftan da beyni,
bir kaç kez öpüşüp koklaştığı,
ama bir türlü halvet olamadığı yengesiyle nasıl birleşeceğinin derdindeydi.

fettan yenge Bihter ise taaa o günlerden bu Nihal'in Behlül'ün devamlı etrafında gezmesinin tekin olmadığını sezmişti.
ve bölüm sonunda,
bir gece ansızın,
eliyle bahçeye henüz giriş yapmış olan Behlül'e "gel gel" işareti yaparak,
ara sıra arkasına dönüp çapkın bakış atmak suretiyle,
Ziyagil Korusu boyunca şeffaf beyaz elbisesiyle koşturarak,
masum minik Behlül'ü serada(!) sıkıştırmayı başardı.

bunlar nihayet muratlarına erdiler.
ondan sonra bütün yaz dizi geyikleri bu sahneyle çalkalandı da çalkalandı.
vay efendim böyle sahne çekilir miymiş,
çekilse bile o saatte yayınlanır mıymış,
bunlar ancak şifreli kanallara layıkmış,
bunlar işte öyle düşük öyle bayağı işlermiş!
Aileden sorumlu bakanımız,
eşcinselleri zavallı hasta insanlar olarak gören Sn.Kavaf bile olaya el attı da,
şimdi tam hatırlamıyorum,
dizilerin şifreli yayınlanması için kanun teklifi mi ne sundu.
( öyle sıradan bir dizi değil yani Aşk-ı Memnu,
bakan düzeyinde dikkate alınıyor. )

bendenizin naçizane fikri ise aslında sahnenin gayet de acemice çekilmiş,
gayet de kapalı ve geçiştirilmiş bir sahne olduğu önündeydi!
hadi hiç kalkıp sinemaya gitmiyorsunuz,
hiç Amerikan dizilerindeki uzuunnnn uzunnnn french kisslerle başlayıp neredeyse soft pornoya yakınsayan sahneleri de görmediniz diyelim,
ulan yıllarca ana-baba-çoluk çocuk beraber izlediğimiz Yalan Rüzgarı/Cesur ve Güzel bile bundan daha erotikti be!

neyse böylece bulaşmış oluk biz de bu merete.
(bkz.biz batının ahlaksızlığını aldık )
yeni sezon geldi çattı.
ara sıra aklıma geldikçe diziyi açıp takip ettim.
yavaş yavaş damarlarıma zerk ettiğim bu zehir,
hücre çeperlerine yerleşmeye başladı.

ve sonunda Aşk-ı Memnu seyretmenin raconunu öğrendim.
şimdi diziyi seyretme ritüeli şöyle seyrediyordu:
eve geldiğimde zaten özet kısmı bitmiş oluyordu.
televizyonu açtığım andan itibaren dizi hayatımızın arka fonunda akmaya başlıyordu.
bu arada mesela üzerimi değişmeye başka odalara filan gidebiliyordum.
içeriden hafifçe duyulan ses,
zaten fazla diyaloğun olmadığı diziyi takip etmek için yeterli oluyordu.
sonra mutfağa geçip yemek hazırlamak,
sofrayı toplamak,
beraberce yemek yiyerek günün kritiğini yapmak,
mutfağı temizlemek gibi eylemler sırasında bir taraftan da diziyi takip edebiliyordum.
bu yıllardır arayıp da bulamadığım bir şeydi.
TV'nin önünden gelip geçtikçe gözüme iliştirdiklerimi,
bir de dizinin son 15-20 dk.sını seyrettikten sonda,
o bölümle ilgili geyiklere ne zaman kulak kabartsam hiçbir şey kaçırmadığımı fark ediyordum.
misss gibi boğaz manzaraları,
güzel güzel insanlar,
über arabalar,
gaz verici damar müzikler de bonusu oluyordu.

böyle böyle bugünlere geldim.
şunu söylemeliyim ki ben:
1-)Behlül kadar sabırlı bir erkek
2-)Nihal kadar da nefret edilmeye layık bi kız görmedim.

hani bir insan büyük bir suç işler,
ancak ona öyle bir ceza verilir ki,
yoooo dostum bu kadarı da fazla diyecek duruma gelirsiniz.
bu durum tam da öyledir.

evet Behlül çok büyük pisliğin tekidir,
cibilliyetsizin önde gidenidir,
uçkuruna sahip olmak yerine gül gibi amcasını üzmeyi seçmiştir,
onun dünyasını başına yıkacak çok çok çok kötü haltlar yemiştir.
ama yine de Allah kimseyi Nihal'le ıslah etmesindir!
Tanrım bu nasıl bir salaklık,
bu nasıl bir ben süper bi insanım deliliği,
bu nasıl bir "Behlül benim, ona yapıştım, bırakmam" buldumcukluğu,
bu nasıl bir her yaptığını millete bağıra çağıra duyurma isteğidir?!

örn.
Behlül kendisine çalışma odasında ayak üstü öylesine evlenme teklif etmiştir.
"paçavra mıyım ben be?" diyip Behlül'ü bu ayılığından dolayı pişman edeceğine,
hem sevinçten gözyaşlarına boğulur,
hem de kapıdan çıkar çıkmaz yüzüğünü milletin gözüne doğru sallamaya başlayarak:

-babaaaaaaa, bak nişanlandık, ayhh o kadar mutluyum kiiiii, der.

diğer bazı incileri şöyledir:
-(kendisinin eğitimi için evde olan matmazele) ayyyy Behlül beni hiç ağzımdan öpmüo bilio musuaaaannn?
neden sence neden he nedennnn. geçen gün piyano başında ben öptüm onuğğğ.. ama o hemen başka tarafa baktığğğğ.. nedennn..
-(kendisine uzaktan aşık olan Beşir'e) biiissss aşkımla çokkk güselll ev aldık bilio musuannn??? yalıııı... sana da oda yaptırıyorum orda haberin olsun. artık bizim koklaşmalarımızı filan daha yakından takip edip rahat rahat kanser olabiliceksiiiaannn..
-(Bihter'e yani pek de samimi olmadığı üveeyyy annesine): Behlül'le teknede birlikte olduk bilio musuaaann? çokkkk güsellldii... yüzümden anlaşılıoooo mudur? ( nası yani???????????????!??! )


işte Allah Behlül'ün başına böyle bir bela musallat etmiştir.
Behlül daha yatakta gözünü açar açmaz başucuna damlar bu:
-Behlül'ün nereyeaa?
-banyoya canım..
-duş mu alacaksınnnn
-hı hı ( gitmeye çalışır )
-dur! çişini de yapacak mısın?
-kim bilir belki.
-büyüğün(!) ne durumda bu aralar? bi yumuşama filan varsa ellerimle doktora götüreyim.
-hmsf? yok canım geçeyim ben.. (ilerlemek ister)
-Behlül seni çok seviyorum.
-tamam canım.
-Behlüüüüllll
-evet?
-tuvaletten çıkınca hemen yanıma gel sana bi şey göstericem.
-ok.
-gelinliğim, düğün mekanımız, balayımız, binlerce detay, bunları konuşucaz hep!
-olur.
-sakın fazla oyalanma tuvalette.
-tabi.
-sana tapıyorum.
-sağol.

böyle bir ilişki düşünebiliyor musunuz?
oluyor wallahi oluyor,
hem de bu asırda,
Ziyagil Yalısı'nda!
dolayısıyla Nihal'e her baktığımda içimi Behlül'e karşı bir acıma kaplıyor.

