3.03.2010

Veda, Vogue, Galatasaray ve LOST!!


kısa bir aradan sonra,
birikmiş haber, görüş ve önerilerimde emrinizdeyim.
bu yazıda size Veda filmi, Vogue Türkiye, Galatasaray ve Lost’ tan bahsedeceğim.
şimdiden söyleyeyim.

içinde Atatürk olan her şeye duyduğum gibi,
Veda’ya da daha izlemeden saygı duyduğumdan,
filmi güzel bir salonda izlemek amacıyla cumartesi iş çıkışı sevdicekle beraber kalktım İstinyepark’ a gittim.
yoğun bir bilet kuyruğu tam karşımızdaydı ve
kuyrukta efendi bir şekilde sırasını bekleyenler arasında Saadettin Saran da vardı.
( fakat gördüğümüz kadarıyla Hülya Avşar yanında değildi. )

genelde ünlü görmeye meraklı insanlar değiliz,
ama uupuzuuunnn boyuyla herkesin arasından sıyrılan Saadettin Saran’ ı görmemek de mümkün değil gibiydi.
o kalabalığın arasında sıra bekliyor olmasını,
kendini kimseden üstün ya da ayrı tutmuyor olmasını takdir ettik.
ancak biz kendisi kadar sabır taşı insanlar olmadığımızdan sıraya girmedik ve kiosklara yöneldik.
2 dk içinde de biletimizi almış yemeği nerede yiyeceğimizi düşünmekteydik.

Burger’ da bi şeyler atıştırıp filme kadar biraz dolaşmayı tercih ettik.
ben yine D&R’ da ve Mudo’ da kendimden geçtim.
her şeyi her şeyi satın almak istedim..

film saati geldi sonra.
mısırım-kolam kucağımda,
hevesle koltuğuma yerleştim.
ama maalesef yine beklediğimi elde edemedim.
kafamdaki gibi profesyonel bir Atatürk filmi izleyemedim.
evet bu seferki belki Mustafa’ dan daha iyi niyetliydi.
emek de harcanmıştı, belliydi.
ama bir çok şey, üzülerek söylüyorum acemiceydi.


bir kere Türk filmlerinin büyük zaafı montaj problemi yine başrollerdeydi.
oradan oraya zıplamalar, sahneler arası bağlantılardaki aksaklıklar sık rastlanan türdendi.
makyajların çoğu başarısız,
Sinan Tuzcu iyi bir oyuncu olmasına rağmen Atatürk portresiyle inandırıcılıktan uzak, figüranların oyun kalitesi ise yerlerdeydi.
güzel olansa fotoğraf olarak bakıldığında estetik değer fışkıran birkaç sahne ve Zülfü Livaneli’ nin muhteşem müzikleriydi.

İstinye Park dönüşü bu kez heyecanla beklediğim başka bir şey,
Vogue Türkiye elimdeydi.
pazar gününün büyük kısmı da onu incelemekle geçti.
Vogue efsanesini zaten hepimiz biliyor ve takdir ediyoruz
ama Türkiye’ deki durumun nasıl olduğunu irdelemek ayrıca keyif vericiydi.
ilk elinize aldığınızda diğer kadın dergilerinden bir farkı olmadığını düşünebiliyorsunuz,
fakat o 500 küsur sayfalık nimeti kucağınıza alıp okumaya başladığınızda,
gerçekten detaylı ve kaliteli bir işle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.
okunacak, bakılacak şeyleri diğer dergilerde olduğu gibi 1 saatte bitiremiyorsunuz
ve ciddi anlamda “aylık” bir dergiyle karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz.
o yüzden benim pazar günü yaptığıma da ancak bir ilk bakış ya da ön okuma diyebiliriz.
bu ilk bakışta göze çarpan konular arasında,
-Ünlü tasarımcı McQueen’ in intiharını,
-Ferzan Özpetek dosyasını,
-Mardin ve Bodrum’daki moda çekimlerini,
-Zeki Müren eksenli kıyafet inkılabı yazısını,
-Geçmişten bugüne stil ikonları ile ilgili hazırlanan dosyayı
(Coco, Diana, Kate, Jackie, Grace, Marilyn, Brigitte vb ),
-Sinema-müzik-kitap tavsiyelerini,
-İstanbul Moda haftası eleştirilerini sayabiliriz
.

sırf bu kadar fikir edinebilmek bile günümün önemli bir kısmını aldı.
kalan kısmındaysa nefes kesici futbol mücadelesi vardı.
ilk olarak Fenerbahçe’ nin puan kaybı yatıştırıcıydı,
ardından Galatasaray’ ın muhteşem futboluyla yakaladığı 4-1’ lik galibiyet takdire şayandı.
Galatasaray, korkmadan,
kendisi gibi oynadı,
ve rakibine büyük üstünlük kurarak,
seyircisine bir futbol resitali sunarak 3 puanı kazandı.
yazarınız da evde bol bol hopladı zıpladı.

size anlatmak istediğim konular arasında son olarak da Lost vardı.
burada uyarımızı yapalım,
ve 6. Sezon 5. Bölümü izlemeyenler için
yazının bu kısmıyla ilgili kocaman " spoiler " uyarımızı koyalım.
eğer bu bölümle ilgili bir şey okumak istemeyenler varsa,
onlarla yazının bu kısmında vedalaşalım.
bölümü izlemiş, dolayısıyla neden bahsettiğimi anlayabilecek olanlarla yola koyulalım
ve konumuza bodoslama dalalım.


şimdi,
her ne kadar ara sıra denyoluklar yapmış olsa da,
ilk bölümden beri sevip saydığımız bir karakterdi daktır Jack.
fakat bu bölümde deniz fenerindeki aynaları kırdı ya,
yemin ederim canımdan can gitti.
ben ki öyle babaanne gibi televizyonla konuşan,
kapının arkasından saklanan katili görünce filmdeki kurbana doğru "sakın girme o kapıdan" diye bağıran biri değilim.
ama o Jack olacak adamın aynaları kırdığı sahnede,
ben bile büyük bir şaşkınlık içinde " aaa naapptı??? " dedim.
gerçekten de “ne yaptın sen Jack?”
ya da onların deyimiyle " hey ahbap, söylesene senin derdin ne ha? " demek istedim.

düşünsenize,
tüm tarih boyunca icat edilmiş belki de en karmaşık ve ilginç aygıtlardan biri o an karşınızda.
bilimsel bişeyse belki Tesla’nın veya benzeri uçuk bir bilim adamının uzun çalışmalarının ürünü.
bilimsel bi şey değilse,
belki –sümme haşa- Tanrı’ nın dürbününün dünyadaki izdüşümü vs gibi dokunursan çarpılacağın,
derin mistik gizemleri olma ihtimali yüksek bi bi şey,
belki bi test, bi simge.

en azından bi doktor olarak, bi bilim insanı olarak,
"Allah Allah nasıl çalışıo bu alet, nasıl gösterio bu aynalar çevremizde olmayan yerleri?" demez misin?
neden hepimizin birer numarası var,
burada isimleri geçen diğer kişiler kim,
bu çarkın çalışma prensibi nedir demez misin?
en kötü ihtimalle, bi arkadaş, bi kanka olarak,
yanında seninle oralara kadar çıkmış Hugo varken
"hacı du bakalım bi de senin numarana doğru çevirelim şu çarkı, ne gösterecek" demez misin?
yıllardır biricik sevdiceğin olan Kate’ in numarasına bakınca neler göreceğini merak etmez misin?
üzeri çizilmiş-çizilmemiş kişiler arasındaki bağlantıları/farkları irdelemez misin?

belki 6 senedir izleyip izleyip çözememekten artık fenalık geçirdiğimiz,
bileklerimize kolonyalar sürdüğümüz dizinin bütün gizemlerinin cevapları o aygıtta.
sen napıosun?
okumuş etmiş adam gibi davranmak yerine,
bi Recep İvedik edasıyla,
önce " neyi yansıtıo la bu " diye arkana bakıyorsun.
-tamamen düz mantık-
sonra da tam bi maganda gibi paramparça ediyosun aleti!

bir bilseniz o an o kadar sinirlendiğimi..
en son John Locke benzer bir vandallık yapıp denizaltıyı patlattığında kendimi böyle hissetmiştim.
çünkü o ana kadar bizim için en önemli şey Lostielerimizin adadan sağ salim çekip gidebilmesiydi.
evet belki gizemler de çözülmeliydi ama nihai amaç eve dönmekti.
Locke bu şansı mahvetmişti.

bence bu iki örneğin ortak özelliği bencilliği temsil etmeleri.
John Locke " ben bu adadan çıkılmaması gerektiğine inandım o zaman kimse çıkmayacak! " mantığıyla güzelim denizaltıyı Jack’ in gözleri önünde yok etmekten çekinmedi.
Jack de aynı şekilde kendi evinin yansımasını aynada görür görmez,
aygıtı parça pinçik etti.
tamam sen sinirlendin ama başta yanındaki Hugo olmak üzere,
diğerleri de kendileriyle ilgili ne göründüğünü bilmek isteyebilirlerdi.

işte o aynalar kırılırken ben bunları hissettim.
fakat sonra kendime şöyle dedim:
Jack az önce tüm hayatının adeta bir BBG evinden, adeta bir Truman Show’dan ibaret olduğunu öğrendi.
bütün yaşamı Jacob adında üstelik hiç tanımadığı biri tarafından manipüle edilmişti.
tabii ki bir şok geçirecek,
tabii ki durumla alakalı elinde bulunan tek nesneye düşünmeden zarar verecekti.

yine de şunu belirtmek isterim,
favori dizi karakterim Michael Scofield asla böyle bir eylemi gerçekleştirmezdi.
ne denli yıkılmış ya da duygularıyla oynanmış olursa olsun,
adaya düştüğü ilk andan itibaren fırsatları değerlendirirdi,
parçaları birleştirirdi ve mutlaka çözüm daha ilk sezonda kafasında belirirdi.
6 sezon sonunda ise Los Angeles – Ada arası otoban bile inşa etmiş olurdu,
ben size o kadarını söyleyeyim.
ve yazıma şöyle bir son vereyim:
R.I.P Michael.
everybody will miss you 4ever.

bye.