neyse ki Nihal'in kendisinden bir kademe daha salak olan babası Ednan,
bunları mutlu etmek uğruna tonlarca para saçıyor da,
adam bu peygamber sabrını bozmuyor.

mesela dün Behlül'ümüzün doğumgünüydü.
kendisine ne hediye alındı dersiniz?
yüzen saray ebatlarında bir tekne!
artık ona yat mı dersiniz,
gemicik mi dersiniz orası sizin terchiniz.

fakat seyredenler için söylüyorum,
tekneye giderken arka arkaya senkronize şekilde binip kullandıkları ultra lüx arabalarıyla,
sonra da tekneyi görünce "hadi beraber coşalım" tarzındaki yapmacık konuşmalarıyla,
abuk sabuk hoplayıp zıplayan çakma zengin gençlik,
tam anlamıyla 90'lı yıllardaki Emrah filmlerinin kötü kalpli pis zengin güruhunu çağrıştırmıyor muydu?
(hayır tabii ki o filmleri katiyen izlemedim
ama ATV bir dönem o kadar çok yayınladı ki bu filmleri,
arada bir kaç sahneyi görmüş olabilirim. )

tekne sahnelerinden tam bir "yasak sokaklar" tadı alınıyordu yahu.

bu arada bütün pis işleri avukatlar aracılığıyla şoförlere yaptırma olayınız nedir sizin kuzum?
sanki bütün avukatlar,
duruşmalardaki vazifelerinin yanında,
karşı tarafın evlerine filan gizlice adam sokan,
ona buna el altından para götürüp patronlarının istediğini yaptıran tipler.
tövbe tövbe.
hele şoförler tam zan altında.
eğer bir zengine zarar vermenin yolunu arıyorsan,
git direkt şoförüne biraz para ver,
ondan sonra ister hizmetçi eskisi Rusla evlendirirsin,
ister hapse tıktırırsın.
her yol var sanki bu şoförlerde, tey Allahım..
hayır, korkumuzdan bundan sonra ağız tadıyla şoför de tutamayacağız :)

aslında sizlere Firdevsin dillere destan fettanlığından,
ya da bu dizinin hayatlarımıza kattığı "tron tron öksürmek" lafından bahsedecektim ama zamanım kalmadı.
bir başka Aşk-ı Memnu yazısında görüşmek üzere der,
gözlerinizden öperim sevgili okuyucu!




26.05.2010

20 günlük fırtına..



evet bir süredir yazamıyorum
ama gündemin hızına yetişmek zaten pek mümkün değil,
sen de kabul et ey okuyucu!

şu an yaşamış-atlatmış bulunduklarımız,
bundan 20 gün önce hanginizin aklındaydı?
eminim uydurmaya kalksak, hiçbirimiz bu kadarını tutturamazdı.

perde ilk açıldığında günlerden 5 Mayıs Çarşamba'ydı.
Türkiye Kupası final maçı oynanacaktı.
Fenerbahçe 2 kulvarda birden 4(dört)nala koşmaktaydı.
sabah saatlerinden itibaren işyerindeki FB'li arkadaşların,
" yapıcaz, koyucaz, 2'de 2, siz de onu bunu şunu alırsınız şeklindeki" düzeyli sataşmaları devam etmekteydi.
yalnız Fenerbahçe'nin 27 yıllık aradan sonra,
belki de kupayla kucaklaşacağı tarihi maç,
yüksek zekanın ürünü olarak,
gündüz saatlerinde oynanmaktaydı!

çünkü bir takım yetkililer(!) maçı Urfa'da oynayacağız diye tutturmuşlardı.
bunda tabii garip bir şey yok,
zaten Türkiye Kupası' nın en güzel yanı tüm Türkiye'yi kucaklıyor olması.
ancak koskoca bir final maçının oynanacağı stadın ışıklandırması çalışmamaktaydı.
ve bu konu zamanında ele alınmamış,
düzeltilmesi için en ufak bir çalışma yapılmamıştı.
bu nedenle,
büyük çoğunluğun çalıştığı çarşamba gününe denk gelen maç,
çaresiz öğleden sonra oynanacaktı.
-zaten akşam ezanından sonra top oynanmaz diye öğretmedi mi annelerimiz?-
( hayır madem ışıklandırma sorununuz var,
maçı uygun bir haftasonunda oynatsaydınız,
hatta ligin bitiminden sonraya bırakılabilirdi bu final diyeceğim ama neyse.)

ofiste TV seyredilmesine müsade eden bir şirket politikamız olmadığından,
herkes maçı kaçak yollarla takip etmeye çalışıyordu.
kimi cep telefonlarının radyolarından,
kimi internet üzerinden,
kimi de eşinden-dostundan gelen mesajlardan bölük börçük de olsa maça dair bilgiler alıyordu.
önce Fenerbahçe öne geçiyor,
sonra Trabzonspor 1 gol atarak durumu beraberliğe taşıyordu.
ardından 2. daha sonra da 3. Trabzonspor golü geliyor,
Karadenizliler belki de 1996'da şampiyonluğu son maçta ellerinden alan Fenerbahçe'den intikam alıyordu.
tabii ofis çapında FB'li olmayanlar arasında ufak tefek kızdırmalar,
Türkiye Kupası'nı son gören FBliler esprileri filan dönüyordu.
ama,
"daha şampiyonluk iddiaları var olm, çok da üstlerine gitmeyelim" sesleri,
küçük dalgacı gülüşmeleri bastırıyordu.



FBliler ise,
"biz lige kilitlendik zaten, kupa mı? fıs! kupa Trabzon'un şampiyonluk bizim" diyorlardı.
zira şampiyonluk için çok önem arz edeceği tahmin edilen ligdeki son maçlarını da Trabzonspor ile oynayacaklardı.
Trabzonspor bir intikamı 2 kere alacak değildi ya?
elbet Türkiye Kupaları'na sarılıp,
büyük bir yetinme duygusu yaşayacak,
lig maçına fazla asılmayacaklardı.

aradan 2 gün geçmişti.
27 yıl oldu 28 yıl oldu esprilerinin sürüp gittiği geyik internet sitelerinde,
birden konu ışık hızıyla değişti.
habervaktim adlı sitede,
yılların kurt siyasetçisi
ve koltuğuna bir(1) çeşit zamkla bağlı olan Baykal'ın "seks kaçamağı" videosu yayınlamıştı!
işte bu bu bu inanılmazdı!
hem de o kadar yönden inanılmazdı ki!
1-) kasetteki adam gerçekten o muydu?
2-) kasetteki kadın gerçekten bir başka milletvekili olan Baytok muydu?
3-) kasetteki diğer adam gerçekten eşini milletvekili yapma pazarlığına oturmuş muydu?
4-) Baykal gibi koltuğunu kaybetmemek için ilelebet muhalefette kalmayı bile göze almış biri,
uçkur sevdasına böyle bir riski nasıl göze almıştı, "imaj herşeydir" gerçeğini bilmiyor muydu?
5-) ortada gerçekten böyle bir kaçamak varsa bile, bu aldatılan taraflar dışında birilerini gerçekten ilgilendiriyor muydu?
6-) özel hayata bu ne kadar büyük, ne kadar acımasız bir saldırıydı? isteyen istediği zaman hepimizin en mahrem görüntülerine ulaşacak, gerekirse bunları aleyhimizde kullanacak mıydı? artık böyle bir dünyada mı yaşayacaktık?
7-)kurultay öncesi böyle bir kasedin ortaya sürülmesi kimlerin işine yarıyordu?
8-)habervaktim gibi muhafazakarlığıyla öne çıkan bir platform, bu görüntüleri hiç sansürsüz -meme-bacak-popo görüntüleri dahil- nasıl yayınlayabiliyordu?

tüm bu sorular kafamda dönüp dururken,
bir yanım da,
"işin aslı ne olursa olsun lütfen Baykal artık gitsin" diye sayıklamaktan geri durmuyordu.
dakikalar, hatta günler geçiyor,
Baykal'dan hiçbir açıklama gelmiyordu.
bu da bir nevi "olay"ın gerçek olduğunu doğruluyordu.
köşe yazarlarının bir kısmı,
"Baykal'la konuştum,ama özel hayatının ifşa edilmesinden dolayı çok kırgın, ama aldatma doğru galiba" minvalinde yazılar yumurtluyordu.

ve sonunda Baykal'ın istifa ettiği haberi fani kulaklarımıza çalınıyordu.
evet bunu da görüyorduk!
ömrümüzün görmeye vefa etmeyeceğini sandığımız o gün, işte gelmişti.
Baykal artık CHP'nin başında değildi.
yerinden edilmesi çok adice, alçakça bir tezgah sonunda olmuştu.
rakibinin karşısında %47 gibi bir oy oranıyla ezildiği gün gitmesi en doğrusuydu.
fakat en olmaması gereken şekilde de olsa,
sonuçta su yolunu bulmuştu.

çünkü CHP seçmeni uzun zamandır içten içe kaynıyordu.
Baykal artık istenmiyor,
rejim elden gitmesinciler tarafından CHP'ye istemeye istemeye,
mecburen oy veriliyordu.
halkı kucaklayıp tabana inecek bir lider bulunmadığından,
1 yıllık süreçte başımızdan geçecek referanduma ve genel seçimlere,
AKP karşıtları cephesinde karamsarlıkla bakılıyordu.

diğer yandaysa büyük bir Kılıçdaroğlu sempatisi doğuyordu.
yolsuzlukları gündeme getirdiği dönemde filizlenen,
yerel seçimlerde Gürsel Tekin ittifakıyla daha da güçlenip kendini gösteren
ve o zamandan beri de derinden ama devamlı bir şekilde büyüyen Kılıçdaroğlu ilgisi,
seçmen ve parti tabanı arasında alenen dile getirilmese de sürüp gidiyordu.

dolayısıyla Baykal' ın istifasının ardından gözler Kılıçdaroğlu' na kilitlendi.
fakat kendisi ilk etapta aday olmayacağım dedi.
delegeler imza toplayacaklar ve baskı yoluyla Baykal'ı geri getireceklerdi.
referandum ve seçim sürecine yine eski tas eski hamam girildiğini gören halk,
bir de AKP tarafı muhtemelen tüm propagandalarında bu kaset olayını gündeme getireceği için,
umutsuzluk ve bıkkınlığa düşecek,
desteğini CHP'den iyiden iyiye çecekti.
benim gözümde artık CHP bir dahaki seçimlerde %10-11'i bile geçemeyecek bir partiydi.

siyasi konjonktür böyleyken,
16 mayıs 2010 tarihine gelindi.
gündem tekrar futbol haline gelmişti.
FB bu sefer şampiyonluk maçına çıkacaktı.
herşey önceden FB'nin kesinlikle şampiyon olacağı gerçeğine göre hazırlanmıştı.
Bağdat Caddesi özenle süslenmiş,
gündüz saatlerinde başlayan spor programlarında FB'nin unutulmaz maçları,
unutulmaz golleri vs bol bol kliplendirilmişti.
geriye kalan tek şey beklemekti.
21:45'te FB şampiyon ilan edilecek,
taraftara ise sevinip coşmak düşecekti.

yalnız olaylar, tam o şekilde gerçekleşmedi.
Bursaspor Beşiktaş karşısında evinde oynadığı maçı önde götürüyor,
ama FB Trabzon'u maalesef yenemiyordu.
evet maçta önce öne geçmiş,
ardından kalesinde gördüğü beraberlik golünden sonra,
tekrar öne geçebilmek için herşeyi denemişti.
hatta yasak olmasına rağmen bir ara stad hoparlörlerinden FB marşı bile çalınmıştı.
ama top bir türlü o 2 meşhum kale direğinin arasından geçmemiş,
Egemen-Giray ikilisi son dakikalara kadar direnmiş de direnmişti.

artık maçın son dakikaları oynanıyordu.
ve bir anda,
hayatınızda belki 1 kere görebileceğiniz bir şey oldu.

önce statta Beşiktaş'ın gol attığı ve beraberliği sağladığı şeklinde bir anons yapıldı.
bu durumda Bursaspor puan kaybediyor,
FB şampiyon oluyordu.
haberi duyan çok koyu FB'li eşim,
aklı başında her insanın yapacağı gibi önce haberi teyit etmek istedi,
Beşiktaş maçının olduğu kanalı açtı ve sadece:
-hmm yanlış anonsmuş, gol yok, diyip maçı izlemeye devam etti.
bu kadar!

biz stattakilerin de aynı basit eylemi yapıp,
haberi teyit edeceklerini zannederken,
gözlerimize inanamadığımız bir şey oldu.
FB maçı berabere bitti ve bu kez "Fenerbahçe Şampiyon" anonsu duyuldu.
işte o anda binlerce taraftar sevince boğuldu.
herkes bağırıyor, zıplıyor, birbirine sarılıyor,
bir grup taraftar da Bursaspor'un klasikleşmiş timsah yürüyüşünü kullanarak,
kendilerince son anda şampiyonluğu kaybeden(!) Bursa ile dalga geçiyorlardı.
futbolcular dahil,
herkes büyük şampiyonluk kutlamasına katılıyordu,
konfetiler uçuşuyor,
FB marşı gökyüzünde yankılanıyordu.
ancak o 55 bin kişinin bilmedi küçük(!) bir ayrıntı vardı:
FB şampiyon olamamıştı.
Bursaspor gerçek şampiyondu.
asıl onlar hak ederek,
gerçek şampiyonluk kutlamalarını kendi stadlarında yapıyorlardı.
onlarla birlikte Türkiye'nin büyük bir bölümü de Anadolu'dan bir şampiyon çıkmasına seviniyordu,
Şükrü Saraçoğlu'ndakiler dışında tüm Türkiye için o gün yaşanan bir futbol devrimiydi.

neden sonra(!) stattakiler de durumu fark edebildi.
ve az önce sevince boğulmuş olan taraftar birden galeyana geldi.
küfürler ettiler,
sağa sola saldırdılar,
hatta kendi statlarını yaktılar!
o geceyi Kadıköy için bir utanç gecesi haline getirdiler.

ertesi gün olup herkes işyerine geldiğinde,
artık FB ile gerçek anlamda dalga geçmenin zamanı gelmişti.
ama o da ne?
kendileri bile bu yaptıkları rezilliğe kızmışlar,
önce kendileri takımlarının düştüğü komik duruma gülüyorladı.
(en azından benim çevremdekiler böyleydi.)
çünkü maçı yayınlayan yabancı bir kanaldaki spiker bile,
FB taraftarını kast ederek:
" Tanrım, ilk defa rakibinin şampiyonluğuna bu kadar sevinen bir taraftar grubu görüyorum "
demişti.
FB ikinciliği kutluyordu.
uluslararası arenada bile olay dalga konusuydu!