3.02.2010

kış, soğuk, Salinger..

bir kaç gündür ara ara yazdığım ama bir türlü yayınlayamadığım notlar..

sonunda, huzurlarınızda..

***


bilgisayarımızı ilk açtığımızda ne oluyor?
programlar birden değil de,
yavaş yavaş ve belli bir sırayla açılıyor.
insan da bence aynen böyle..
uykudan uyandığında belki önce saniyenin onda biri kadar süren bir boşluk yaşıyor,
bir " tabula rasa " hali.
reset atılmış gibi..
sonra " en önemli " şeylerin bilincimizde belirmesi.
kim olduğumuz gibi,
o an nerede olduğumuz,
kimin yanında bulunduğumuz gibi.
daha sonra o gün günlerden ne olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini hatırlıyoruz.
işgünüyse acil şekilde lavaboya koşup hazırlanmamız gerektiğini,
iş günü değilse ve acil bir işimiz de yoksa,
1-2 dakika daha tembellik edebileceğimizi,
yatakta şımarıkça kıvrılabileceğimizi biliyoruz.

bir de akşamdan bir şey düşünerek uyuduysak,
sanki hiç uyumamışçasına,
programlanmış ve suratsız uyanıyoruz.
en azından ben öyle oluyorum.
dün gece örneğin..
" İstanbul’ un yüksek kesimleri " diye tabir edilen bölgelerinden birinde oturduğumdan
ve sitemizin bahçesi 1 günlük kar yağışıyla dahi bir Uludağ havası yakaladığından,
daha en başından yatağımıza endişeler içinde yattık.
sabah araba çalışacak mı,
çalışırsa yerler buzla kaplı olacak mı,
zincirimiz yok,
ilerleyebilecek miyiz vs vs sorularıyla her zaman kalktığımızdan yarım saat daha erken kalkmaya karar verdik.
tabi, her zaman kalktığınız saat 06:30’ sa ve siz bundan (dahi) 30 dk önce kalkmaya karar vererek yastığa başınızı koyuyorsanız,
doğal olarak sağlıklı bir uyku çekemiyorsunuz.
çok çok erken kalkmalıyım,
sabah da zıpkın gibi olmalıyım,
evden hızlı çıkmalıyım telkinleriyle uyumaya çalışırsanız,
kendinizi tam bırakamıyorsunuz.
tetikte, bölük-pörçük bir bir şeyler yaşıyorsunuz,
artık adına ne deniyorsa –uyku olmadığı kesin,
ve sabah da doğal olarak tatsız oluyorsunuz.


******

şimdi biz sabahları şöyle yapıyoruz.
bir noktaya kadar arabayla gidiyoruz.
çünkü öyle yapmak zorundayız.
evimiz toplu taşıma araçlarına biraz uzak
ve yürümek çok manasız.
arabayı nispeten güvenli olduğuna inandığımız bir sokağa bıraktıktan sonra,
trafikten etkilenmeyen bilumum toplu taşıma araçlarına dağılıyoruz,
tramway-metrobüs-vapur vs gibi.
çünkü her sabah her sabah arabayla İstanbul trafiğine kafa tutmanın akıllıca olmadığını biliyoruz.
yel değirmenlerine karşı savaşmıyoruz.
akşamüstü de herkes farklı araçlarla arabayı bıraktığımız yere geliyor ve evimize dönüyoruz.

şimdi bu arabada buluşma hali önemli.
biri diğerinden 5-10 dk önce gelirse arabaya binip onu bekliyor.
bu arada iki tarafın da birbirine söyleyecekleri oluyor.
bunlar bazen gün içinde yaşadığımız komik olaylardan
ya da eve giderken uğramamız gereken yerlerden bahsetmek şeklinde söze dökülüyor.
o an, her ikimizin de nasıl bir enerjide olduğu çok önemli.
ikimiz de neşeliysek, sorun yok..
aaa özlemişiz birbirimizi filan diyip güle oynaya eve gidiyoruz.
birimizin sorunu varsa ama diğeri huzurluysa,
bir şekilde olayı dengeliyoruz,
çok keyifli olmasa da sessiz bir akşam geçiriyoruz.
iki tarafın da keyfi yoksa,
işte o zaman konuşmaya hiç başlamamak en iyisi,
biliyoruz.

benim en fena olduğum durumsa şu:
diyelim çok yorgunum.
arabayı bıraktığımız sokağa giriyorum,
ışıklarının yandığını görüyorum.
ohhh o benden önce gelmiş,
beklemeyeceğim, diyorum.
kendimi bi an önce arabaya atıp,
sevdiceği öpüp,
1 sn içinde dertlerimi dökülmeye başlamak istiyorum.
ve tam o sırada sevdicek sakin bir şekilde,
önemli bir sorun dile getiriyor.
o zaman ben yer altındaki çok gizli karanlık dehlizlere çekiliyorum sevgili okur!
gücüm bitiyor ve kara delikler içinde kayboluyorum.
çünkü gün sonunda yeni bir problemi kucaklayıp-kapsamını algılayıp-çözüm üretebilecek durumda olmuyorum.
o-la-mı-yor-um.
bitti.
nokta.
sessizliğe ve umutsuzluğa gömülüyorum.

dün de benzer bir şey yaşanıyor.
tam büyük cuma stresini atlatmanın verdiği hamurumsu kıvamda kendimi koltuğa yerleştiriyorum ki,
sevdicekten o meşum cümle geliyor:
-arabanın motorundan tuhaf sesler geliyor. az önce rölantideyken neredeyse stop edecekti!

söyleyecek söz bulamıyorum çünkü:
1-) arabadan hiç anlamıyorum. sorun ne olabilir kestiremiyorum
2-) sorunu kestiremediğim için maliyeti de kestiremiyorum. özellikle "motor arızası" gibi ciddi konularda servise girildiğinde, konuyu iyi anlamıyorsanız küçük bir servet ödemeden arabanızı teslim alamayacağınızı biliyorum. şunu da taktık, bunu da değiştirmek gerekti, bilmem ne başlarıyla bilmem ne kayışları uf olmuş filan derken faturayı epey kabartacaklarını kestirebiliyorum.
3-) problemin ne olduğunu bilmediğimden, hemen o an müdahale gerektirip gerektirmeyeceğini de tahmin edemiyorum. acaba mevcut sorun, anında servise gitmemizi gerektirir mi diye derin hüzünlere gark oluyorum. çünkü bi an önce eve gidip banyo yapmak, yemek yemek ve rahatlamak istiyorum.


tüm bunlar saniyeler içinde aklımdan geçerken sevdicek de beklenti dolu bir suratla bana bakıyor.
sanki benim hadi hemen götürelim ya da yarın uğrarsın bi baktırırsın bakalım filan dememi bekliyor.
ama ben o an benden beklenen kararı verecek yetkinlikte değilim.
içimden gelen sesi dinliyorum.
hadi eve, diyorum.
biraz kullanalım, daha kötü olursa baktırırız.
belki kendiliğinden düzelir..
eve gidiyoruz.
bu sabah kalktığımızda hop yine aynı sesin devam ettiğini görüyoruz..
zaten araba organik bir mekanizma olmadığından,
" kendiliğinden düzelme " savının mantıklı olmadığını biliyoruz,
ama yine de geceden sabaha arabanın düzeleceğini umut etmişiz de,
bu gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğramışız gibi,
aşağıya doğru kıvrılmış küskün dudaklarla birbirimize bakıyoruz.
ve an itibariyle hala bu konuda karar verememiş bulunuyoruz.