Bursaspor'un şampiyonluğu gündeme öyle yerleşmişti ki,
sanki artık hiçbir haber,
bu konuyu haftalarca gündemden düşüremezdi.
tek bir haber dışında:
Kılıçdaroğlu'nun adaylığını açıklaması!

evet,
inanılmaz ama bu kutlu olay da aynı güne gelmişti.
17 Mayıs belki de Türkiye'nin büyük kısmının pazartesi sendromu yaşamadığı tek pazartesi olarak tarihe geçerken,
etrafta bir hafiflik,
bir mutluluk havası gezmekteydi.
tam da bu anda çok ağır,
çok acı bir haber geldi.
grizu patlaması olmuştu ve 30 işçimiz yerin 540 metre dibinde çaresizdi.
önce "belki yaşıyorlardır" umutları yeşerdi
ama sonra ailelerine kara haber geldi.
RTE: " ölüm bu işin kaderinde var " dedi,
diyebildi.
tabii ki Zonguldak'da büyük protestolarla karşılaştı ama o talihsiz sözleri de savunmaya devam etti.
( bu adamı neden benimsemedin diye soranlara bir kapak daha! )

bu arada CHP tarafında hummalı hazırlık devam etmekteydi.
1 hafta içinde önce il başkanlarından,
sonra da tüm parti tabanından beklenen destek geldi.
22 Mayıs Cumartesi günü Kılıçdaroğlu CHP'nin yeni genel başkanı oldu.
evet belki birdenbire tüm sorunlar çözülmeyecekti,
ama halktan ve medyadan gelen destek,
yeniliğin getirdiği iyimserlik havası içinde unutulmaz heyecanlı bir kurultay geçti.

aynı günün gecesi Inter Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu,
Morinho en büyük olduğunu dosta düşmana ilan etti.

24 Mayıs'ta ise 6 yıldır büyük heyecanlarla izlediğimiz fenomen dizi Lost,
büyük kısmımızı hüsrana uğratan aceleye getirilmiş bir finalle ekranlara veda etti.
belki tüm bölümlerini arşivleyip ileride çocuklarımıza seyrettirmek isteyeceğimiz dizimiz,
ağzımızda pas tadına benzer bir tatminsizlik yaratarak bitti gitti.

sonuç olarak,
baş döndürücü bir 20 gün yaşandı.
ne olursa olsun,
2010 yılının Mayıs ayı benim için unutulmayacak bir aydı.

18.04.2010

gençler! oturun yerinize!


canımdan aziz ziyaretçilerim,
bugün size "toplu taşıma araçlarında gençlerin büyüklerine yer vermemesi" sorunsalından hareketle,
gençliğimizin durumuyla ilgili çarpıcı tespitler yapacağım.
dikkatinize.


ailelerin ve bi-cümle büyüklerin kafasındaki "gençler" tanımlaması artık değişmeli bir zahmet sevgili okur.
kafalarında bir "olması gereken" genç kalıbı var ve
ona uymayan herhangi bir davranışla karşılaştıklarında verdikleri
"şimdiki nesil de 1 tuhaf oldu " şeklindeki tepkileri inanın artık çok itici oluyor.
sizin zamanınızdaki gençlikle şimdiki gençlik bir değil-olmuyor-olamıyor maalesef.

"biz gençliğimizde civa gibiydik" durumu ancak ve ancak size ait bir önerme olarak kalabilir.
siz gençliğinizde civa gibi olabilirsiniz,
ama şimdi ki gençlerin sizin gibi olma şansı sizler kadar yüksek olmayabilir.

çünkü her ne kadar yine o meşhur sizin muhteşem zamanlarınızdaki zorluklardan,
yokluklardan,
yine de kıt kanaat bulduklarınızla ne kadar mutlu olduğunuzdan bahsetseniz de,
20-30 yıl önce şimdiye oranla daha adil bir gelir dağılımı vardı.
yoksulluk varsa da , herkes yoksuldu.
bu ülkede o zamanlar "orta direk" denilen bir kesim yaşardı
ve bu ailelerin standartları aşağı yukarı aynıydı.
örneğin ben Çemberi'nde Gül Oya dizisini izlerken bile sürekli:
-aaa benim çocukluğumda bu çaydanlıktan bizde de vardı,
aa aynı bizim tencereler,
yuh artık aynı nevresim! demekten helak olmuştum.

evet çünkü o zamanlar Türkiye daha naif bir yerdi,
az çeşit vardı ama bunlara ulaşabildiğinde en azından çevrendeki geniş bir toplulukla eşitlenmiş,
aynı sosyal seviyeye yaklaşmış oluyordun.
çünkü maaşlı çalışan/memurlardan oluşan bir zümrenin alabileceği ev aşyası-araba vs çeşidi zaten sınırlıydı.
çok zenginler o zaman da vardı,
ama şimdiki kadar dünya nimetleri gözümüze sokulmazdı.
nüfus da şu ankine oranla çok daha azdı.

dolayısıyla ortalama bir okul bitiren bir insan,
ortaokul-lise mezunları dahil,
ülkenin nüfusunun büyük bölümünü oluşturan insanlardan uçurumlarla ayrılmış olmazdı.
çünkü asgari düzeyde de olsa geçinebileceği,
yani nefes alıp vermeye devam edebilecek kadar para kazanabileceği bir işe girme şansı vardı.
hele üniversite filan bitirdiysen ( bkz. fakülteye gitmek )
bayağı bayağı adam yerine konulurdun,
toplum içinde saygın yerin hazırdı.

şimdi ise üniversiteyi bitirmek+master yapmak,
hatta 2. bir üniversite bitirmek,
1, 2, 3 yabancı dil bilmek bile "hayatını kurtaracağının" garantisi değil.
eskiden bir evde karı-koca çalışılıyorsa,
hele de bu kişiler tahsilliyse,
onların diğer ailelerden biraz daha rahat yaşaması normal sayılırdı.
şimdi bırakın rahat yaşamayı,
ay sonuna kadar yiyecek harcamalarını+faturalarını 2 kişi çalışarak ödeyebiliyorsan "ooo iyi yaşıyorsun" diye karşılanıyorsun.
çünkü artık okumuş, çalışan, üstelik çocukları da olmayan 2 kişilik ailelerin bile kredi kartı vs kullanmadan ay sonunu getirmeleri hayal durumunu almış bulunmakta.
hele ki "evim olsun, arabam olsun" istekleri "yok artık sen de" şeklinde karşılanıyor.
üstelik "özenilecek şeyler" sizin zamanınızdakine göre 1000'e katlandı.
artık Türkiye'de 2 çeşit araba, 3 çeşit nevresim vs yok.
vahşi kapitalizmin etkisiyle artık herşey heryerde,
inanılmaz çeşit ve güzellikte.
ama ona ulaşabilmek zor mesele işte.

günümüz gençliği ya kıt kanaat geçinebileceği ama en azından hayatta kalacağı düzene geçiş yapabilmek için,
-günde 12 saat çalışıp 3 saatini yollarda geçirmeye ne kadar hayatta kalmak denirse -
ne olursa olsun kapağı bir üniversiteye atmanın zorunluluğunu üzerinde hissederek saatlerce okul-dershane-evde test çözme-aile baskısı noktaları arasında savruluyor,
ya da o uğrunda çok çalıştığı üniversiteyi bitirmiş,
kendini olabildiğince geliştirmiş,
sonuç olarak "maaşlı" bir işe girmiş,
şimdi de patron-müdür-müşteri-satıcı vs stresi altında ezilerek günlerini
"Allahım bitse de kurtulsam" bezginliği altında geçiriyor.

tabii hayalini kurmaya bile çekindiği gibi,
asla bir araba satın alamayacağı için,
alsa bile %90 ihtimalle benzin-vergi-otopark vs masraflar altında ezildiğinden,
yine işe gidip gelirken toplu taşımayı tercih edeceği için,
gün içinde belki de bi işle uğraşmadan kalabileceği tek zaman olan eve dönüş yolculuğu sırasında oturmak istiyor olabilir.

ayrıca unutmayın o "genç" sizin gibi hormonsuz gerçek yiyeceklerle beslenmedi.
GDO' suz bir domatesi belki hayatında görmedi.
içtiği herşeyin içine bilmem ne katkı maddesi katılmayan günlerden gelmedi.
her hafta sonu ve yaz dönemi kurs vs gibi bilimum aktiviteye "gönderildiğinden"
sizin gibi güneş altında kumlara basarak arkadaşlarıyla aylaklık edemedi,
güneş görmediğinden kemikleri zayıf,
arkadaşlarıyla sokakta oynamak ne demektir bilmediğinden de sosyal ilişkileri.
etrafında 14-15 yaşından itibaren kanser olmuş arkadaşları türedi.
merak ediyorum büyüklerimiz kendi gençliklerinde 30 yaş altı ölümcül hastalığı olan kaç kişiyle tanıştılar.
ama günümüz gençliği için artık bu olağan hale geldi.
genetiğiyle oynanmış yiyecekler,
sürekli etrafımızdan eksik olmayan radyasyon,
hava kirliliği ve 1 yaşından itibaren üzerimize yıkılan stresten dolayı,
fiziksel anlamda inanılmaz zayıf bünyeli ve yorgun bir gençlik yetişti.


ayrıca hala metro sistemini yaygınlaştıramamış bir ülkede,
insanların trafikte ve ayakta kalmak zorunda olduğu toplu taşıma sistemini de onlar yerleştirmedi.
sizin muhteşem zamanınız var ya,
işte o zamanlardan beri yürütülen siyaset ve yönetim anlayışı nedeniyle ülke bu halde.
siz her isteyenin üniversiteye girebileceği,
okuyanın da okumayanın da en azından hayatta kalabileceği kadar parayı kazanacağı bir işi rahatlıkla bulabileceği,
gençlerin bu sayede çocukluklarını ve gençliklerini baskı altında olmadan gerçek anlamda yaşayabilecekleri,
parkları-yaşam alanlarıyla insanın ciğerlerini besleyen,
tüketim çılgınlığının pompalanmadığı bir ülke yaratıp gençlerinize emanet edebilseydiniz
ve o ülkede hasbelkader bir yaşlı otobüste ayakta kalsaydı da gençler yer vermeseydi,
o zaman sitem edebilirdiniz.

ama yönetmeyi becerememe durumunuzdan dolayı geri dönülmez çıkmazlara soktuğunuz karmakarışık bir ülkede,
hepimizi 2 yaşından beri okuldan kursa, kurstan derse, oradan eve test çözmeye koştunuz.
apartmanların minicik odalarına mahkum ettiniz.
sonra da çok istediğiniz okulların sizin seçip zorla yolladığınız bölümlerini bitirdiğimizdede,
yine minicik havasız ofislerde işten çıkartılma korkusuyla günde 10-15 saat stres içinde ve bilgisayar-telefon vs radyasyonu altında çalışmaya mahkum ettiniz.
dolayısıyla "gençlerden" dinç kalıp bir de size eve dönüş yolunda otobüste 2 saat ayakta kalmayı göze alarak yer vermelerini bekleyemezsiniz.

ya da pardon, çok beklersiniz.

PS: en azından "sizin zamanınızda" magandalığı yok edebilseydiniz de,
her şeye rağmen içimden gelip birilerine yer vermek istediğimde,
ayağa kalkarsam tacize uğrarım korkusuyla yerime mıhlanıp kalmasaydım.



14.04.2010

mini mini..


*** günümüzde, evet 2000'li yılların Türkiye'sinde, hala Demokles'in Kılıcı'nı " Demokrasinin Kılıcı " olarak bilip söyleyenler var.. hay " askeri ücretle " çalışın inşallah..

*** herkesin söylediği yetmedi, bir kere de ben söylesem iyi olacak sanki, Zaytung çok iyi, çok güzel, iyi, süper, über.. girin, görün, eğlenin..

*** " psikolog yaklaşımı " denen naneye hala kanıyorum,
hala tav oluyorum ya kendime de hastayım..
ne zaman bi psikologla tanışsam ( hasta-doktor ilişkisi içinde değil tabi, o kısmet olmadı daha, benim dediğim seminerdi şirket içi eğitimdi vs bahanesiyle tanıştığımda ) içimden diyorum ki:
-yaptıklarına kanmayacağım!
bilyorum bu adam/kadın sonuçta insan psikolojisi üstadı olduğu için,
beni zayıf yerimden vuracak,
vücut diliydi, tonlamaydı, bunlarla ilgili hilelerin cem-i cümlesini kullanacak,
ben daha ne olduğunu anlamadan almak istediği tüm lafları ağzımdan alacak,
bir de gittiği zaman arkasında " en iyi arkadaşınızım " rüzgarı bırakacak.
ama yine kanıyorum, yine kanıyorum.
yahu bunlar sandviç yöntemi dediğimiz yöntemi uyguluyor aleni biçimde.
yine atlıyorum, yine atlıyorum.

***psikolojiye yeni girenler için sandviç yöntemi:
karşındaki kişinin hoşlanmadığın bir davranışı var diyelim.
mesela kötü araba kullanıyor.
direkt olarak ona:
-araba kullanırken çok dikkatsizsin, olmaz, yanındayken benim de hayatımı riske atıyorsun,
demiyoruz,
çünkü dersek o kişiyi baştan keybediyoruz.
bunun yerine ne yapıyoruz?
karşımızdakinin kişiliğini ve davranışını birbirinden ayırıp,
kişiliğini överken sadece davranışını eleştirerek,
bu eleştriyi de 2 övgü cümlesi arasına sıkıştırırarak iletişimde başarılı oluyoruz. (yersen!)

bu arada sandviçimizin üst ve alt dilimini oluşturan 2 övgü cümlesi arasına sıkıştıracağımız eleştirimizi asla " ama " ile bağlamıyoruz!
hep " ve " bağlacını kullanıyoruz.
çünkü " ama " bağlacından önce ne kadar övgü dolu cümle sıralarsak sıralayalım " ama " dediğimiz anda,
karşımızdakinde bu söylediklerimizin " hikaye " olduğu intibaını uyandırıyoruz.
karşımızdakinin savunma mekanizması harekete geçiyor,
şimdi eleştrileceğim, gardımı alayım moduna geçiyor.
" ve " bağlacı ise savunma mekanizmasını tetiklemiyor.