*********


aradan ( benim hala yazımı yayınlayamadığım ) 3 gün daha geçti..
kardan buzdan kurtulduk derken,
yeni bir " dalga " için bu sabah da beklemedeyiz.
arabanın motorundaki tuhaf ses gerçekten de kendiliğinden düzeldi.
ancak galiba bu sefer de egzoz patlak, hatta kesin gibi.
soğuk havalar için yegane önlemimizse antifreezli silecek suyu satın almak!
zincirimiz de var artık bagajda ama ne takmayı biliyoruz ne de işe yarayıp yaramayacağını..

ben üşümeyi sevmiyorum..
dışarı adımımı her attığımda buz gibi bir rüzgarın yüzüme çarpmasını da..
üzerimizde tiril tiril kıyafetlerle aylak aylak dolaşırken, güneşin tenimizi sıcacık yaptığı,
güzel yaz akşamüstlerini özlüyorum..
bu yüzden de şu sıralar " depresyondayım, yaklaşmayın " modunda geziyorum..
ve tam bu karanlık havamın üzerine bir de J.D.Salinger’ ın öldüğünü öğreniyorum..
içimde tuhaf bir acı kımıldanıyor.
sokak ortasında karnımdan vurulmuş taklidi yapıyorum..
göller buz tuttuğunda ördeklerin nereye gittikleriyle ilgili meraklanıyorum sonra..

Salinger’ ın büyümesine yardım ettiği,

dünya üzerine kendi dünyasında yaşamaya mahkum halde dağılmış bütün Holden’ lara selam çakıyorum!



2.01.2010

gerçek mutluluk...


şöyle hak ettiği gibi büyük bir selam da mı çakılmayacaktı yani 2009’ a?
amma yaptınız.
tabii ki bir veda yazısı yazacağım ona..

doğduğumdan beri ilk kez,
bir yıl için nankörlük edemeyeceğim.
2009’ un hakkını yiyemeyeceğim.

çünkü bu yılın bir çok noktasında,
" gerçekten mutluyum " diyebildim.
kesintisiz, saf, neredeyse elle tutulacak kadar yoğun mutluluğu deneyimledim.
hayatımın en önemli yıllarından birinin ardından,
rahatlıkla Ertuğrul Özkökvari şu cümleyi kurabilirim:
" yeah, that was a good year baby! "
diyebilirim.
( 20 yıllık yayın yönetmenliği hayatına İngilizce bir cümleyle veda etmek nedir,
ne değildir,
ona daha sonra değineceğim )

birincisi,
belki de en önemlisi,
Paris’ e gittim.
bebekliğimden beri hayalini kurduğum yere..

tüm ömrüm boyunca,
annemler ne zaman yurtdışına gitse " ben sizinle gelmeyeceğim " demiştim,
Fransa’ yı, İspanya’ yı, Mısır’ ı, Fas’ ı, Tunus’ u, Dubai’ yi, Uzakdoğu’ yu görmeyi reddetmiştim.
yıl içinde zaten az sayıda olan tatillerimi annemlerle yurtdışında geçirmek istemediğimden,
ben sevdicekle İstanbul’da kalırım diye direttiğimden,
" ben dünyayı ilk sevdiğim adamla göreceğim " krizlerimden,
bir türlü denk getirip, kafamda " büyülü " tahtına oturttuğum yerlere gidememiştim..

bunlardan belki de en önemlisi Paris’ ti benim için.
çocukluğumdan beri içimde büyütmüştüm çünkü,
kulağıma en güzel gelen dil Fransızcayı bu şehrin fon müziği diye düşünmüştüm,
Fransız filmleriyle ve Edith Piaf’ ın sesiyle dolu bir yaşam sürmüştüm.

ve sonunda istediğim şekilde Paris’ e gittim.
yani sevgilimin eli elimde,
mutluluk kıvılcımları içimde,
ardımızla koca bir grup ve bilgili bir rehberle.
Avrupa notlarında uzun uzun anlattığım için yeniden detaylara değinmeyeceğim,
ama ben Paris’ i çok sevdim!
döndüğüm günden beri Sadri Alışık tarzı aşk acısı çekmekteyim,
canım şehrimi uzaktan izlemekteyim,
rüyalarımda Paris’ e gitmekteyim.
hatta çıldırdığım bazı günler " O’nu hiç görmesem daha mı iyiydi acaba? " diye bile inledim.
ama her seferinde " bin kere daha yanarım sana canım, gördüğüme sevindim " diyebildim.
topraklarından ayrıldığım ilk dakikadan şu ana kadar hep özledim, özledim, özledim.
sana kalbimde yeni randevular yazdım, yine görüşeceğiz, Paris, sevgilim..

aynı zamanda Brüksel’ e, Brugge’ e, Lüksemburg’ a, Köln’ e, Amsterdam’ a gittim.
hepsinde ayrı ayrı " hayatımın en güzel günlerinden biriydi " dediğim zamanlar yaşadım.
gezdim, keşfettim, eğlendim.
yazın da Bodrum’ da güzel, dilendirici bir tatil geçirdim.
daha önce gitmediğim koylara gittim, Gümüşlük’ te balık yedim, okumak istediğim kitapları bitirdim,
yüzdüm-güneşlendim-dans ettim.
minnettar kalmama yetecek kadar iyi zaman geçirdim.
10 gün sonunda tek bir derdim vardı: kedimi çok özlemiştim.
acil İstanbul’ a telefon açıp annemden bana Arthur’ un resimlerini çekip göndermesini istedim,
son gün o fotoğrafı öpüp koklamakla yetindim.

ve ve ve yine bu yıl, aklımda hiç olmayan bir işe giriştim,
kalkıp krediyle ev aldım.
10 yılda zor ödeyeceğim koskoca bir yükün altına imzamı attım.
ama bu sayede hayatta ender tadılacak zevklerden birini tattım.
öyle babama filan değil,
bana ait olan,
kendi evimin tapusunu,
üzerinde benim resmim ve ismim olan tapusunu elime aldım.
kiradan çıkıp kendi evime taşındım.
yepyeni ve sıcacık bir yuva duygusunu tattım.
hala öyle doyamadım ki,
her iş çıkışı bir an önce evime kavuşma telaşındayım.

aileye yalvarma yakarma sonucu bize bir de araba aldırdım.
kırmızı, küçük rahat bir şey işte..
Avatar’ ı izlediğimizden beri Toruk Macto diyoruz kendisine.
ve seviyoruz kendisini düzeysizce.

ben de haliyle " iyi bir yıldı " diyebiliyorum 2009 için düşününce.
elbette kötü günler de geçirdim.
bir kere bu bahsettiğim şeylerden hiçbirini pat! diye elde etmedim.
hepsi için çalıştım, didindim.

ev baktığım dönemde belki 3 ay hiç dinlenmedim.
çalışmadığım her dakikayı sokak sokak gezip ev aramakla geçirdim.
birbirine epey uzak en az 5-6 semti didik didik ettim.
sonra banka süreçlerinde defalarca gidip geldim,
tapuda, Telekom’ da, İgdaş’ ta sıra bekledim.
doğalgaz geç açıldı, evin su tesisatında sorun çıktı, Digitürk sistemi 2 hafta boyunca rayına oturmadı,
halılarım iyi yıkanmadı,
perdelerimin dikilmesi uzadıkça uzadı.

kalbimde daha doktora gösteremediğim ve
aylardır süren bir ağrı peydahlandı.
ailemden para istediğim her konuşmada kalbim daha da sıkıştı.
bir dönem hayat çok ağırlaştı ve üstüme çullandı.
" galiba olmayacak, yapamayacağım " dediğim zamanlar geçirdim.
üzerine bir de sinir krizleri geçirdim.
ama çok şükür ki şu gün,
şu ana geldim.

her şeyden önemlisi yaz başında büyük bir acıyla test edildim.
bana çok düşkün olan ton ton babaannemi kaybettim.
her cenaze sonrası olduğu gibi,
geride kalmanın ne demek olduğunu sorguladığım günlerden geçtim.

ama yaşamla ölüm hep birbirini kovalıyor derler ya,
birkaç ay sonra bu kez yeni bir yaşamın doğuşuna şahitlik ettim.
sevdiceğin kardeşi anne oldu ve çocuğun ismini ben verdim.
sanki daha doğmadan o minik mucizenin ismi belliymiş de
ben sadece bunu dünyaya deklare etmekle görevliymişim gibi hissettim.
bir gün telefonda " Ozan " dedim ve kabul edildim.

2009 bitiyor ve ben artık 1 yıl önce olduğum kız değilim.
önümdeki yılın bana neler getireceğini bilmiyorum ama yine değişeceğimden eminim.
belki gelişeceğim belki olduğum yerden geriye gideceğim.
ama ölünceye kadar,
2009’ un benim hayatımda " iyi bir yıl " olduğunu bileceğim.
ve bu günlerimi hatırladıkça gülümseyeceğim..

sevgiler derinden efendim..:))


15.12.2009

otomobillll uçarrrrrr giderrrr...


bu aralar benden bir şeyler duymak için uzun beklemek zorunda olduğunuzu biliyorum,
ama yazılarımı aralıklı olarak yayınlayabilmemin de sizin bildiğiniz " major " sebepleri var.
büyük bölümü,
yaşamımla ilgili radikal değişikliklere gitmem yüzünden..
daha önce bahsettiğim gibi uzuuun uğraşlardan sonra kendime istediğim gibi,
en azından belirdiğim çerçeveler içinde bir ev aldım.

evet gırtlağıma kadar borca battım ama geçen yıl da bundan daha iyi durumda sayılmazdım.
" en azından kendi mülküme ödeyeceğim " diye avunmalardayım.

gözlerimin çevresine bol bol mor halkalar yerleşti ve yaşlandım.
tüm bu gidiş gelişler sırasında çok yıprandım.
çünkü uzun zaman boyunca kafamda hep bir şeylerin muhakemesini yapmak ve irili ufaklı kararlar almak zorundaydım.