o zaman derdimizi nasıl anlatıyoruz:
-senin sevdiği insanları ne kadar koruyup gözeten biri olduğunu biliyorum,
seni çok takdir ediyorum ve araba kullanırken de aynı özeni göstermen gerektiğine inanıyorum. böylece senin ne kadar duyarlı bir insan olduğunu yanında seyahat ederken de hissetmeye devam edeceğim.
benzeri bir cümle kuruyoruz.
tamam örnek biraz tırt oldu ama anladınız siz,
1 yıkama yağlama + 1 tokat + 1 yıkama yağlama kalıbıyla tüm dertlerimizden kurtuluyoruz.

işte ben karşıma çıkan psikolog/yaşam koçu/psikolojik danışman vb vb sıfatlı mutantların,
attıkları bu oltalara genelde takılıyorum.

takılıyorsun da oluyor?
ilerde " başına bir şey gelme " olaslığı artıyor.
örneğin çalıştığınız firma,
motivasyon amaçlı olduğunu iddia ederek ofise geçici bir danışman getiriyor.
danışman da dakika 1 gol 1 sandviçi elinize tutuşturuveriyor:

-ne güzel küpelerin var, eminim bana şirket içinde eksik gördüğün şeyleri anlatacaksın ve biz de bunları beraber düzelteceğiz, böyle güzel ayakkabılar giymiş ve böyle muhteşem gülen genç bir kadından reformist(!) hareketler beklenir çünkü
-maaşlar az, izinler yok, çalışma çok.
-peki şekerim iyi günler. bugün aynaya bakarken kendine gülümsemeyi, sevdiklerine kocaman sarılmayı ve çiçeğe böceğe sevinmeyi sakın ihmal etme. kendine iyi davranmaya bak, baaayyy...

sonra ne mi oluyor?
onun şirket için motivasyon çalışması adı altında parasını alıp başka firmalara yelken açması,
sizinse yumurtladıklarınız yüzünden şirket tarafından kapının önüne konulmanız gerçekleşiyor tabii.
(başka ne olacaktı?)

sizin kalkıp ayağına gittiğiniz ve sizi " hastası " olarak değerlendirip,
sorunlarınızı gerçekten kurtulmanız için çalışan psikologları tenzih ediyorum ama
bence firmalar için çalışan,
raporlamalarını patronunuza sunan ve
parasını patronunuzdan alan kişilere karşı daha dikkatli olmanız gerekiyor.
uyarıyorum.

ve gidiyorum.



11.03.2010

46 dergi ve Kavaf..


bütün basın çalkalandı,
yankıları -azalmakla beraber- hala devam ediyor.
bir kısım(!) insan bu ay mütemadiyen Vogue’ dan bahsediyor.
( Hüseyin Çağlayan’ ın deyimiyle vööğgg )
evet,
ben de bu konuya şöyle bir değinip geçtim,
ama bu karmaşa arasında bence yeni çıkan başka bir dergiye yazık oluyor:
46’ ya.
Vogue yüzünden yeteri kadar konuşulamıyor,
-zaten kulvarları da çok çok farklı-
ama dergiyi alanlar kaliteli bir işi elinde tutmanın ne demek olduğunu anlıyor.
Cem Yılmaz filan bir yana,
sizi bu dergiye işte asıl bu kalite çekiyor.

ne yapıyor,
ne anlatıyor,
kuş mu konduruyor?
hayır kondurmuyor hatta bildiğimiz şeylerden bahsediyor ama buram buram "düzey" kokuyor.

bir defa dergiye müthiş fotoğrafçı Mehmet Turgut’ un elinin değdiği hemen anlaşılıyor.
fotoğrafların güzelliği sayfalardan taşıyor.
öyle ki sevgilime bile "vavv" çektiriyor.
kendisinden zerre hoşlanmadığım Ayşe Özyılmazel röportajına da yer veriyor mesela,
o bile resimlerini görünce "bu ben miyim?" diye kalakalıyor.
gönül tez elden kendini Mehmet Turgut’ a fotoğraflatmak istiyor.

Patricia Kaas, Rashit, Özgür Masur röportajları,
gerçekleşecek bomba gibi festivallerden haberler,
yeme-içme tavsiyeleri,
moda çekimleri arka arkaya bu sayfalarda kendine yer buluyor.
tüm bunlar inanılmaz bir baskı kalitesiyle size sunuluyor.
sonuçta ortaya unisex bir dergi çıkıyor.

dergilerin kaderi şöyle işler:
dergiyi bir şekilde duyarsınız.
gider satın alırsınız.
önce tüm sayfaları şöyle bir çevirirsiniz,
yani dergiye "bir bakarsınız"
arka kapağı kapatana kadar hızlı bir serüven yaşarsınız.
işte tam o an bu dergi sizde bir izlenim bırakır.
bir kere içiniz sıkıldıysa,
içinde dünyanın en güzel yazıları bile yazıyor olsa onları okuma şansına sahip olmazsınız,
çünkü o derginin kapağını bir daha asla kaldırmazsınız.
ama içinizde hoş ve sıcak bir his oluştuysa,
detayları görmek ve yazıları okumak için tekrar tekrar o dergiyi elinize alırsınız,
sayfaları didik didik tararsınız ve okunmadık tek satırını bırakmazsınız.
o zaman o dergi artık "sizin dergilerden" biri olur
ve bir daha ki sayısını da satın alma kararı alırsınız.

bence ilk göz atmanın sonunda arka kapağı kapattığınızda,
46’ dan hoşlanacak ve sayfalarına bir daha göz atmaktan kendinizi alamayacaksınız.
sonra da takipçisi olacaksınız.

****

Selma Kavaf..
dikkat buyuralım lütfen,
kendisi Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı.
kadın ve aile..
ne kadar hassas, naif, incelik gerektiren konular değil mi?
haliyle bu işe “bakan” kişinin de öyle olması gerektiğini farz edersiniz herhalde.
hem bilgili ve donanımlı,
hem de kıvrak bir kavrayış ve manevra kabiliyetine sahip,
zarafet dolu biri olmasını da istersiniz.
bayrağı Nimet Çubukçu’ nun bıraktığı muhteşem(!) noktadan ileri taşıyacağını umut edersiniz bir de.

fakat bakınız kendisinin kafası nasıl işliyor
ve geçen gün yaptığı müthiş değerlendirmelerinde ne buyuruyor:
ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum.
tedavi edilmesi gereken bir şey bence.
dolayısıyla eşcinsel evliliklere olumlu bakmıyorum.

evet,
bu hükümetten toptan umudum yok zaten,
tamam,
ama en azından kadından ve aileden sorumlu bir kadının biraz da olsa farklı olması gerektiğine inanıyorum,
bunları söyleyebilmesine ise hala inanamıyorum!
hala şok oluyorum.

ama kendisinin incileri bunlarla da bitmiyor:
- eşcinsellerle ilgili bir çalışmamız yok. ( aferin, övünç meselesiymiş gibi beyan edin bir de! )
- eşcinsellerin evlenmeleri yasak olduğu için, bence evlat da edinmemeliler ( vay vay vay.. )
- Aşk-ı Memnu gibi diziler şifreli yayınlansın. ( tabi ahlaksız bu diziler )
- hiç fiziksel şiddet görmedim. ama mesela bunu o kadar ileriye götüren Sivil Toplum Kuruluşları var ki,
mesela işte eşin karısına "evde yemek var mı?" diye sormasını bile baskı unsuru, şiddet olarak algılıyorlar.

inanın bunları yazarken bile sinirden bütün tüylerim diken diken oluyor.
kadını koruyup kollaması gereken bir bakan
evet koskoca bir bakan,
kadına uygulanan psikolojik şiddetin bir kısmının görmezden gelinmesi gerektiğini alenen savunuyor.
sığınma evlerini,
eş ve baba baskısından yılmış kadınların başvurabilecekleri STK’ ları desteklemesi gerekirken,
"kocandır sever de döver de, kır dizini otur evinde" buyuran mahalle karakolu zihniyetini kibarca önümüze sunuyor.
aman eşin azıcık da kızıversin,
azıcık da bağırıversin,
kafan gözün yarılmadıkça devleti kendi meselelerinizle meşgul etmeyin! diyor.

sayın bakan,
psikolojik şiddet de bir şiddet çeşididir ve kişiyi intihara bile sürükleyebilir.
zaten yıllarca baskıya maruz kalıp zerre kadar gıkını bile çıkaramayan milyonlarca kadınımız varken,
bir şekilde STK’ lara başvurmaya cesaret edebilmiş bir avuç kadınımızı da
"aman sen de kocan yemek sorsa şiddet gördüm diyeceksin, yazık walla bu erkeklere, evde bi huzurları yok keh keh" mantalitesiyle karşılarsak,
hangi eğitimi, hangi refahı, hangi ekonomik göstergeyi iyileştirebileceğiz?
evet,
o kırsın dizini otursun dediğiniz kadınlar huzurlu ve mutlu olmadıkça,
ne eğitim düzelir,
ne sağlık sistemi ve evet hatta o çok önemsediğimiz ekonomi.
bireylerini tek tek değerli varlıklar olarak görüp,
onların sorunlarına saygıyla eğilmeyen hiçbir devlet yükselemez.

tabii bu pek hoşa gitmeyecek ama bahsettiğim o bireylerin içinde eşcinseller de var.
onlar hasta değiller.
öyle doğdular, öyle hissediyorlar ve onlar için normal olan bu.
tedaviye ihtiyaç duymuyorlar.
sadece onlar da artık toplumda sıradan karşılanmayı ve onaylanmayı arzuluyorlar.
itilip kakılmak, küçük görülmek istemiyorlar.

heteroseksüel bir erkeği başka bir erkekle birlikte olmaya zorlamak,
ne denli abuksa,
homoseksüel bir erkeği bir kadınla evlendirip ömür boyu olmadığı biri gibi davranmasını beklemek de o denli abuk.
aynı şey lezbiyenler için de geçerli.
tabii bir de biseksüeller var.
kabul edin ya da etmeyin,
onlar da sizin bizim kadar sağlıklı ve normal insanlar.
sadece cinsel tercihlerini bizden farklı kullanıyorlar.

şimdi ben bu bakanımızın beyanlarını okuyacağım ve şöyle mi diyeceğim:
ooohh şükür!
annemden babamdan normal(!) doğmuşum,
tabii buna hiçbi katkım olmadı ama olsun.
heteroseksüel doğdum ve öyle öleceğim!
yaşı yaşıma boyu boyuma uygun bir erkekle evlendim!
toplumsal bir kuralı çiğnemedim.
Tanrım mutlu ölebilirim!

lütfen artık kimseyi ötekileştirmeyelim.
eşcinseller asıl görev tanımınızda yer alan "ailelerin" içinde yaşıyor.
ve bir çoğu durumlarını ailelerine anlatmaktan çekiniyor.
ya ailelerinden kopup farklı yollar çizmeye kalkıyor,
ya da cinsel tercihini açıklamaya cesaret etse bile,

ailede çoğunlukla istenmeyen kişi ilan ediliyor.
iş hayatından da kimi zaman aforoz ediliyorlar.
ve maalesef bir kısmı geçinmek için fuhuş yapmaya mecbur kalıyor.
dolayısıyla aileden sorumlu olmak,

onların sorunlarından da sorumlu olmak anlamına geliyor.
onların da artık normal olduklarının anlaşılması için çalışma yapma görevini de içeriyor.
bu çalışmanın yolu da takdir edersiniz ki "onlar hasta, tedavi edilmemeliler!" önermesinden geçmiyor.







3.03.2010

Veda, Vogue, Galatasaray ve LOST!!


kısa bir aradan sonra,
birikmiş haber, görüş ve önerilerimde emrinizdeyim.
bu yazıda size Veda filmi, Vogue Türkiye, Galatasaray ve Lost’ tan bahsedeceğim.
şimdiden söyleyeyim.

içinde Atatürk olan her şeye duyduğum gibi,
Veda’ya da daha izlemeden saygı duyduğumdan,
filmi güzel bir salonda izlemek amacıyla cumartesi iş çıkışı sevdicekle beraber kalktım İstinyepark’ a gittim.
yoğun bir bilet kuyruğu tam karşımızdaydı ve
kuyrukta efendi bir şekilde sırasını bekleyenler arasında Saadettin Saran da vardı.
( fakat gördüğümüz kadarıyla Hülya Avşar yanında değildi. )

genelde ünlü görmeye meraklı insanlar değiliz,
ama uupuzuuunnn boyuyla herkesin arasından sıyrılan Saadettin Saran’ ı görmemek de mümkün değil gibiydi.
o kalabalığın arasında sıra bekliyor olmasını,
kendini kimseden üstün ya da ayrı tutmuyor olmasını takdir ettik.
ancak biz kendisi kadar sabır taşı insanlar olmadığımızdan sıraya girmedik ve kiosklara yöneldik.
2 dk içinde de biletimizi almış yemeği nerede yiyeceğimizi düşünmekteydik.

Burger’ da bi şeyler atıştırıp filme kadar biraz dolaşmayı tercih ettik.
ben yine D&R’ da ve Mudo’ da kendimden geçtim.
her şeyi her şeyi satın almak istedim..

film saati geldi sonra.
mısırım-kolam kucağımda,
hevesle koltuğuma yerleştim.
ama maalesef yine beklediğimi elde edemedim.
kafamdaki gibi profesyonel bir Atatürk filmi izleyemedim.
evet bu seferki belki Mustafa’ dan daha iyi niyetliydi.
emek de harcanmıştı, belliydi.
ama bir çok şey, üzülerek söylüyorum acemiceydi.


bir kere Türk filmlerinin büyük zaafı montaj problemi yine başrollerdeydi.
oradan oraya zıplamalar, sahneler arası bağlantılardaki aksaklıklar sık rastlanan türdendi.
makyajların çoğu başarısız,
Sinan Tuzcu iyi bir oyuncu olmasına rağmen Atatürk portresiyle inandırıcılıktan uzak, figüranların oyun kalitesi ise yerlerdeydi.
güzel olansa fotoğraf olarak bakıldığında estetik değer fışkıran birkaç sahne ve Zülfü Livaneli’ nin muhteşem müzikleriydi.