çoğunu çözmüş ama biriyle başa çıkamamıştım.
artık şehrin merkezinden biraz uzakta oturacaktım
ve burada toplu taşımanın da pek öyle muhteşem olduğu söylenemezdi!
beni işe nispeten rahat gitmem için bekleyen bir takım araçlara nasıl ulaşacaktım?

2 yıldır sabah akşam 25 dk yol yürümekten,
bunu yapamadığımdaysa taksiye tonlarca para vermekten bıkmıştım.
nasıl olsa birileri hayat inşa etme çalışmaları içinde olduğumu biliyordu,
bu yüzden herkesçe malum olduğu üzere parasızdım,
dolayısıyla daha fazla rezil olmanın bir yolu yoktu.
böylece ben de daha fazlasını nasıl isteyeceğimi araştırdım
ve bir araba almakta karar kıldım.

tabii ki paranın kaynağı ben değildim,
ama sonunda ben,sevdicek ve minik kedimizden oluşan çekirdek ailemize bir otomobil kazandırmayı başardım.
evet biraz yalvardım/zorlandım falan ama zaten işler çoktan çıldırmıştı.
ve ben daha fazlasına hazırdım.

küçük, 2. el, ucuz bi arabamız var artık.
sadece temiz ve işimizi görüyor.
bizim için minimum gerekliliği yerine getiriyor.
işe ve sağa sola ve heryere gitmemize yardımcı oluyor.
en azından,
" otobüse kadar, markete kadar, vapura kadar " vs nasıl gideceğini düşünmüyorsun.
bir noktadan sonra toplu taşımayı kullanacaksan bile,
" hmm tamam arabayı otobüs durağının oraya bırakırım " tarzı pratik planlar yapabiliyorsun.
ve İstanbul'da küçük, eski ve gösterişsiz olsa bile,
kendine ait dört tekerleğin olmasının şart olduğunu daha iyi anlıyorsun.

hele evleninceye kadar babanın arabasından poponu indirip otobüsle bir yere adım atmamış bir insansan.
ve evlendiğinden beri taksilere maaşının yarısını ödüyorsan.
bir gün yeter diyorsun ve bir araba alıyorsun.

biz de öyle yaptık.
2004 model bi Chevrolet Kalos aldık.
kırmızı,
65.000' de.
klimalı.
çift hava yastıklı.
aile arabası,
içi temiz, servis bakımlı :)))

ilan gibi konuştuğumu biliyorum ama uzun zaman boyunca hayatım sadece ev ve araba ilanlarıydı.
işte size bizim ufaklığın temsili bi fotoğrafı.
( şu an uygun bi resim bulamadım, araba bunun kırmızısı )








Allah borçlarımızı bitirmeyi nasip eder de bize arabamızla tatillere gittiğimizi gösterir,
biz de o tatillerde çektiğimiz orjinal resimleri ekleriz inşalahhhhhh..
Aminnnn..
ama siz şimdilik internetten aceleyle bulduğum bu fotoğrafla idare edin..

ve gelin bana,
baktıkça başımı ağrıtan tüm bu masrafların altından nasıl kalkacağımın ipucunu verin..





24.11.2009

zahir..


iyi bir yalan söyleyebilmek bir erdem midir bilmiyorum.
sıradan bir yalan değil.
başı, sonu, kapsamı ve detayları iyice düşünülmüş,
zemini güzelce hazırlanıp tertemiz bir kilim gibi insanların basıp geçecekleri yere usulca serilmiş bir yalan.
etraftaki insanların mutluluğunu ve huzurunu temine yarayan bir yalan.
belki de böylesini söylemek bir meziyettir..

ama ben yalanın hiçbir türlüsünü sevemiyorum.
salt dürüstlüğü ve sert gerçekleri istiyorum.
suratımda tokat gibi patlayacaklarını bilsem bile.
sarsılıp sendelemekten, nefessiz kalacak kadar incinmekten ölümüne korksam bile.
koruyucu yalanlardan hele, özellikle nefret ediyorum.
beni korunup kollanacak bir varlık gibi görenlere:
-beni korumayın, bunu illa yapacaksanız da yalanlarla yapmayın, demek istiyorum.

şunu iyi biliyorum:
bir kısmımız inkar etse de hepimiz sevilme isteğiyle dünyaya geliriz.
bu istek gelir hayatımızın belli bölümlerinde boğazımıza dayanır.
yutkunamadığımız için boğazımızdan aşağı 1 yudum içki yuvarlarız
ve bu içkinin adı çoğunlukla yalandır.

insanları sevme sebebimiz bile çoğu zaman sevilme isteği değil midir?
bir kısmımız bunu da inkar eder.
" benimki beklentisiz sevgi " der.
" sırf o mutlu olacaksa hayatından çeker giderim, onun beni sevmemesinden değil mutsuz olmasından korkarım " der.
edebiyat iyi güzel,
ama hayatımızın kenar süsü de değil.
işte böyle gereksiz edebiyat parçalamak da bence çoğunlukla sakil duruyor.

açıkça: sevilmek istiyoruz.
sevilme isteğiyle yanıp tutuşuyoruz.
" gerçek fedakarlık " diye yutturmaya çalıştıklarımızın,
" karşılıksız iyilik " gibi göstermeye çalıştıklarımızın sonucunda,
herkesin,
" vay be ne asalet! " demesini bekliyoruz.
karşımızdakinin hatasını! anlayıp,
" ben senin yüce gönüllülüğünü nasıl fark edememişim "
diyerek kollarımıza atılmasını kurgulamıyor muyuz?

küçük beyinlerimizde hazırladığımız masum tuzaklar,
aslında sandığımız kadar gizil değil.
şimdi ben ne yapayım sana göre beyninin kuytusu olması gereken yer,
bana apaçıksa!

işte bu minik sevilme çırpınmaları arasında dudaklardan dökülüveren
" ben seni korumak için yalan söyledim " safsatalarının ruhu,
gözüme daha en baştan düşük görünüyor..

bir şeyleri benden saklayarak borsa değerinizi arttırmanıza olanak yok,
çünkü ben zihninizin arkasını okuyabiliyorum.
bu yazının düşündüreceğinin aksine,
belki de kendime en alengirli yalanları ben söylediğim için,
arkamdan dolaşmaya cüret edenlere kaplan kesiliyorum.
derhal kendi sınırlarınızın arkasına çekilin yoksa en kanlı şekilde geri püskürtüleceksiniz diyen bir komutan olmak istiyorum.

en korktuğum ve pişmanlık duyduğum yalanları zaten uzun zaman önce bizzat söylemişken,
yenilerini üretmeye ağzını açanların hayatımın köşe başlarına düşman askerlerini yerleştirdiğini,
yarattıkları pusun ardından bile seçebiliyorum.
" geldikleri gibi giderler! " diyecek kadar dağ gibi olabilecek miyim,
bir tek onu bilmiyorum..



18.11.2009

döndüm..


neye döndün, nereden ve neden döndün derseniz,
cevabı bulacak durumda değilim.
belki de tek bir şeye döndüm: aptala.

öyle bir koşuturmacadır gitti ki aylardır,
kendimi bilmez bir haldeydim çoğu anında.
aradım, buldum, sonra kaybedip tekrar buldum,
defalarca gittim-geldim-söyledim-dinledim-dinlemedim
ve kerelerce döndüm durdum kendi etrafımda.

ilk gençlikten beri boşuna söylemiyorum,
evlilik zor,
sorumluluklar,
ev almak,
araba almak,
çoluk çocuk bunlar insanı kasar-gerer-sarar-esnetir-zorlar diye.

evet bunları söylüyorum,
ama zamanla her birinin içine yavaşça dalmaktan da geri kalmıyorum.
önce evlenmeyi denedim.
uzun zaman sevmiş olmama,
yaşanmışlıklarıma güvendim.
şu ana kadar geri döndürülmez şekilde " ne yaptım ben! " demedim.
- çok şükür –
galiba iyi gittim,
en azından fena değildim,
idare ettim.

ve kendime atlanacak yeni bir level icat ettim:
ev almaya karar verdim.
hem de ne uğruna?
ablan almış sen de alsan mı? biçiminde dillendirilmiş,
öylesine bir cümlenin peşine takılıp gitmek uğruna.
yani aslında kendim bile karar vermedim.

bu işin içine itildim,
ama " istersen çık " dediklerinde de verdiğim emeklere yazık etmek istemedim.
basıp gidemedim.
5-10 günde hallederim dediğim şey,
haftalara, hatta aylara sarktı.
ama elimde 15 gün öncesine kadar ne vardı?
bolca yorgunluk ve koskoca bir hiç.

günler bu minvalde,
ev arama derdinde geçerken,
gittiğim son emlakçı da artık " sizin istediğiniz kriterlerde ev bulamıyoruz hanımefendi! " diyip bana kapıyı göstermişken,
elimizde kalmış son bir ev broşürüne bakıp,
cebimizdeki son parayla bir taksiye atlayıp,
güneşin batmasına dakikalar kala son bir nefesle “ o” evi görmeye gittik.

aylardır ev aramanın yorgunluğundan mıydı,
gerçekten sevilmeye değer olduğundan mı bilinmez,
evimize anında ısındık.
şöyle bir alacakaranlıkta göz attığımız ev için,
bizim için yüklü miktarda sayılabilecek bir kredi aldık.
yıllar, yıllar, yıllar sonrası için bile borçlandık.

evim oldu diye sevinirken,
senelerime ipotek koydurmanın verdiği ağırlık içimdeki yaşama sevincinin bir kısmını aldı.
" kira ödeyecektin zaten kızım! " tesellilerine sarınmak epey zamanımı aldı.

evet " merkezden " biraz uzaklaşacak,
işe gidip gelmekte eskisine oranla biraz daha zorlanacaktık,
ama sonuçta kiradan kurtulacaktık.
bu da az şey değildi.

5 Kasım’ da evimizin tapusunu üzerime aldım
ama hala yeni evimizde yaşamaya başlayamadık.
toplanma - nakliyeci ayarlama vs işlerini ayarlayıp evden çıkmamız ayın 14’ ünü yani bu cumartesiyi buldu.
3 gündür de bilfiil yerleşmeye uğraşıyoruz.

" 1 günde yerleşirim ben! " derken,
aklıma gelen gelmeyen binlerce minik iş çıktı,
hala işler rayına oturmadı,
annemlerde kalıyoruz,
işe oradan gidip geliyoruz,
boş kalan her anımızda da “ kendi evimize “ fırlayıp düzenimizi kurmaya çalışıyoruz.
elekriği, suyu, doğalgazı, Digitürk’ ü, hepsi ayrı ayrı o kadar vaktimizi aldı ki,
önce hangi “ daireye “ gitmiştik,
neyi kapattırmış neyi açtırmıştık,
nereye borcumuz vardı artık hatırlamıyoruz.
her gün 3-4 yere bölünüyor işlerimizi halletmeye çalışıyoruz.

henüz doğalgaz açılmadı,
Digitürk’ te problem var ve eşyaları kutularından çıkartıp yerlerine yerleştirmek için büyük çaba sarf ediyoruz.
evet benim karakterime uygun değil bunlar ve zorlanıyorum.
ama bir taraftan da kendimi " bir şeyler başarıyorsun işte kızım! “ diye avutuyorum.
değip değmeyeceğini henüz bilmiyorum
ama her şeye rağmen yeni bir şeylere başlayacak olmanın heyecanını içimde duyuyorum…

4.10.2009

Gossip Girl ve Amerikan Gençliğinin Bitmez Sorunları...


selam mesaj kaygılı okur.
gözlerinin zarif satırlarımın üzerinde gezinmeye başladığı şu andan itibaren,
artık benim sayfamdasın ve günlük dertlerinin dışındasın.
şimdi kiranı, arabanı, çocuğunu kısacası bilimum sıkıntını bir kenara bırak
ve senin için burada yarattığım pespembe dünyaya akmaya bak.

böyle olabilirdi sayfamın açılışı ve içeriği.
bunları bana düşündürense gossip girl’ den başkası değil tabi.
yayınlandığı ilk günden beri çevremdekiler tarafından şişim şişirilmiş,
aylarca cnbc-e tarafından tekrar tekrar ve tekrar verilmiş,
gazetelerde ve hatta ciddi köşelerde filan kendisinden bahsedilmiş bir dizi olmasına rağmen,
bendeniz bu diziyi hala! izle(ye)memiştim saygıdeğer okur.

velakin Prison Break’ imin üzücü-ağlatıcı bir sonla adeta bir hayın gibi,
zalım gibi bitmesi,
Lost denen über yapımın tam bir sinsi gibi uzuuuun aralar vermesi
ve Türk tivilerinin bize " seyredecek şey " diye eli yüzü düzgün bir şey sunmayı bilmemesi,
beni yepyeni diziler bulma yoluna itti.
ha diyeceksin dizi seyretmesen ölecek misin,
ölmeyeceğim tabi ama,
herkesin 4.-5. sezonunu izlediği
ve ABD’ de yeni bölümü yayınlasa da ertesi gün netten indirip izlesem diye beklediği,
kısacası ömrünü vakfettiği dizileri,
DVD seti halinde 3-4 sezonu birden kapsayacak şekilde almanın,
birkaç bölüm sonra manyağı olmanın,
sabahlara kadar ard arda tüm bölümleri izlemenin güzelliğini ancak yaşayan bilir canım okur!

mesela bugün bile,
hatta belki şu an biz sizinle bunları konuşurken bile,
dünyanın bizim bilmediğimiz bir yerinde
bir kişi heyecandan elleri titreyerek Lost’ un ilk sezon ilk bölümünü içeren DVD’ yi playerına doğru yavaşça itti.
CD’ nin okunduğuna dair o meşum ses hoparlöründen yükseldi.
ve o kişi bugüne kadar adını çok duyduğu ancak izleme şerefine ancak nail olduğu Lost’ un,
karmaşık ve zeka dolu dünyasına girdi.

şimdi önünde 2 yol belirecek.
1-) bu ne be bi şey anlaşılmıo bundan, saçma sapan bi dizi bence yeaa diyip kalan bölümleri elinin tersiyle itecek,
2-) Allahım bu ne? Nasıl bir şeyin içine çekiliyorum ben, neden gözlerim birer çizgi halini aldı ve etraflarında mor halkalar var? diyerek,
günlerini hatta gecelerini bu yorucu ama zevk ve eğlence dolu serüveni yaşayarak geçirecek.


peki bir düşünün,
bu gencecik yürek,
bu talihsiz beşer,
en geç 2 hafta içinde 5 sezonu bitirip,
yeni bir bölüm için 5-6 ay beklemesi gerektiğini öğrendiğinde,
kendisini nasıl teskin edecek?

bir süre belki başka uğraşlarla oyalanabileceğini zannedecek.
ama damarları, kasları, beyninin bütün kıvrımları adeta bir bağımlı gibi,
o 2 hafta boyunca yaşadığı zevki,
heyecanı,
bağlılığı geri isteyecek.

bu sefer damardan Prison Break vermeye başlayacak kendine,
sonra zevkine göre artık Heroes, 24,
ne bulursa onu zerk edecek.
İşte belki o zaman,
o da beni anlayabilecek.

çünkü ben bu yollardan geçtim sevgili okurlar,
okul önlerine konuşlanmış torbacılar misali,
acımasızca bana bu CD’leri sunan arkadaşlar tarafından
bu zıkkıma deli gibi alıştırıldım.
ve artık çok mecbur kalmadıkça TV izleyemiyorum.
çünkü artık reklamlara
ya da yeni bölüm için bir hafta sonrayı beklemelere dayanamıyorum.
dolayısıyla akşamları boş kaldığım o az miktardaki kıymetli dakikalarda,
izleyecek bir şey bulamıyorum.

bu durumda bir dükkanın kapısından girip,
" sizde popüler dizilerden hangileri var, tavsiye edebilir misiniz? " demekten başka çare kalmıyor geriye.

şimdi ortalık bulutlanıyor..
geçen haftaya dönüyorum..
yine buna benzer bir " yoksunluk " günü yaşıyorum.
bir an satıcıyla konuşuyorum,
bir an sonra kendimi elimde bir poşet içinde
House ve Gossip Girl’ ün ilk sezonları ile kapıdan çıkarken buluyorum.

bayram tatili de araya girince sağda solda görüp merak ettiğim bu 2 diziyle de tanışma fırsatına sahip oluyorum.
House ile başlıyorum.
ancak House sevdicek tarafından da merak edildiğinden
ve bu nedenle her bölümü beraberce izlememiz gerektiğinden,
House konusunda daha yavaş ilerleyebiliyorum.
ilk sezondan 5 bölüm izliyorum ve
bu 5 bölümün beni hayran bırakmaya çoktan yettiğini anlıyorum.
Hugh Laurie diyorum,
muhteşem oyunculuk ( 2 altın küre ödülü / 1 emmy adaylığı ) diyorum,
zeka dolu mükemmel vaka çözümlemeleri diyorum,
süper kaliteli çekimler,
inanılmaz renk/resim seçimleri
ve başarılı yan karakterler diyorum,
doktorun House olacaksa dahi,
Allah kimseyi hastahaneye düşürmesin diyorum başka da bir şey demiyorum.
ve diziyi izledikçe daha ayrıntılı yorumlar yapma hakkımı sonrası için saklayarak,
sevgili Gossip Girl’ e geçiyorum.

öncelike şunu söylemek istiyorum:
Gossip Girl genel hatlarıyla bir kız dizisi.
izleyen erkeklere saygım sonsuz hatta kanka olmak isterim kendileriyle ama ortalama Türk erkeğine hitap etmeyecek gibi.
o yüzden bu diziyi sevdicekten daha olayın başında izole ettim.
o evde yokken ya da başka odalarla başka şeylerle meşgulken,
tamamen kendi başıma izledim.
konusuna ve atmosferine değineceğim ama belki sonda söylemem gereken şeyi şimdi söyleyeceğim:
90’ larda genç olan kalabalık bir kuşak olarak,
böyle diziler izlemeye ihtiyacımız var bizim.
her daim böyle bir dizimiz kenarda bulunmalı.
kafa yormamalı, sıkmamalı, aklımıza takılmamalı.
ama orada olmalı.
bizim canımız istediğinde izlememiz için sessiz sedasız yayınlanmalı.