İstinye Park dönüşü bu kez heyecanla beklediğim başka bir şey,
Vogue Türkiye elimdeydi.
pazar gününün büyük kısmı da onu incelemekle geçti.
Vogue efsanesini zaten hepimiz biliyor ve takdir ediyoruz
ama Türkiye’ deki durumun nasıl olduğunu irdelemek ayrıca keyif vericiydi.
ilk elinize aldığınızda diğer kadın dergilerinden bir farkı olmadığını düşünebiliyorsunuz,
fakat o 500 küsur sayfalık nimeti kucağınıza alıp okumaya başladığınızda,
gerçekten detaylı ve kaliteli bir işle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.
okunacak, bakılacak şeyleri diğer dergilerde olduğu gibi 1 saatte bitiremiyorsunuz
ve ciddi anlamda “aylık” bir dergiyle karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz.
o yüzden benim pazar günü yaptığıma da ancak bir ilk bakış ya da ön okuma diyebiliriz.
bu ilk bakışta göze çarpan konular arasında,
-Ünlü tasarımcı McQueen’ in intiharını,
-Ferzan Özpetek dosyasını,
-Mardin ve Bodrum’daki moda çekimlerini,
-Zeki Müren eksenli kıyafet inkılabı yazısını,
-Geçmişten bugüne stil ikonları ile ilgili hazırlanan dosyayı
(Coco, Diana, Kate, Jackie, Grace, Marilyn, Brigitte vb ),
-Sinema-müzik-kitap tavsiyelerini,
-İstanbul Moda haftası eleştirilerini sayabiliriz
.

sırf bu kadar fikir edinebilmek bile günümün önemli bir kısmını aldı.
kalan kısmındaysa nefes kesici futbol mücadelesi vardı.
ilk olarak Fenerbahçe’ nin puan kaybı yatıştırıcıydı,
ardından Galatasaray’ ın muhteşem futboluyla yakaladığı 4-1’ lik galibiyet takdire şayandı.
Galatasaray, korkmadan,
kendisi gibi oynadı,
ve rakibine büyük üstünlük kurarak,
seyircisine bir futbol resitali sunarak 3 puanı kazandı.
yazarınız da evde bol bol hopladı zıpladı.

size anlatmak istediğim konular arasında son olarak da Lost vardı.
burada uyarımızı yapalım,
ve 6. Sezon 5. Bölümü izlemeyenler için
yazının bu kısmıyla ilgili kocaman " spoiler " uyarımızı koyalım.
eğer bu bölümle ilgili bir şey okumak istemeyenler varsa,
onlarla yazının bu kısmında vedalaşalım.
bölümü izlemiş, dolayısıyla neden bahsettiğimi anlayabilecek olanlarla yola koyulalım
ve konumuza bodoslama dalalım.


şimdi,
her ne kadar ara sıra denyoluklar yapmış olsa da,
ilk bölümden beri sevip saydığımız bir karakterdi daktır Jack.
fakat bu bölümde deniz fenerindeki aynaları kırdı ya,
yemin ederim canımdan can gitti.
ben ki öyle babaanne gibi televizyonla konuşan,
kapının arkasından saklanan katili görünce filmdeki kurbana doğru "sakın girme o kapıdan" diye bağıran biri değilim.
ama o Jack olacak adamın aynaları kırdığı sahnede,
ben bile büyük bir şaşkınlık içinde " aaa naapptı??? " dedim.
gerçekten de “ne yaptın sen Jack?”
ya da onların deyimiyle " hey ahbap, söylesene senin derdin ne ha? " demek istedim.

düşünsenize,
tüm tarih boyunca icat edilmiş belki de en karmaşık ve ilginç aygıtlardan biri o an karşınızda.
bilimsel bişeyse belki Tesla’nın veya benzeri uçuk bir bilim adamının uzun çalışmalarının ürünü.
bilimsel bi şey değilse,
belki –sümme haşa- Tanrı’ nın dürbününün dünyadaki izdüşümü vs gibi dokunursan çarpılacağın,
derin mistik gizemleri olma ihtimali yüksek bi bi şey,
belki bi test, bi simge.

en azından bi doktor olarak, bi bilim insanı olarak,
"Allah Allah nasıl çalışıo bu alet, nasıl gösterio bu aynalar çevremizde olmayan yerleri?" demez misin?
neden hepimizin birer numarası var,
burada isimleri geçen diğer kişiler kim,
bu çarkın çalışma prensibi nedir demez misin?
en kötü ihtimalle, bi arkadaş, bi kanka olarak,
yanında seninle oralara kadar çıkmış Hugo varken
"hacı du bakalım bi de senin numarana doğru çevirelim şu çarkı, ne gösterecek" demez misin?
yıllardır biricik sevdiceğin olan Kate’ in numarasına bakınca neler göreceğini merak etmez misin?
üzeri çizilmiş-çizilmemiş kişiler arasındaki bağlantıları/farkları irdelemez misin?

belki 6 senedir izleyip izleyip çözememekten artık fenalık geçirdiğimiz,
bileklerimize kolonyalar sürdüğümüz dizinin bütün gizemlerinin cevapları o aygıtta.
sen napıosun?
okumuş etmiş adam gibi davranmak yerine,
bi Recep İvedik edasıyla,
önce " neyi yansıtıo la bu " diye arkana bakıyorsun.
-tamamen düz mantık-
sonra da tam bi maganda gibi paramparça ediyosun aleti!

bir bilseniz o an o kadar sinirlendiğimi..
en son John Locke benzer bir vandallık yapıp denizaltıyı patlattığında kendimi böyle hissetmiştim.
çünkü o ana kadar bizim için en önemli şey Lostielerimizin adadan sağ salim çekip gidebilmesiydi.
evet belki gizemler de çözülmeliydi ama nihai amaç eve dönmekti.
Locke bu şansı mahvetmişti.

bence bu iki örneğin ortak özelliği bencilliği temsil etmeleri.
John Locke " ben bu adadan çıkılmaması gerektiğine inandım o zaman kimse çıkmayacak! " mantığıyla güzelim denizaltıyı Jack’ in gözleri önünde yok etmekten çekinmedi.
Jack de aynı şekilde kendi evinin yansımasını aynada görür görmez,
aygıtı parça pinçik etti.
tamam sen sinirlendin ama başta yanındaki Hugo olmak üzere,
diğerleri de kendileriyle ilgili ne göründüğünü bilmek isteyebilirlerdi.

işte o aynalar kırılırken ben bunları hissettim.
fakat sonra kendime şöyle dedim:
Jack az önce tüm hayatının adeta bir BBG evinden, adeta bir Truman Show’dan ibaret olduğunu öğrendi.
bütün yaşamı Jacob adında üstelik hiç tanımadığı biri tarafından manipüle edilmişti.
tabii ki bir şok geçirecek,
tabii ki durumla alakalı elinde bulunan tek nesneye düşünmeden zarar verecekti.

yine de şunu belirtmek isterim,
favori dizi karakterim Michael Scofield asla böyle bir eylemi gerçekleştirmezdi.
ne denli yıkılmış ya da duygularıyla oynanmış olursa olsun,
adaya düştüğü ilk andan itibaren fırsatları değerlendirirdi,
parçaları birleştirirdi ve mutlaka çözüm daha ilk sezonda kafasında belirirdi.
6 sezon sonunda ise Los Angeles – Ada arası otoban bile inşa etmiş olurdu,
ben size o kadarını söyleyeyim.
ve yazıma şöyle bir son vereyim:
R.I.P Michael.
everybody will miss you 4ever.

bye.