çünkü biz alıştırıldık!
neye mi?
Amerika’ nın çok bi zengin ve rahat ailelerinin çocuklarının,
" ne yapsak, kendimize nasıl bir dert yaratsak " dercesine,
sıkılıp sıkılıp çeşitli mecralara aktıkları,
durduk yerde başlarını en olmayacak dertlere soktukları,
kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı,
ancak döndürülen entrikalar ve çevrilen dolaplar ne denli kirli olursa olsun,
finalde herkesin muhteşem müzikler eşliğinde sarılıp barıştığı dizilere,
küçük yaştan itibaren fena halde alıştırıldık!
ilk " Evimiz Hollywood’ da " ile başladık.
ki bu körpe beyinler için sert bir başlangıç sayılırdı.

annelerimiz babalarımız bize " sen hayatı bilmiyorsun, masumsun, hayat kötü acı şöyle böyle "
gibi öğütlemelere girişirken,
biz çoktan çarpık ilişkileri,
aşırılıkları ve tuhaflıkları tanımıştık.
ve hayatın kötü yüzünü epey tanımış sayıldık.
çünkü örneğin bu dizide,
çok yakın arkadaşız kankayız diyen insanların birbiriyle yatıp kalkmasında kimse bir beis görmüyordu.
ya da 17’ sinde bir çocuk,

eve geldiğinde annesini yatakta bi adamla basabiliyordu
ama gidip bileklerini filan kesmiyordu.
okullardan atılınabiliniyor,
ailenin mal varlığı umarsızca etrafa savrulabiliyor,
trafik kazaları-ölümler-yangınlar-ihanetler gündelik hayatın basit parçaları haline gelebiliyordu.
özünde her şey hafif, tatlı ve uçucuydu.
önemli olan en iyi sevgiliye ve en flaş ilişkiye sahip olmaktı.
diğer insan ilişkileri nasıl olsa halledilirdi.

ardından dünyamıza psikoloji bozma ustası Dawson’s Creek girdi.
bunlar da gençti,
bunlar da güzeldi.
bunların da dertleri hemen hemen aynıydı ama,
bu dizide bazen,
15-16 yaşında karakterlerden, ancak hayatın sırrına ermiş bilgelerin kurabileceği cümleler duyabilirdiniz.
tüm bu bilmiş bilmiş konuşmalarına karşın,
bunlar da ilişkilerini ve " ne hissettiklerini "
- Allahım bitmezdi o ne hissettikleri –
bir türlü çözemezlerdi.
giderler, gelirler,
birbirleriyle " bir gece geçirirler "
sonra uzaklara gidip,
tekrar gelip,
eski sevgilileriyle bir tur daha döner,
ama hala ne hissettiklerini tam bilemezlerdi.

burada bir Joey kişisi vardı ki ayrıca değinmek isterim.
dizideki tüm erkekleri sırayla kanser etti.
peşinden koşturma taktikleri diye bir ders verse kimse " hangi sıfatla? " diyemezdi.
ama tüm bu aşk oyunlarını öyle masum bir yüz ifadesiyle,
öyle bir kafası karışık ama aslında çok bi zeki,
en bi Harvardlara, en bi Yale’ lere, en bi Parislere yakışacak kız havasında gerçekleştirirdi ki,
hepimize hem kendini sevdirir,
kendine asla " hafif kadın " kafası vermez,
ama bu arada beğendiği kim varsa götürür
ve her bölüm bize " acaba kimi seçecek canımız ciğerimiz biricik Joey’ imiz " dedirtirdi.
neyse ki o günlerin cezasını,
gerçek hayatta Tom Cruise ile evlenerek çekti.
bana olan borcunu da verdiği engin taktiklerle ödedi.
bunların zararsız bir kaçını hayatımın gereken bölümlerinde kullandım
ve yararlandım.
bu yüzden kendisine teşekkürlerimi sunarım.

ardından hayatımıza The O.C girdi.
yine zengin mekanlar,
yakışıklı erkekler,
güzel kızlar,
ergen sorunları ve entrikalar vardı.
bunlara ek olarak fonda her zaman mükemmel
ama gerçekten mükemmel müzikler vardı.
Marissa’ sı, Ryan’ ı, Summer’ ı, Cohen’ i derken bu dizinin de birkaç sezon sonra sayfası kapandı.

bu dizilerin en önemli ortak noktası sürekli aşk üçgenlerinin-dörtgenlerinin oluşturulmasıydı.
90210’ da Brenda-Kelly-Dylan,
Dawson’s Creek’ de Joey-Dawson-Pacey
The O.C’ de Marissa-Ryan ve bunların çıktığı bilimum karakterler bu görevi sırtlandı.
O.C’ nin bitmesinin ardındansa kuşağımızın bu anlamda düştüğü ciddi bir boşluk vardı.

ve tüm bu dizilerde yer alan klişeler birleştirilip,
üzerine Sex and The City’ nin teenage versiyonu tozu eklenince,
yani kıyafetler ve mekanlar update edilip,
Gucci, Armani, Prada gibi markalar,
votkalar, martiniler ve ultra lüx partiler aralara serpiştirilince,
ortaya izlenme garantili kremalı pastamsı bir dizi çıktı:
Gossip Girl.

burada da çok zengin çok güzel 2 esas kız var.
Blair ve Serena.
pek zengin pek yakışıklı 2 esas erkek var
Nate ve Chuck.
bir de olaya dışarıdan dahil olmaya çalışan,
ne çok zengin ne de çok güzel olmayan,
aslında sadece sıkıcı olan 2 kardeş var ki,
biri erkek biri dişi:
Jenny ve Dan Humprey.


çok zengin çok güzel kızımız Serena,
parti kızı tadında yaşadığı

ve kendini tamamen kaybettiği birkaç yıllık periyodun ardından,
sarhoş olduğu bir gece en yakın arkadaşı Blair’ in sevgilisi Nate’ le sevişmiştir
- bak bak bak –
bu olayın üzerine birkaç ay şehri terk etmiş,
sonra pişmanlığını yanına alıp cici kız havalarında geri dönmüştür
gelir gelmez hiç de çarpıcı bi yönü olmayan Dan kişisine aşık olmuştur.
bunlar sevgili olurlar ki zaten Dan Serena’ yı yıllardır uzaktan ve küçük Emrah tadında sevmektedir.
Dan ve Serena mutludur ama Blair mutsuzdur,
aldatılmıştır,
en yakın arkadaşı ona kazık atmıştır,
esas oğlan Nate ise hem Blair’ i kaybetmiş,
hem ailesinin ekonomik sorunlarıyla yüzleşmiştir.

bu arada " pure evil " Chuck Bass de Nate’ in kankasıdır.
kendisi sonsuz kötülüğü,

ilginç kıyafetleri ve her şeyiyle ayrıca takip edilecek müthiş bir kişidir.
zaten birkaç bölüm içinde Blair ile yatmakta bir beis görmeyecektir.

böylece kader ağlarını örer,
ortaya yeni aşk üçgenleri dörtgenleri getirilir
ama bu arada kimse birbiriyle tam olarak küsmez çünkü ana karakterlerin hala arkadaş kalması önemlidir.
bu gençlerin aileleri de sütten çıkmış ak kaşık değildir
ve hepsi ayrı entrika içinde ayrı fettanlık peşindedir.

böyle böyle Gossip Girl dünyasının içine girilir.
zaten ilk 10 dakikadan sonra dizinin notu verilmiştir.
hayatımıza yeni bir klişeler yumağı,
yeni bir " Amerikan gençliğinin bitmez sorunları serisi " girdiği bellidir.
bu sorunları izleyip çözmeye çalışırken sıkılmamamız için,
önümüze sürekli doğumgünleri,
yaza merhaba partileri,
yok efendim Noel,
sosyeteye kabul partisi gibi etkinlikler getirilir.

kızlar süslendikçe süslenir,
mekanlar ve müzikler güzelleştikçe güzelleşir,
aşklar,
yalanlar,
okul,
aile,
ilişkiler ve zenginlerin dayanılmaz acıları düzleminde,
" sırf kıyafetlere baksan yeter olm " mantığıyla bölümler ard arda izlenir.

bu dizi size bir şey vermeyecektir.
siz de bu diziye bir şey vermeyeceksinizdir.
dünyayı kurtarmadığınız ve sadece kafanızı boşaltmak istediğiniz zamanlarda,
boş gözlerle ve " vayy be ne biçim yaşıo insanlar " diye diye relax bi halde izleyeceksinizdir.

yine de hayatınızın bir köşesinde,
böyle bir diziye ihtiyaç duyduğunuzu bilirsiniz.
çünkü siz 90210’ ların gençliğisinizdir.

gerekli zamanlarda bir doz gossip Girl alır
ve hayatınıza devam edersiniz.

işte Gossip Girl böyle bir dizidir.

13.09.2009

arama ve yıpranma çalışmaları...


yine uzun bir ara yine ben diye özetleyebiliriz durumu ama
gerçekler pek de öyle değil aslında.
ciddi anlamda koşturuyor,
yıpranıyor ve devamlı bir şeylerle uğraşıyordum sevgili okur!

takip edenler anlamıştır.
biz öyle pek zengin insanlar değiliz.
( biz: sevdicek ve ben )
elimize geçen 3 kuruş parayı çatur çutur yemeyi de çok iyi biliriz.
gerektiğinde farklı renk ve ebattaki çeşit çeşit kredi kartlarımızdan " destek " istemekten de çekinmeyiz.
bu " biriktirememe " ve devamlı gereksiz harcama yapmalarımızdan mütevellit
ayrıca Atatürk’ ün dediği gibi " harcamalarımız çok olduğundan değil ancak gelir pek kısıtlı bulunduğundan "
maaşlarımıza bakıp bakıp " napıcaz şimdi biz " çekmişliğimiz çoktur.
bu üzüntümüzü unutmak için hemen dışarıdan bi yemek ısmarlayıp yeriz o ayrı!

sevdicek de dahil olmakla birlikte,
özellikle bendenizin böyle ufak harcamalarla bütün parayı bitirmeye müsait bir yapısı olmasından dolayı,
Allah Allah 2 yemek yedik 2 sinemaya gittik para bitti şeklinde aymaz cümleler ağzımızdan sıklıkla duyulabilir.
bu yüzden de hala kiracıyız.
hala derken, evet aslında sadece 1,5 yıllık evliyiz ama işte sonuçta " kiradayız "

sevdicek bu durumdan sık sık şikayet eder
ve " aşkım bu kadar para vereceğimize kiraya, üstüne bi 300-500 lira ekleyip mortgage olayına filan girsek ya " diye beni ayartmaya çalışırdı
fakat benim özgür ruhum kati suretle böyle bir zincirlenmeyi kabul etmez,
" ben deliyim, yarın kalkar istifa ederim, kalkar Ege’ ye yerleşirim, kirada olmak mobiliteyi arttırır,
kafan kızınca basar gidersin, ama bilmem kaç bin TL’ lik bi banka borcun varsa biraz zor gidersin "
diyerek ondan gelecek atakları savuştururdum.

ancak bu iş böyle gitmeyecekti canım okur.
gitmemeliydi.
kiraya verdiğimiz para az değildi ve bize göre mütemadiyen çöpe gitmekteydi.
bir ay çalışıp kazandığın paranın neredeyse yarısını gidip yabancı bir adamın eline tıkır tıkır saymak kolay değildi.
ben bu düşünceler arasında bocalarken,
önce kredi faizlerinin düşmesi,
sonra da ablamın ev alması ve bizi de ev almamız için sürekli teşvik etmesi bu konuyla ilgili bakış açımı tamamen değiştirdi.

kendi kendime,
belki biz de ödeyebiliriz dedim.
hem kalkıp gitmek istersek yine gideriz,
buradaki evi de kiraya veririz dedim
( bkz. doğmamış çocuğa don biçmek )

ve hummalı bir ev arayışına girdim.
önce Şişli sonra karşı tarafın gündeme gelmesiyle beraber,

İstanbul' un türlü semtlerinde bir sürü ev gezdim.
internetten belki binlercesini inceledim ama heyhat.
uğraşa uğraşa ancak ülkemizde evlerin çok pahalı olduğu bilgisini edinebildim.

yaşamak istediğiniz semtin yaşanabilecek gibi olan yerlerinde çok pahalı,
bodrum katı, yarı zemin, çatı katı yerlerinde biraz daha az pahalı,
ancak dış mahalleleri ve otoban kenarı vs benzeri muhitlerinde normal pahalı evler bulunabileceğini öğrendim.
( ucuz evler ise görülebileceği gibi İstanbul’ da yok. )

neyse günlerin gecelerin sonunda nihayet hem yerini hem içini beğendiğim bir ev bulabilmiştim.
Acıbadem’ in güzel bir sokağında,
3+1 ve içi sıfırlanmış bir daireyi kendi ödeyebileceğim sınırlar dahilinde alabilecektim.
evin tek kötülüğü en üst kat olmasıydı ama ne olabilirdi ki yani,
evi satan adamın dediğine göre çatı daha yeni 8.500 TL’ ye yenilenmişti.
istediğimiz çatıcıyı getirip baktırabilirdik.
yani hemen hemen her şey bitmişti.
artık krediye filan başvuracaktık ki aklımıza son adım olarak tapudan evi araştırmak geldi.
kat mülkiyetli filan olan muhteşem dairemizin projelerine bir baktık ki, ne görelim.
apartmanın o bölümü aslında sadece bir " müşterek çamaşırhaneden " ibaretti!
evet, gerçekte minicik bir bölüm olarak düşünülen çatı katı genişletilmiş,
teraslar falan kapatılmış,
içi de allanıp pullanarak 120 m2’lik güzel(!) bir daire haline getirilmişti.
ve neredeyse bize kakalanmak üzereydi!

kısacası son anda uçurumun kenarından döndük.
hoş zaten o eve kredi filan çıkmazdı ama banka ekspertiz raporunu sununcaya kadar günlerce bekleyecektik
ve kredi çıkmasa bile bankaya belli bir ekspertiz ücretini ( yk 500 TL ) takdim edecektik.
harcadığımız zaman ve para midemize bir taş gibi oturacaktı ve elde sıfırla kalacaktık.

şimdi ne oldu?
yine elimizde sıfırla kalakaldık çünkü istediğimiz muhitlerde uygun fiyatlı başka bir daire henüz bulamadık.
internet emlakçılar filan ilan kaynıyor ama biz bir türlü " budur " diyemiyoruz.
anlayacağınız uğraşıyoruz,
haftasonlarını sokak sokak gezmekle geçiriyoruz,
birbirimize beğendirmeye çalıştığımız evler yüzünden sürekli kavga ediyoruz
dolayısıyla huzursuzuz ve yorgunuz.

" kolay değil, ev alacaksınız, öyle hemen olmaz bu işler " diyenler eşliğinde işi biraz rölantiye aldık.
yağmurlar da hevesimi iyice kırdı zaten.
kış iyiden iyiye başlarsa ( ki bu benim için havanın sadece birkaç derece daha soğuması demek )
bu işi bir dahaki yıla bile bırakabilirim.
o zamana kadar da bu işten iyice soğumuş olabilirim.
ya da bu kadar uzun sürede işimi filan kaybedip hiç ödeme yapamayacak hale gelebilirim.

dün gece bu düşüncelerle kendimi üzüntüden üzüntüye sürükledim.
ve kendime hayatım boyunca bir ev alamayacağımı,
çünkü bunun için yeterli inanç ve sabır duygusuna sahip olmadığımı söyledim.
kendi kendime ruhumu kötüledim.
kısacası mutsuz oldum ve bu işe biraz ara verdim diyelim.

ama tabii ki bu süre içinde tüm bu olaylar oluyor diye sinema zevkimden tamamen vazgeçmedim.
üzerlerinden epey geçti ama benim ancak bahsedebileceğim 2 filmi sinemada izlemeyi başarabildim:
Kızkardeşimin Hikayesi ve Soysuzlar Çetesi.

genel anlamda bakarsak,
kanserli bir kızın ve onun ailesinin bu müthiş zor hastalıkla savaşta yaşadıklarının konu alındığı bir film olarak niteleyebileceğimiz Kızkardeşimin Hikayesi için ben ancak “ bitirici “ diyebilirim.
ve kalbi zayıf olanların,
çocuğu veya kardeşi ölümcül hasta olanların asla seyretmemesi gerektiğini söyleyebilirim.
ben filmlerde kolay kolay ağlayabilen biri olmadığım için gözyaşı dökmedim ama
tüm salonun filmden resmen mahvolarak çıktığına şahitlik ettim.

Soysuzlar Çetesi ise benim için yine yalnızca çok büyük bir tatminden ibaretti diyebilirim.
bir Tarantino filmi izlemeye gittim.
izledim.
işte sinema budur dedim ve geldim.
o yüzden filmin zaten şimdiye kadar kesin duymuş olduğunuz konusundan bahsetmeyeceğim.
Pulp Fiction, Kill Bill gibi filmleriyle karşılaştırarak,
" şu daha iyiydi, bu daha kötüydü " çıkarsaması yapmaya çalışma aymazlığına da düşmeyeceğim.
sadece anlayabilecek olanlar gitsin ve seyretsin demekle yetineceğim.

ve huzurlarınızdan çekileceğim.



18.08.2009

var olmanın dayanılmaz ağırlığı..


sonsuza kadar yazabilen " yazıcılardan " olmak istiyorum ama nafile..
hayat izin vermiyor istediğim hiçbir şeyi gerçekleştirmeme.

uzun zamandır yazmayan birinin yeni yazısını bulup okudum bir süre önce.
ve dedim ki " yazıcı " olmak böyle bir şey işte.
kendime yazar diyemediğim için bu çirkin " yazıcı " kelimesini kullanıyorum.
aslında çeşitli imkanlar dahilinde gayet iyi bir yazar olacağıma inanıyorum.
( inanmak başlamanın yarısıdır.. başlamak bitirmenin şeysi.. bitirmek inanmanın.. hay bin kunduz! )

fark ettim ki,
küçüklüğümde,
üstelik kimse bana böyle yapmamı söylemişken,
kendime minik defterler edinip,
aklıma her geleni her an yazmaya başladığımdan
ve çantamda kağıt kalem olmazsa yaşayamayacağımı anladığımdan beri,
içimde hep " yazarak yaşayabileceğime dair " güzel bir umutla yaşıyorum..

safça görünebilir ama ben hayatımı yazı yazarak idame ettirebilmek istiyorum.
ille de " romancılık " değil üstelik,
okunanlardan olacağıma inansam köşe yazarlığına da tavım.
" her blogcunun rüyası " safsatalarıyla sizi boğmayacağım ama,
ciddi söylüyorum,
ben “normal” hayata asla uyum sağlayamayacağını anlamış,
ancak normlar dışında kaldığını baştan kabul ettiği tarzda bir yaşama kavuşmasının da neredeyse imkansız olduğunun ayrımına varmış,
bu nedenle günlük rutini içinde yapmak zorunda kaldığı her şeyi (neredeyse) ağlayarak karşılayan bir insanım.

erken kalkmak,
aynı işe gitmek,
aynı insanları görmek,
aynı trafikte sürünmek,
aynı " para işleriyle " uğraşıp hiçbir şey ama hiçbir şey yaratmadan her gün saatlerce çalışmak,
aynı şehirde yaşamak
ve en önemlisi " düzenli " tabir ettiğimiz yaşamın ezici silindirleri arasında kalmak beni hep boğdu!
hep de boğacak.

işte bana göre diğer insanlardan ayrıldığım nokta bu.
herkes üniversiteyi bitirdiğinde biraz afallar,
iş yaşamına alışamaz,
erken kalkmak istemez,
şirket sorumluluklarıyla baş edemez vs vs ama bu semptomlar bir süre sonra "geçer".
hafif bir pazartesi sendromu
ya da gün içi bir takım stresler eşliğinde bunalmalar baki kalsa da,
hayatın " işte böyle bir şey " olduğu kanıksanır.
hele bir de " evlenmelerden " filan sonra,
serzenişte bulunmak artık " hadi canım! " dır,
ayıptır.

sorun şu:
ben bu noktada kalıyorum.
bu yüzden derdimi anlatamıyorum.
çünkü ben alışamıyorum.
"
koskoca evli barklı çalışan birey " kalıbına ruhumu sığdıramıyorum.
sığdıranlara imreniyorum ama ben yapamıyorum!
ben hala 27 yaşındayım,
hala içimde bitmeyen ateşlerle yanıyorum.
tanımak, keşfetmek, görmek,
her şeye yerinde ve yakından bakmak istiyorum.

" tatil " anlamında yaptığım,
şöööyle bir avrupa’ ya uzandık türündeki kısacık turlarla filan yetinemiyorum.
kendi yol haritamı yine benim belirlediğim,
herkesten farklı rotalara sapabildiğim göçebe bir hayat istiyorum.
ama laf olsun diye değil,
ben gerçekten ancak bu şekilde yaşayabileceğime inanıyorum.

rastgele bir yola çıktım diyelim.
yol üzerinde önüme çıkan minik bir yere,
ya da tam tersi kocaman bir şehre de aşık oldum.
işte ben, birkaç gün bir otelde filan kalıp,
içimde türlü yetinmezliklerle kısıtlı bir zaman sonra oradan kopmak istemiyorum.
3 ay, 4 ay kalayım,
orada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu tamamen anlayayım istiyorum.
sonra yolculuğuma devam edeyim,
bazı duraklarda 1 gün,
bazı duraklarda belki 5 yıl kalayım,
ama bu “ kalmalar ” sadece ben orada olmayı sevdiğim için olsun,
istediğim her yerden istediğim an çekip gidebilecek sınırsız mobiliteye sahip olayım istiyorum.

sonsuz dolaşma özgürlüğü!
sonsuz istediğin yerde yaşama özgürlüğü!
sonsuz çekip gidebilme özgürlüğü!
ve bana bu özgürlüğü sağlayanın da yazılarım olmasını istiyorum.

lap top vasıtasıyla,
telefonla,
bunları bulamadığım yerde belki postayla,
yazılarımı yayınlanacakları yerlere ulaştırayım
ve kendi mutlu dünyamda yeni yazılar için doya doya yaşayarak yeni deneyimler biriktireyim istiyorum.
bir ofise ve belli çalışma saatlerine bağlı kalmadan,
Türkiye’ den, Avrupa’ dan, Amerika’ dan, Afrika’ dan,
gönlüm o anda nerede olmak istiyorsa oradan "bildireyim" istiyorum.

" hayat gibi " bilineyim,
vadilere sığmayan serin nehirlerin kıyılarında ferahlayarak geceleyeyim,
başımın üstünde gökyüzü,
binlerce yıldızı sayarak çimenlere uzanırken,
avucumda en sevdiğimin eli,
ertesi gün beni kim bilir nelerin beklediğini düşünmenin heyecanıyla uykuya dalayım istiyorum.

kesintisiz uykular,
kıpırtısız geceler kadar,
sabahlamalar,
tepinmeler,
bulantılar da istiyorum.

yaşamın kıyısında değil,
tam ortasında bulunup dilediğimce yaşarken,
içimden zaten kendiliğinden taşan yazılarımla mutlu mesut geçineyim,
en azından kendim için uydurduğum ve mutluluk diye tanımladığım bu duygunun sınırları içinde,
tüm dünya tek ülkeden ibaretmişçesine,
nefes nefese var olayım istiyorum..

bunlara ulaşamadığımı görerek geçirdiğim her gün ise,
üzülüyor,
bitiyor,
kahroluyorum.
mevcut koşullarıma alışamıyor,
"araya" kaynaşamıyor,
kaynaşanlarla anlaşamıyorum.

her gün,
beni kurtarıp isteklerime kavuşturacak kişiye ölene kadar minnettar kalacağıma söz veriyorum.
bir çıkış yolu bulmak için devamlı düşünerek küçük değerli gri beyin hücrelerime işkence ediyorum.
ve galiba gitgide daha mutsuz oluyorum..


9.08.2009

Yaşamın sürprizleri olmasaydı?


uzun zaman ve çok şey oldu.
mümkün mertebe özet geçmeye çalışacağım.

20 Temmuz' da sevdicek işten eve bir sürprizle döndü.
Zülfü Livaneli' nin dün akşam gerçekleştirdiği Harbiye Açıkhava' daki konserine biletlerle!
sevinmek ne kelime.
delirdim.
en çok sevdiğim insanlardan birinin kırk yılda bir rica minnet verdiği konserlerden birinin bileti sonunda elimdeydi işte.

dün akşam da konserde yerli yerimdeydim.
bütün gün yağmur yağdığı için iptal korkusundan karnıma ağrılar girse de,
konser gerçekleşti ve ben onu izleyen şanslı kitlenin içindeydim..
etkilendim..
mutlu oldum..
ağladım..
güldüm..
dopdolu bir 3 saat geçirdim.
kendi içime dönüp arındım, temizlendim.
bağıra çağıra şarkılar söyleyip,
binlerce insanın bunu benimle aynı anda aynı duyguyla yapmasına şahitlik ettim.
ve bu geceyi beynimdeki " hayatın unutulmazları " bölümüne kaydettim.
bence orada olan Hıncal Uluç da,
Türkan Şoray da
ve salona girişiyle ayakta alkışlanan Yaşar Kemal de kaydetti.
eminim.

24 temmuz sevdiceğin doğumgünüydü.
ona bu kez farklı ve romantik bir şey vermek istedim.
ve bir gramofon hediye ettim.
yalnızca taş plak çaldığı halde
ve artık taş plak bulmak neredeyse imkansızlaştığı halde,
hala çalışan bir Edith Piaf plağı bulup onu da yanına ekleyerek hem de.
salonumuzun baş köşesine yerleştirdik.
ve onu " ölümsüz aşkımızın " yeni bir simgesi kabul ettik.


1 Ağustos' ta yani sadece bir hafta sonraysa berbat bir kavga ettik.
neredeyse herşeye bir son verecektik.
ben kalkıp anneanneme gittim.
o da peşimden geldi.
boğaza karşı tatlı bir ikna sohbeti içinde güzel bir yemek yedik.
aile büyüğü olmanın ne demek olduğunu anlayarak ve
onun eşsiz tavsiyelerini alarak evimize döndük sonra.

ertesi gün sevdicek bana bir sürpriz yaptı.
ve aslında 23 Ağustos' ta kutlayacağımız doğumgünü hediyemi erkenden aldı.
eve gelip verdiğinde beni havalara uçuran cinstendi.
3G' li, dokunmaktik ve bana göre süper,
yeni nesil bir cep telefonuyla çıkagelmişti (Samsung S5603).

çok sevindim ve büyük bir teşekür ettim.
bu yeni teknolojiye alışmaya çalıştım sonra.


ve hayata daha olumlu bakmaya..